Skip to content
Site Araçları
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Şu an buradasınız: Ana Sayfa arrow Doğru Düşünme Dosyası arrow Doğru Düşünme Yöntemi arrow Doğruları Öğrenmek Mukayese Ve Muhakeme İledir
Doğruları Öğrenmek Mukayese Ve Muhakeme İledir
 

Görüntüleme : 548


Doğru düşünme yöntemi konusunda en önemli kurallara değinen bu yazıyı mutlaka okumalısınız.

İnsan için bilgi edinme yolları üçtür : Birincisi şey'in zâtını algılama; İkincisi şeyin eserini algılama; Üçüncüsü ise Sâdık (Doğru) haber edinme yo­ludur. Algılama ise duyularla olur. Görme, işitme, tatma, dokunma ve koklama duyuları. Bunlardan görme ve işitme diğer üçüne nisbetle en önde gelenidir.

Düşünme ise algılamayı gerektirir. Algılama az ise; algılama duyularından görme ve işitme yoksa örneğin insan tefekkürü de hemen hemen yok gibi­dir. Ancak diğer duyularının algıladıklarıyla ilgili olarak koku, tad, sıcak-soğuk-sert-yumuşak cinsin­den ve benzeri şeylere tealluk eden bilgileri bulu­nabilir ve düşüncesi de bunlara ait olabilir.

İnsan oğlunun elinde bugüne kadar birikmiş bilgilerin tümü yukarıda değindiğimiz üç yoldan edinilmiş bilgilerdir. Doğru bilgiler ve yanlış bil­gilerin hepsini kapsayacak şekilde anlaşılmalıdır ifademiz.

Nice şeyi görerek, nicesini işiterek algılıyoruz. Nice şeyi zâtını, nicesini de eserini algılayarak öğrendiğimiz gibi yine nicesini de sâdık (doğru) haber yoluyla biliyoruz. Denizi, dağı ya da herhangi birçok şeyin kendisini algılayarak bilgimiz oluyor. Yine bir­ çok şeyin kendisini değil, eserini, izini algılayarak (Tavşan izinden tavşanı algıladığımiz gibi) fikir sa­hibi oluyoruz. Allah da Kendisini algılayarak değil, eseri olan bütün yarattıklarından duyularımızla farkedebildiklerimizi algılamak suretiyle varlığına ve kurduğu düzenindeki mükemmelliğin ve tek elden çıkmışlığın verdiği çelişkisiz kanunlara tâbi oluşundan Birliği'ne inandığımız, kabul ettiğimiz bir Varlık'tır.

Sâdık (Doğru) haber yoluyla da birçok bilgi edi­niyoruz. Bir ajans haberi yoluyla filân yerde olmuş bir trafik kazasından tutunuz da, Peygamberler yo­luyla Allah'ın bildirdiklerine kadar nice bilgimiz de sâdık haber yoluyla edinilmiş bilgileri oluşturmak­tadır. Sâdık Habercilerin başında Peygamberler gel­mektedir. Doğruluğundan emin olunulan insanların verdikleri haberlere kadar derece derece sıralanan haber kaynakları, bu yol ile edinilmiş bilgilerimizin oluşmasını sağlarlar. Her bilgi tahkik edilmeye, araştırılmaya muhtaçtır. Nitekim her Peygamberim diyenin peygamberliği kabul edilememiştir.

Doğruluğu her türlü tahkik ile sabit bulunan doğruları nirengi noktaları olarak kabul etmek suretiyle, ikincil derecedeki haberleri bunlarla muka­yese etmek, muhakeme etmek suretiyle doğru olup olmadıklarını anlıyabiliyoruz. Örneğin Allah'ın Kelamı olduğundan bütün tahkiklerimiz neticesi kesinlikle emîn olduğumuz Kur'an'da Allah : «— Biz mü'minlerin canlarını ve mallarını cennet mukabi­linde satın aldık.» (9/111) buyurmaktadır. Bu de­mektir ki Cennet'i almak isteyen, oraya girmek is­teyen bedeli olan canını ve malını arzedecektir. Cen­netin Sahibine.. Bu alışverişin bu bey' akdinin ko­nusu cennet, bedeli de can ve mal'dır.

Lâkin mal sahibi dilerse arzolunan bu bedelden bir kısmını kendine alıkoyup, bir kısmını alıcıya bağışlayabilir. Örneğin canını alır malını bağışlar. Ör­neğin malını alır canını bağışlar. Ve yine dilerse ca­nını da malını da cennet talibine bağışlar. Bu keyfi­yet tamamen, mal sahibinin takdirine kalmıştır. Ama herhalde cennet almak isteyenin mal sahibin­ce takdir edilen mal bedelini arzetmesi gerekmek­tedir. Kur'an'a göre —ki kuşkusuz Allah'ın sözü­dür— bu böyledir.

Gelelim asıl söylemek istediğimize: Karşımıza bir hadis çıkıyor ve ifadesinde diyor ki: «Bir kimse akşam namazlarının birinci rek'atında fatihadan sonra Kâfirûn suresini, ikinci rek'atta da yine Fatihâ'ya İhlâs suresini ekleyerek okursa o kimsenin denizlerin köpüğü kadar —yani alabildiğince çok— günahı olsa aff olur. Yani Allah onu cennetine koyar.» (1)

Bu ifade ise Peygambere atfedilmektedir, hadis denilmektedir. Biz biliyoruz ki Cennet Allah'ındır. Onu kime ve neyin karşılığı olarak vereceğini Kendi Sözü ol­duğu sabit olan Kur'an'da açıklamıştır, yukarıya aldık. Aşağıda belirttiğimiz ve Peygambere atfedilen söz de yine Cennet'in bedeli ile ilgili bir başka bedelden bahsetmektedir. Ve bu bedel, birincisinden (Asıl malın sahibinin etiketindekinden). çok daha ucuzdur.

Eğer Cenneti almanın böyle birbirinden astro­nomik farklılıkta iki fiyatı varsa oraya talib olan hiçkimsenin Cenneti yüksek fiyat ödeyerek alması düşünülemezdi. Zira bir mal ucuz fiyatla satılırken, cahiller hariç hiç kimse o malı pahalı fiyatını öde­yerek almaz. Ayrıca bir malın fiyatını da olsa olsa o malın sahibi belirler.

Cennet Allah'ındır ve bedelini de o takdir et­miş, belirlemiştir ve mü'minler için can ye mal karşılığı alınabilir demiştir. Gerçek bu iken sonuç olarak O'nun Elçisi olan birisinin de olsa O'nun malına daha ucuz bir fiyat biçebilmesi, O'nun malını yok pahasına satması düşünülemez. Hele hele bu dünya malı değilse —ki Cennet'dir— bu hiç mümkün değildir.

Bu çelişkiyi böylece açıkladıktan sonra şunu söylemek gerekiyor ki hadis diye karşımıza çıkarılan şey doğru olamaz. Yâni Peygamberimiz böyle bir söz söyleyemez, Allah'ın sözüne aykırı hareket edemez, etse idi cezalandırılmakla tehdid edilmektedir. Kur'an'da Rasûlullah(s.) böyle birşey yapmamış, O'nun buyurduklarını ahlâk edinmeye özen göstermiş ve bundaki başarısı da yine Allah tarafından tasdik olunmuş, gönderdiği din ikmâl olunmuştur. Demek ki o dini Allah katından insanlara bildirmek üzere vazifelendirilen kişi, görevini tam olarak yerine getirmiştir.

Öğrenmek, doğruları öğrenmek belli bir yolu takib etmeyi gerektirir. Doğruların tesbiti mutlaka temelde bir takım doğruları belirlemekle olur. Biz Müslümanlar Kur'an'ın Allah'ın eseri olduğunu kabul ediyoruz. Kur'an'daki doğrular tüm yaratılmışların sahibine ait doğrular olduğundan, karşılaştığımız ikinci derecedeki doğruları Kur'an'daki esas doğrularla kıyas etmek, Kur'an'daki gerçeklere uyup uymadığını mukayese etmek suretiyle tahkik edebiliriz. Zira birşeyin doğruluğu kendisinden önce doğruluğu sabit olana göredir.

Eşyanın gerçeğine ve bize göre esas doğrular İlâhî, İslâmî doğrulardır. Karşılaştığımız bundan başkalarını buna mukayese ederiz, bununla muhakeme ederiz ve doğruluk derecesini Kur'an'a uygunluğu nisbetinde belirleriz.

İslâm'ın bütün dünya görüşlerinden üstün oluşu onun, eşya değişmediği için değişmeyen doğruları bulunuşundandır. Kıyamete kadar Allah'ın Sünnetinde (Eşyanın tabiatında) bir değişiklik görülmeyeceğinden, İslâm'ın ortaya koyduğu gerçeklerde de bir değişiklik olmayacaktır. İşte böylesine sabit doğrulara sahib olan İslâm, insan gerçeği ve eşyanın tabiatı karşısında geçerliğini her an korumakta, insanı her an taze tutmakta, yeni tutmaktadır. Eşya ve olaylar karşısında her müşkili çözecek çareler doğurganlığına sahiptir. İnsan problemlerinin, bu problemlerin tabiatına uygun çözümlerinin kendisinden kaynadığı bir kaynaktır ve hiçbir zaman kuruma belirtisi göstermemiş, göstermeyecektir.

Örneğin ne demokrasi, ne de marksizm böyle değildir. Sabit gerçeklerden değişmeyen doğrulardan yoksun oluşları bu ideolojilerin sürüklediği kitleleri ve fertleri sıkıntıdan sıkıntıya sokmakta, fıtratına aykırı bir yaşamdan, bir başkasına sürüklemek suretiyle perişan olmasına neden olmaktadır.

İnsan ve toplumun bu iki rejimde huzur duyabildiği, 'İyi ki varsın demokrasi, ya da iyi ki varsın marksizm' dediği görülmemiştir. Bu türden sözler "söyleyenler olmuştur. Fakat bunu söyleyenler bu rejimlerin sıkıntısını çeken kitleler, ya da sâde in­san olmayıp kafalarını bu rejimlere takılı bırakan ve bir bakıma nimetinden yararlananlardır. Değiş­meyen doğrulara sahib olmayan dünya görüşleri kendilerini insanlar üzerinde deneyerek insanı fıt­ratının dışına çıkmaya zorlamakta bu sebeble de çabuk telef etmektedir insanı.

İnsanın ifsadı (bozulması) hayatı kokutmakta, yaşamı sevimsizleştirmekte, yarınları karartmaktadır. Tarih ve günümüz söylediklerimizin eserleriyle doludur. Bu ideoloji­ler varlıklarını sürdürdükçe ve insan fıtratına, eşya da tabiatına sahib kaldıkça yarınların da ancak sı­kıntılı yarınlar olacağını söylemek muhakkak ke­hânet değildir.

Allah'ın âyetleri yalnız Kur'an'ı oluşturan âyetler değildir. Yarattığı herşey O'nun âyetleridir. Yarattıklarının gerçeğini kavramakla da O'nun kudretini anlamak, zaten Kur'an'daki âyetleri anla­yarak bu kudreti kavramaktan ayrı değildir. Kur' an'da da belirtildiği gibi bu gerçek birbirinden ayrı değil, içiçedir, biri diğerinden ayrılmaz haldedir. İs­lâm kulunu yaratan, sonra da ona 'Dosdoğru Yol' unu gösteren dindir, dünya görüşü ve yaşam tar­zıdır.

İnsandaki sabık bilgiler doğrulardan bulunmalı ve karşılaştıkları bu, doğru sabık bilgilerle muka­yese edilmeli, sağlıklı bir muhakeme yapılmalı ve karşılaşılan eldeki doğruya uyduğu nisbette kabul edilmelidir.

Kur'an sürekli okunmalı, hemen hüküm çıka­rılmaya çalışılmamalı, fakat havasına bürünmeye uğraşılmalıdır. Onunla düşünülmeye, düşünceleri ona hamletmeye, ondan düşünceler istinbât etme­ye bakılmalıdır. Bunun yanında sahih sünnet, Rasûlullah (s.)'ın hayatı yine bırakılmadan okunmalı ve anlatılanlar Kur'an ışığında anlaşılmaya çalışılmalıdır. Yine hemen hüküm verici olmaktan uzak durulmalı, ulaşılan sonuçlar hemen demirbaşa kaydolunmalıdır. Bu suretle elde edilen sonuçlar ve yü­rütülen muhakeme tarzı, mukayese biçimi bu işi bi­lenlerle tartışılmalı, karşılıklı tartılıp biçilmeli ve bir adım daha ileri gidilmenin yolu tutulmalıdır. Eş­yanın gerçeğine uyan insanın fıtratına yatkınlığı ağır basan görüşler sıralamada başlara alınmalıdır.

Aynı şeyleri yapanların ilk olmadığımızdan bizler­den önce de bu izlerle uğraşanların uğraşılarını bilmeli, isabet ettikleri ve etmedikleri hususları tesbit etmeye çalışmalı, bilgilerimizi daha güçlü kıl­manın bu suretle de yolunu tutmalıyız. Zira doğru­lardan inşa olunan binalar büyük inşaatlardır. Her nesilden insanların kendi günlerinde binayı yükseltmeleriyle yükselen bir binadır düşünce binası.

Sizden önce gelenlerin isabet ettiklerini almak bir kusur değil, bir meziyettir. Bu sebebledir ki biz­den önce gelip geçenlerin bugün de geçerliğini ko­ruyan söyledikleri her zaman başımızın üstünde yer bulmalıdır. Bu, insana izzet kazandırır. Zira akıllı­lık, başka akıllıların akıllarından yararlanmaktır. Kendi de akıllı olanlar yapabilir bunu. Kendi aklı az olan başkasının aklına muhtaç olmadığı düşün­cesindedir ki bu düşünce onun akıl azlığının yeter­li bir delilidir.

Doğruları ortaya koyamasanız da ortadakilerin hangisinin doğru olduğunu olsun anlayabilesiniz. Bir başka ifade ile ictihad edemezseniz de içtihadı tanıyabilesiniz. Ki bu hâlde bulunmak hiç de kü­çümsenecek bir hâl değildir, fikri seviyenin yük­sekliğinin belirgin ve onurlu bir merhalesidir.

Melekeler, çok uğraşmakla elde edilirler. Pey­gamberliğin dışında herşey çalışılarak ulaşılacak merhalelerdir. Çalışmak, yine çalışmak, anlamaya çalışmak, anlatmaya çalışmak, anladığını anlamak hepsi çalışmanın; salim akla, arızasız bir ruhî den­geye, sağlıklı algılamaların mevcudiyetine ihtiyaç gösteren ürünleridir.

Okumalı, dinlemeli, anlamalı, soru sormalı, ge­rekirse itiraz etmeli, muhakeme ve mukayese yap­malı ve öyle hüküm vermeliyiz. Bütün bunları ya­parken sabır göstermeliyiz. Allah'dan yardım dile­meli, anlayışımızı açması için dua etmeliyiz. Bu yol bizi Hakk'ı (doğruları) bilmeye en azından daha ile­ri bir yere ulaştırır.

(1) Sönmez Duvar • Takvimi 1969
Quelle:İnanmak ve Yaşamak I, Ercümend Özkan.


Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Favori Yazdır E-mail olarak gönder

Kullanıcı Yorumları  
 

Kullanıcıların değerlendirme ortalaması

   (0 Oylama)

 

Görünen 0 yorum 0 yorumdan

Gönderilen yeni yorum yok

Yorumunuzu ekleyin



mXcomment 1.0.9 © 2007-2008 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >