“Öznenin sınırlılık ve kısıtlılıklarının üstünde yer alan, birey üstü gerçeklik” demek olan objektivite, daha çok epistemoloji (bilgi teorisi) ile ilgilidir. “Bilgi üretim sürecinde bireyin veya grubun tercih, önkabul, önyargı ve değer yargılarını doğrulamak veya yanlışlamak gibi bir amaç taşımayan, sadece varolanı tespit amacına yönelik bilgi elde etme tavrı” olarak tanımlanmaktadır. Sağlam ve güvenilir bilgi elde etmeyi nesnellik şartına bağlayan yaklaşıma objektivizm denmektedir.
Genel olarak objektivizm (nesnelcilik), özneden ve öznenin bilincinden bağımsız olarak düşünmeyi ve bilgi oluşturma aşamasında nesneden ve nesnel olandan hareket etme iddiasını taşıyan teorilere denmektedir. Nesnelcilik nesneyi zihnin dışında, insan bilincinden bağımsız, özne dışında bir gerçekliğe sahip olarak görür. Nesnelci felsefeye göre esas olan, özne ve öznenin bilinci değil, var olanın kendisi, onun varlıksal bütünlüğüdür. Şu halde nesnelcilik, özneden bağımsız, öznenin duygu, görüş ve önyargılarından uzak bir biçimde ve başka bir etki altında kalmaksızın bir nesneyi kavrama, anlama çabası demektir. Bu çaba, birey-üstü, genel geçer, kabulü zorunlu bir gerçeklik oluşturma amacı güder
Buna göre nesnelcilik, önyargı, peşin hüküm ve önkabul’den arınmışlık anlamına gelmektedir. Yani, bir gözlem, deney veya araştırmanın sonuçlarına yansıyan, önkabul, inanç yahut bilince yerleşmiş değerlerle, herhangi bir konuda, asgari araştırma ve incelemeyi yapmadan önce sahip olunan yargı nesnelcilikle bağdaşmaz görünmektedir. Ayrıca nesnelcilik, tarafsızlık, yansızlık anlamına da gelmektedir. Buna göre, aralarında ihtilaf, çatışma veya rekabet bulunan taraflardan hiçbirine destek verilmez. Bütün taraflara eşit mesafede bulunulur! Burada, son yıllarda bir tür liberal-islamcılar tarafından laikliğin, “devletin bütün din ve inançlara eşit mesafede durması” olarak tanımlanması girişimini hatırlatmak yerinde olacaktır.
Objektivitenin iki temel özelliği’nden biri tümel olması, ikincisi de iletişimlilik, yani sözle herkesin anlayabileceği bir şekilde ifade edilebilir olmasıdır. Tümelleştirilebilen her bilgiye nesnel diyebiliriz. Çünkü tümel olan, sözle ifade edilebilir, yani iletişim konusu olabilir demektir. Tersinden okursak bu şu demektir: Sözle anlaşılır bir şekilde tümel olarak ifade edilemeyen bir şey nesnel değildir. Üçüncü olarak nesnel bilgi statik, sabit, değişmez kabul edilmekte, her yerde ve her zaman aynı sayılmaktadır. Matematiksel bir kesinliğe sahiptir. Bu durumda nesnel bilgileri kabul edip etmemekte hür değiliz. Mesela dünyanın güneş etrafında döndüğü bilgisi nesnel bir bilgidir ve bunu reddetmek mantıki bir çelişkiyi getirir.
Objektivitenin zıddı subjektivite (nesnellik)dir ki, bir öznenin yaşadığı bir durumu, bir başkasının bilememesi demektir. Yani tamamen kişiye özel durumlar demektir.
Nesnelcilik daha ziyade bilimsel bilgi tartışmalarında doğmuşsa da, ahlakî, siyasi, hukuki açılımlarından bahsetmek mümkündür. Özellikle pratik hayatta nesnelcilik deyince bu son üçü akla gelmektedir. Bazı ahlak filozofları, bir ahlakî yargının, onu ifade eden insandan ve söylendiği yer ve durumdan bağımsız bir biçimde ele alınması yöntemine dayanan ahlakî bir teorinin nesnellik özelliğini kazanabileceğini söylemişlerdir. Fakat, her yerde ve zamanda, herkes için geçerli, zorunlu kabul edilir nitelikte bir ahlakî yargı var mıdır, daha doğrusu böyle bir ahlakî yargı, ne kadar kabul görmektedir?
Bu yargının, onu söyleyenin niyetine ve amacına göre farklı bir anlam kazanmadığını nasıl söyleyebiliriz? Bir ahlakî teorinin nesnel olabilmesi için, bağımsız bir biçimde ileri sürülmüş yargı ve önermeler üzerine kurulmuş olması gerektiği öne sürülmektedir. Fakat böyle bir nesnel teorinin kurulması için hangi ahlakî normlar düzenine dayanılacaktır? “Bağımsızlık” hangi kıstaslara göredir, ne’den, hangi şeyin bağlarından azâde olunursa “bağımsız” olunur? Bu konuda dünyaca kabul edilmiş hiçbir somut ölçü yoktur. Bireyin dışında, (kabulü, iki kere iki dört eder gibi zorunlu) somut bir ahlak dünyası ve bir değerler alanı yoktur. Zira bir dinin getirdiği ahlak düzenini esas almak, bir diğerleri tarafından kaçınılmaz olarak öznelci bir yaklaşım sayılacaktır.
Objektif sözcüğü belki siyasilerin en fazla baş vurduğu araçlardan biridir. Siyaset, yönetim sanatı olduğuna göre, yönetimde nesnelcilik, tamamen iyi niyetli, adalete dayalı, yönetilen insanların arzu ve isteklerini dikkate alan bir yönetim anlayışını gerektirir ki, nesnelliğin en az olduğu alan kuşkusuz siyaset dünyasıdır.
Hukuki olarak ise, en basit anlamıyla, o ülkedeki kanunların karşısında bütün insanların eşit olmasını ifade eder. Yasaların tanıdığı haklardan, bütün insanlar yararlanmalı, aynı suçtan bütün insanlar aynı şekilde cezalandırılmalıdır. Kimse rütbesinden, sınıfından, soyundan ya da inancından dolayı kayırılmamalıdır.
Nesnelliğe en fazla bilimsel bilgi alanında güvenilmektedir. Bununla beraber, bilimsel bilginin öznellikten arındırılmış olduğunu düşünmek mümkün değildir. Zira bilgi teorisi (epistemoloji), bir milletin dünya görüşüyle doğrudan alakalıdır. Öyleyse, bilimsel bilginin objektif olabilmesi için, öncelikle ait olduğu medeniyetin dünya görüşünün objektif olması gerekir. Bilimsel bilgi deyince akla gelen batı medeniyeti, tabiata, insana, hatta Tanrı’ya meydan okuyan bir medeniyettir. Batı bilimine göre her şey laboratuvarda deney tüpüne sığdırılabilir. Deney konusu olmayanın da geçerliliği yoktur. Oysa mesela İslam’a göre neyin bilinebileceği, neyin bilinemeyeceği; neyin bilinmesinin gerekli neyin gereksiz olduğu; neyin faydalı bilgi, neyin faydasız olduğu, Batının bilim paradigmasından tamamen farklıdır ve İslam’ın kendisine hastır.
Bu konuda çokça örnek verilebilir. Mesela bir ‘obje’ olarak taş, bilimsel bilgiye göre, cansız, ruhsuz, atomlardan oluşan somut bir nesnedir. Fakat İslamî bakış açısı taşa bambaşka bir anlam yükler. Her şeyden önce taş, Allah’ın varlığına delalet eden kevnî ayetlerden biridir. Kur’an’ın, taşlarla, imansız kalpleri karşılaştıran istiaresi son derece etkileyicidir (2/Bakara, 74): “Nice taşlar var ki arasından sular fışkırır” derken, insanın gözü önünde taştan fışkıran gürül gürül bir hayat canlanmaktadır. “Nicesi de var ki Allah korkusundan yukarıdan aşağıya yuvarlanır” derken de, taşa adeta bir kişilik giydirilmektedir. Bilimsel bilgiye göre, hava akımı olan rüzgar, din dilinde, Allah’ın rahmetinin müjdecisidir. (7/A’raf, 57) İşte bu bakış açısı, Batı bilimiyle İslam biliminin en temel ayrışma noktasıdır. İslamın nazarında var olanların her biri Allah’ın kudretine delalet eden birer ayettir, saygınlığa sahiptir.
Ziyauddin Serdar’ın deyimiyle, modern Batı bilimi denen, “300 yılı aşkın bir geçmişe sahip epistemolojik emperyalizm” tüm değerden-arınmışlık iddialarına rağmen öyle değildir. Kimi batılı bilim adamları da açıkça bu gerçeği duyurmanın mücadelesini vermişlerdir. Bunlardan biri Thomas Kuhn’dür. Kuhn, bilimin tarafsız ve değerlerden bağımsız olduğu iddiasını “at gözlüğü” olarak değerlendirir ve artık bu at gözlüğünü çıkartmak gerekir der. Ona göre bilim, kabul edilmiş dogmaların ışığı altında ortaya çıkmıştır.
Şu halde mutlak anlamda bir objektiflikten bahsetmek mümkün değildir. Fakat, adalet ve insaf ölçülerinden ayrılmama anlamında bir objektifliği, Kur’an’ın önerdiği hayat anlayışında bulabiliriz. Başka yerde bulmak da mümkün değildir. “Objektif” kelimesiyle varılmak istenen bu anlamdaki hedefi İslam’ın hakkıyla temsil eden bir din olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Kuşkusuz bu yargının kimilerince subjektif (öznel) bulunacağının bilincindeyiz. İşte “mutlak bir nesnelliğin olamayacağı” iddiamızı bu durum desteklemektedir. Kur’an’ın tamamen gerçekçi ve yüzdeyüz ahlakî emirleri haricinde yüzdeyüz ahlakî ve dürüst, önyargısız başka objektif kriterler bulmak tecrübî olarak da, teorik olarak da mümkün değildir. Çünkü Kur’an, mutlak adaletin, mutlak iyiliğin kendisi olan bir İlah’ın sözleridir. O İlah’ın dışında birilerinden sadır olan sözler, tıpkı kendileri gibi nâkıs olmaya mahkumdur.
Kur’an’ın, bu tezi doğrulayan buyruklarını, hiçbir komplekse kapılmadan açıkça duyurmak zorundayız. Kur’an’a göre, kafirler kaçınılmaz olarak subjektiftirler: “Onların kalpleri var anlamazlar; gözleri vardır lakin görmezler; kulakları vardır, fakat işitmezler...” (7/A’raf, 179) Burada “kalp” gibi bir akıl gücüne ve görme, işitme gibi duyulara, yani, nesnel bilgiyi edinme imkanlarına sahip olduğu halde edinmeyenlerin, bile bile hakikatlere sırt dönenlerin öznellikleri vurgulanmaktadır. (Ayetin devamında bu insanlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağılık olarak nitelenir).
Mülk suresinin 3 ve 4. ayetlerinde olduğu gibi (ki Kur’an benzeri örneklerle dopdoludur), insan, evreni gözlemeye, seyr ü temâşâ etmeye davet edilmektedir. Burada Kur’an’ın Sahibi, insanın dışında evrende bir objektivite bulunduğunu, bunu keşfetmesini, idrak etmesini istemektedir. Bu, insanların bizzat Allah’ın kendisini görüp temâşâ etmekten daha önemli, belki de daha ahlakîdir. Çünkü gaybî bir alanda, adeta bütün insanların reddetmeleri mümkün olmayan bir yalınlıkta, Yaratıcı Kudret’in ayan beyan görünür kılınması, ister istemez kabul edilmesi gereken bir bilgi olacaktı. Oysa O Kudreti, bizzat kendisini görmeden, O’nun ayetleriyle, eserleriyle anlamak, idrak etmek daha ahlakî, daha takdire şayandır.
Kur’an öznellikle nesnelliğin ayrımını yapmaya devam ediyor: Hakikatleri göz göre göre inkar eden, diğer bir deyişle, hakikatleri görmemek için özel çaba sarfeden insanlar, sağanak yağmurun, zifiri karanlığın ve gök gürlemesinin kendisini kuşattığı, şimşek çakınca bir an yolunu bulabilen ama derhal karanlıklar içinde kala kalan; fakat inadından (öznelliğinden) dolayı, her şeye rağmen, hakikate ilişkin sözleri duymamak için parmaklarıyla kulaklarını tıkayan insanlar olarak tasvir edilmektedir. (2/Bakara, 8-20) Yukarıdaki ayetteki gibi yine bu insanlar “sağır, dilsiz ve kör” olarak tavsif edilmişlerdir. Bu insanlar fiziki anlamda, yani işitme, görme ve konuşma engelli oluşlarından bahsediliyor olsaydı, saygıyla karışık bir acıma duygusu uyandırırlardı. Fakat durum, yaratılış gerçeklerini (objektiviteyi) anlamak istemeyen, sağlığı yerinde öznel insanlarla ilgilidir.
Kur’an Allah’a iman etmenin gayet nesnel yollarını göstermektedir. Neredeyse Kur’an’ın tamamını kapsayan bu konuda birkaç örnek vermek, maksadımızı izaha yetecektir. Kur’an ilk başta insanın kendi yaratılışına, insanların bir tek nefisten yaratıldığına dikkat çeker. Atılmış basit bir sudan yaratıldığını düşünmesini ister. Arkasından, gökten indirdiği yağmurla Allah’ın, ölü tabiatı nasıl dirilttiğine dikkat çekilir. Kur’an’da daha somut örnekler verilir:
Allah’dan başka taptığınız putların tamamı bir araya toplansa, bir tek (şu “pis”) bir sineği dahi yaratamazlar! Bırakın sinek yaratmayı, sinek onlardan bir şey koparsa [veya, sinek üzerlerine pislese...] buna bile mani olamazlar! (22/Hac, 73) İbrahim Peygamber, tevhide çağırdığı Nemrut’la tartışırken, “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getiriyor; haydi sen de onu batıdan getir!’ dediği zaman o kafir (Nemrut) şaşırıp kalmıştı.” (2/Bakara, 258) Dikkat edilirse Nemrut’un, vereceği hiçbir cevap olmadığı halde, kafasını kuma gömüyor ve o haliyle İbrahim’i ve İbrahim’in getirdiği mesajı, yani Allah’ın varlığını inkar ediyor. Şu halde küfür denen öznellik, kafirin kafasını kuma gömmesinden başka bir şey değildir.
Öte yandan Kur’an, mü’minlere nasıl objektif olacaklarını öğretmektedir:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahidlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya sevk etmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış)tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” (5/Maide, 8) Bu ayette öne çıkartılan kavramlar hakkı ikame etmek; adaletle şahitlik etmek; kinimizin adaletsizliğe sevk etmemesi; Allah’a isyandan sakınmak ve takvâdır.
Hakkı ayakta tutmak, hakkı ikame etmek, her şeyden önce hak kavramını yerli yerince tanımakla mümkün olur. Hak, Allah’ın isimlerinden birisidir. Rağıb el-İsfehani Hak’kın bir anlamını, “hikmetin gerektirdiği bir sebeple bir şeyi icad eden” olarak tanımlamaktadır. O da hiç kuşkusuz Allah’ın bizzat kendisidir. Hikmet öyle gerektirdiği için icad olunan da hak’tır. Bu anlamda Cenabı Allah’ın bütün fiilleri haktır. Şüphesiz “Hak Rabbi[miz]dendir”; bu durumda “Hakkı gizliyor” olanlar kafirlerdir. Günlük hayatta, gerektiği ölçüde, gerekli olduğu miktarda ve gerekli olduğu zamanda vuku bulan söz ve fiile de hak denmektedir. Şu halde Allah’ın vaz’ ettikleri haricinde ve ona rağmen bir hak yoktur. Neyin hak, neyin batıl olduğunu ancak Allah’ın emirlerine bakarak anlamaktayız. İşte her şeyden önce mü’minler bu hakkı ikame etmekle yükümlüdürler. Yeryüzünde hakkın ikame edilmesi esastır.
İkinci olarak mü’minlerin görevi, âdil olmak, adaletle şahitlik etmektir. Adalet, adi çıkar duygusuyla, kavim, kabile ve ebeveyn tarafgirliğiyle haksızca taraf tutmamayı, her haklıya hakkını vermeyi gerektirir. Hak ve adalet neyi emrediyorsa onu söylemeyi gerektirir. Bu konu Nisa suresinin 135. ayetinde daha açık bir şekilde ele alınmaktadır:
“Ey iman edenler, adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahidlik edenler olun. İster kendiniz, ister anne babanız isterse akrabalarınızın aleyhine bile olsa! İster zengin olsun, ister fakir. Çünkü Allah o ikisinden de (adaletli olmaya) daha evladır. Adaletten vaz geçip hevanıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker veya yüz çevirirseniz, Allah’ın her yapmakta olduğunuzu hakkıyla bildiğini (unutmayın)!” (4/Nisa, 135)
İnsanlar öncelikle kendi nefisleri, bilahare anne babaları ve akrabaları, ilaveten kabile ve kavimleri söz konusu olunca bencilleşirler. Nefisleri onları, her şeye rağmen bu anılanları kayırmaya sevk eder. Kendisinin, anne babasının veya kabilesinin/ırkının haksız olduğunu; velev ki bu tanıklık kendisinin ve anılanların aleyhine bile olsa söyleyebilen insanların sayısı daima az olagelmiştir. Fakat işte gerçek nesnellik budur. Adaletle şahitlik etmek ve hakkı ikame etmek de budur. Böyle bir durumda insaflı bir şekilde adalete uygun olarak hakkaniyetli bir şekilde kendisinin ya da yakınlarının haksız olduğunu itiraf etme cesaretini gösteremeyen insanlar objektiflik niteliğini yitirmişlerdir.
Üçüncü olarak Mü’minlere emredilen, bir kimseye ya da kavme duydukları öfke ve kinin onları adaletsiz olmaya itmemesidir. “Başkalarına duyacağımız kin”in esas sebebi küfür; şirk, zulüm, nifak, fahşâdır. Adi çıkar hesapları, sıradan işlerdeki aksaklıklar, basit akraba kavgaları gibi olumsuzluklar mü’minleri kinlendirecek sebepler olamaz. Bunlar, mü’minlerin affetme ve merhametle yaklaşma kapsamları dahiline girer.
Mü’minler kin besledikleri insanlara, canlarının çektiği her türlü muameleyi yapma hürriyetine sahip değillerdir. Tersinden bir örnekle açıklayacak olursak, savaşta Hamza’nın şehid edilmesi anlaşılabilir bir şeydir. Çünkü savaş zaten öldürmek için yapılmaktadır. Fakat Hamza’nın kalbini çıkartıp çiğneyen Hind’in bu tutumu anlaşılabilir bir şey değildir. Asıl anlaşılmaz olan ise, bir Müslümanın Hindleşmesidir. İşte Maide suresinin 8. ayeti Müslümanlara Hindleşmemeleri gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu ayet Türk halk kültürüne “eğri otursan da doğru konuş”, ya da “yiğidi öldür, hakkını inkar etme” biçiminde yansımıştır.
Müslümanlar, kin duydukları insanlara tebliğe muhtaç kimseler gözüyle bakmayı unuttukları zaman, duygularının esiri olabilirler. Kur’an, kötülüklere misli ile mukabelede bulunmayı emretmektedir. Yine de affetmek övülen bir meziyettir. Fakat en azından, kin duyduğumuz insanlara, adalet sınırlarını aşan, insafsız tavır ve tutumlar içine giremeyiz.
Allah’ı hayatın tamamen dışında tutma merkezli (seküler) modern hayatta, kin beslediği rakibini, kendince “düşmanını” bertaraf etmek, ezip yok etmek için hiçbir vasıtadan kaçınmayan yönetimlere, ideolojik gruplara, partilere şahidiz. Onlar için her yol mübahtır. Özellikle medya silahıyla, kara listeye aldıkları kişi ya da grupların aleyhinde yıpratma kampanyası, saldırı, hakaret, karalama, hedef gösterme, tetikçilik, jurnalleme ve nihayet işini bitirme babından ellerinden gelen hiçbir şeyi ardına bırakmamaktadır bu insanlar.
Bunu da doğal karşılamak gerekir. Çünkü Allah’a düşmanlık edenlerin, insanlara dostluk etmesini beklemek, insaflı ve adaletli davranmalarını ummak saflık olur. Olanca şa’şasıyla cilaladıkları imajlarına rağmen, sivil halkın üzerine bomba yağdırmakla futbol oynama zevkini eşitleyen bir medeniyetin mensuplarından bunu beklemek gerçekten abes olur. “Tarihin Sonu”, “Medeniyetler Çatışması” gibi birbirini bütünleyen tezlerle, tek gerçek hayat biçiminin batı tarzı hayat olduğunu, diğer medeniyetleri -bilhassa İslam medeniyetini- bir hiç sayan medeniyet nasıl objektiflikten bahsedebilir? Kısacası kafirlerden, -görece, mevziî durumların dışında- nesnellik beklemek hakkımız değildir.
Günümüzde bütün bir dünya, bütün insanlığa objektiflik dersi veren, kendini insan hakları, özgürlükler gibi kavramların öğretmeni olarak gören Batı medeniyetinin ne kadar da subjektif, önyargılı, peşin hükümlü, tarafgir, insafsız ve merhametsiz olduğunu müşahede etmektedir. Öyle bir “medenî dünya” tasavvur edin ki, Amerika’nın iki önemli merkezine uçaklarla “terörist” saldırının yapıldığı bir gün, adeta, Müslümanlara sövgü, küfür, hakaret, aşağılama, tehdit özel gününe dönüşüyor. Nitekim bu noktada da kalınmayıp, hiçbir hukuki geçerliliği bulunmayan bahanelerle Müslüman bir ülke, taş üstünde taş bırakılmamacasına bombalanıyor.
İslam kültüründe “beraet-i zimmet asıldır.” Hiçbir insan, ispatlanmadığı sürece suçlu değildir. Zanlılıkla suçluluk birbirine karıştırılamaz. Bir zanlının bir cinayeti işlediği tespit edilse bile, hiçbir hukuk sistemi, hak ettiği adil cezayı alması için caniyi, duygularıyla hareket eden sokaktaki kalabalığa teslim etmez. Zanlının gerçekten cani olup olmadığına karar verecek olan, adil bir yargı olduğu gibi, suçu tespit edildiği taktirde, işlediği cinayete uygun cezayı verecek olan da yine adil yargıdır. Oysa “demokrasinin gücü adına”, yargılamadan kişilerin ölü ya da diri kellesi istenmektedir. Bu arada “adil yargı”nın da tartışmaya açık olduğunu belirtmek zorundayız. Çünkü yargının, o ülkenin hakim ideolojik paradigmasına ters düşecek kararları verebilme cesaretini gösterebildiği ülke yok gibidir.
Zanlının, suçu ispat edilinceye kadar, dürüstçe yargılanması, saygınlığının korunması, canına, malına, namusuna ve ailesine hiçbir halel gelmemesi için bütün tedbirlerin alınması, iyi bir hukuk sisteminin görevidir. Dünyanın güçsüz insanlarına reva görülen muamele ise, bu ölçülerden tamamen uzaktadır.
Bu subjektivite ulusal çapta da, global olanından farklı değildir. İmanlarının gereği olarak örtünen kadınlar, ülkedeki entelektüel ve yönetici kadro tarafından, parayla örtündükleri, o tutmazsa, bir siyasi partinin arka bahçesi oldukları, o da tutmazsa, siyasi amaçla örtündükleri, o da tutmazsa, örtüsüz kadınlar üzerinde baskı oluşturdukları gibi gerekçelerle yasaklanmaktadır. Eğer ki insanlığın ömrü varsa, gelecekte bir gün bu hadiseler, subjektifliğin, önyargının, bağnazlığın en seçkin örneği olarak ders kitaplarında yazılma şansını elde edeceklerdir.
 | İktibas Dergisi, Sayı 276, Aralık 2001. |