Skip to content
Site Araçları
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Şu an buradasınız: Ana Sayfa arrow Kavramlar Dosyası arrow Kavramlar arrow Hikmet ve sebep
Hikmet ve sebep Yazdır E-posta
 

Görüntüleme : 587


Hikmet ile sebeb kavramlarını tamamen birbirinden ayıran kişilerin düşüncelerine yönelik bir eleştiri yazısı.

Kaç zamandır gazetem.net okurlarına ‘hikmet’ konusunda birşeyler yazmak istiyordum. Şimdi bu konudaki görüşlerimi anlatabilmem için bir fırsat doğdu. Bu fırsatı bana Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç verdi. 27 Ağustos tarihli ‘Sebep ve Hikmet’ başlıklı yazısında, ‘hikmet’in mahiyetini tartışan Bulaç, kavramı, sebep-sonuç ilişkisi bağlamında tanımlayanları eleştiriyor ve bu tür tanımların ‘modern’ izler taşıdığını ima ediyor. Tabii bu eleştiriden nasibini alanlar arasına ben de giriyorum. Çünkü ilk olarak, 12 yıl önce İktibas’ta ve ardından da değişik platformlarda, hikmeti, “sebep-sonuç ilişkisi” bağlamında –ısrarla- tanımlayan benim. Şu halde Bulaç’ın bu son yazısını eleştirmesi gerekenler arasında benim de yerim olsa gerektir!

Bulaç’ın hikmet kavramına ilişkin görüşleri, modern bilginin eleştirisine dayanıyor. Ona göre “modern bilimsel faaliyet, fizik gerçekliği –ama salt fizik gerçekliği– anlama, açıklama ve ondan yararlanma çabasıdır. Ve bu süreçte ‘sebep–sonuç ilişkisi’ merkezi bir öneme sahiptir. Üstelik bu sebebin, fiziki ve maddi bir hüviyeti vardır.”

Yeni-gelenekçi bir çizgiye mensup olan Bulaç’ın, ‘modern’ bilgiyi eleştirmesi ve olumsuzlaması doğaldır. Bu bilginin yerine bir başka bilgi kategorisi inşa etme çabası da anlamlı olabilir. Ancak ‘hikmet’ kavramı, onun çabasını desteklemekte midir? İşte orası şüpheli.

Ona göre, hikmet: “çoğunlukla ve doğası gereği gizlidir”, “hemen kendini bize ele vermez, onu sür git aramak ve onun yolunda arayış içinde olmak lazımdır.” Bu, aslında bir tanım değil. Çünkü tanımın, doğası gereği, ‘tanıtıcı’ hüviyeti olmalıdır. Yani tanım, zihni uyardığında, kişi, nesneyi/olguyu ‘tanımalı’dır. Bulaç’ın hikmet tanımı, ‘bilinmez’i, ‘gizli’yi aramamızı öneriyor. Bilinen/var olan bir şeyden bahsetmiyor. Bilinmez ve gizli olanın tanımı ise elbette yapılamaz. Bunu geçtik.

Peki belirli bir yöntemle aradığımızda, hikmete ulaşabiliyor muyuz? Hayır. Bulaç diyor ki: “hikmeti aramanın yollarından biri görünenden görünmeyene, bilinenden bilinmeyene ulaşmaktır.” Peki bunlara ulaştığımızda görünmeyeni görünen, bilinmeyeni bilinen kılabiliyor muyuz? Cevap yine hayır. O, bunu yaptığımızda dahi, bunun “hikmeti bulduğumuz anlamına gelmediğini; hikmete sebep üzerinden maddi ve fiziki bir form giydirdiğimiz anlamına geldiğini” söylüyor ve ekliyor: “bu, hiçbir zaman gerçek hikmet sahiplerinin ne yoludur ne bilgisidir.” Burada da yine “gerçek hikmet sahiplerinin yolu”na dair bir ‘tanım’ı bulamıyoruz?

O halde Bulaç ne yapmaya çalışıyor? Bu, şu meşhur tanımsal amaç-araç sorunsalını akla getiriyor. Yani Bulaç’ın aslında bir ‘niyet’i var ve bunu ‘hikmet’ tanımı üzerinden izhar ediyor. Ama yanlış yapıyor tabii ki. Çünkü bu ‘niyeti’ başka –ve doğru- kavramlarla açığa vurmak mümkün. O, “varlık aleminin aşkın (müteal), öte, ve batın/içkin (mündemiç) bir anlam ve amacı” olduğunu söylerken, aslında meseleyi basit bir ‘iman tartışmasına’ dönüştürüyor. (Bunun Zaman okurları için ‘özel’ bir anlamı olduğunu, arifler anlar!) Buna göre modern bilgide ‘hikmet’ yoktur; çünkü bu bilginin ‘imanı’ yoktur. Daha doğrusu, Bulaç, aslında modern bilgiyi, Tanrısal bir amaçtan yoksun olduğu için eleştiriyor. “İnsanın varlığa ‘dilediği türden’ bir amaç ve anlam yüklediğini ve bunun sonucu olarak da, güçlü olanın haklı olduğu bir dünyanın ortaya çıktığı” tespitinde dahi aynı şeyi yapıyor. Yani modern bilginin amacı meselesini bile, sadece iman-imansızlık düzleminde tartışıyor.

Tabii Bulaç’ın bu çabası, meseleyi asli hüviyetinden koparmak anlamına gelir. Modern bilginin ‘iman’sorunsalı olmadığı doğrudur, ancak bunun eleştirisi epistemolojik ve ontolojik bağlamlarda yapılmalıdır. Hikmet kavramını, bu tartışmada bir araç kılmak, doğru değildir. Bu, tipik mutasavvıf tavrıdır. (Her yeni-gelenekçinin bir mutasavvıf tarafı vardır!) Dileyen Hamdi Yazır tefsirinin ilgili bölümüne ya da Bilal Tan’ın Pınar Yayınları’ndan çıkan Hikmet adlı kitabına bakabilir. Tasavvufçuların mesleği ise, malumdur ki, batınla/gizli olanla ilgilidir. Tasavvufçu zahirden ‘yaban eşeğinin aslandan kaçtığı gibi’ kaçar. Ayrı bir epistemolojisi vardır. Tedris edilen ilmi olumsuzlar. Hal ilmini benimser. Test edilebilir bilgi, tasavvufta avamın bilgisidir. Şeriat dahi, avamın işidir. Mutasavvıf, havass’ın bilgisini, yani marifet/keşf bilgisini merkeze yerleştirir. Dolayısıyla görünen ve bilinen, mutasavvıfı cezbetmez. Onun serüveni (seyr-u süluk) biraz Harrison Ford’ça olmalıdır. Ya da insana, ‘Alacakaranlık Kuşağı’ tarzı bir iç ürperti duyumsatmalıdır. UFO bilim-kurgu fimlerini dahi bu seriye eklemek mümkündür!

Şimdi, bu tarz bir epismetolojiden hikmet tanımına ilişkin ne çıkar? Hiç bir şey. Ancak hikmet kavramının maalesef böyle talihsiz bir süreveni var. (Aslında her ‘merkezi’ kavram, benzeri bir serüveni yaşar.) Dileyen, terimle ilgili olarak, kendi mesleğine uygun bir anlam yükleme çabasına giriyor. Filozoflar bir başka, mutasavvıflar bir başka, fıkıhçılar da bir başka tanımlıyorlar kavramı. Ben ise tanımı, ‘amacın’ değil, ‘kök anlam’ın belirlediğine inandığım için, bu ‘yanlı’ çabaları batıl görüyorum. Bence ‘hikmet’ kavramının kök anlamında ‘isabet etme’ ve ‘doğru karar verme’ özellikleri yatar. Bu nedenle hikmet teriminin kullanıldığı her yerde ‘sebep-sonuç ilişkisi’nin doğru bir biçimde kurulması söz konusudur.

Şimdi örneklerimizi düşünelim: ‘Hakim’ karar verdiğinde, eğer isabet ediyorsa, “hikmet sahibidir” denir. ‘Hekim’, doğru teşhis ve tedavi uyguladığı, yani hastalığa ilişkin tanısında isabet kaydettiği için, bu adı alır. Her iki kelime de, Arapça kökeni itibarıyla ortaktır. Filozoflar da kendilerine ‘hakim’ denilmesinden hoşlanırlar. Bu, sadece onların bir iddiasıdır ve hakikatin ilmine sahip oldukları tezine dayanır. Ancak bu iddia, gerçeğin ifadesi midir? Değildir ama bu, ayrı bir konudur. Kur’an terminolojisine bakıldığı zaman, ‘hikmet’in, ‘bilinmeyen ya da görülmeyenle’ değil, bilakis ‘zahir’le (bilinen/görünen) alakalı olduğu görülür. “Onları hikmetle ve güzel öğütle çağır” ayeti bağlamında düşünüldüğünde, hikmetin el’an ‘bilinen’ bir şey olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Aksi taktirde, Allah’ın “yapılamayacak bir şeyi emretmesi” söz konusu olur ki, bu, Allah nosyonuyla çelişir. Lokman’ın oğluna ‘hikmet’i tasviye etmesinde de, Kur’an’ın kendisini ‘hikmet’ olarak tanımlamasında da aynı husus geçerlidir.

Eğer kavrama ilişkin tanımım doğruysa, bunun anlamı nedir? Şudur: tecrübi bilgi, hikmet alanına girer. Bulaç ve benzeri düşünceleri savunan pek çokları bu konuda yanılmaktadır. Tecrübi (hatta ‘modern’) bilginin şer amaçlar için kullanılması ayrı bir şeydir; bu bilginin bizatihi kendisi ayrı bir şeydir. Bu, modern bilimciliğin (scientificism) meşrulaştırılması anlamına gelmez. Bilakis, gözlemin (ve deneyin) meşru olduğu anlamına gelir. Bu, ne rasyonalizmdir ne de deneycilik (empricisim) tir. Çünkü burada aklın putlaştırılması da söz konusu değildir, deneyin sonuçlarından bir ‘izm’ üretmek de. Burada, sebep-sonuç ilişkisinin ‘doğru kurulması’ ve buradan çıkacak ‘hayr’lara vurguda bulunulmaktadır. Vahy nosyonunu benimseyenler bilirler ki, o, bizatihi ‘ilm’dir. Yani sebep-sonuç ilişkisi, bu ilmre mündemiçtir; onunla ihtilaflı değildir. İnsanın bu ilişkiyi doğru kurabilmesi ise başka bir konudur ve genellikle buradaki yanlışların temelinde ‘subjectivite’ faktörü yatar. Yani insanın sebep-sonuç ilişkisi kurması çabası, bu çabanın daima doğru sonuç vereceği anlamına gelmez. Bu, modern bilimin de kabul ettiği bir şeydir ve tartışma konusu dahi yapmaya lüzum yoktur. Ama, bu ilişkinin doğru bir biçimde kurulduğu durumlar da yok değildir. Vardır ve işte bu durumlarda ‘hikmet’in aranması meşru ve hatta gereklidir.

Meramımı anlatmakta biraz daha ‘popüler’ bir örnek verirsem, sanırım amacıma ulaşabileceğim. Örneğin ben, şu ‘atasözleri’ dediğimiz özlü ifadelerde, sıklıkla ‘hikmet’ unsurlarına rastlarım. Bu sözler, tecrübe edilerek (yani deneyerek, yani belki de ‘deneysel’ yolla) elde edilmişlerdir. “Sakla samanı, gelir zamanı” hikmetli bir sözdür. “Tok, acın halinden anlamaz” hikmetli bir sözdür. “Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar” hikmetli bir sözdür. Ve daha niceleri... Elbette bu sözlerin hepsinde yüzde yüz ‘isabet’ yoktur. Çünkü nihayet “beşer, şaşar” sözü dahi ‘hikmetli’ bir sözdür!

Quelle:Gazetem.net, M. KÜRŞAD ATALAR, 29 Eylül 2003, Pazartesi  

 

Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Favori Yazdır E-mail olarak gönder

Kullanıcı Yorumları  
 

Kullanıcıların değerlendirme ortalaması

   (0 Oylama)

 

Görünen 0 yorum 0 yorumdan

Gönderilen yeni yorum yok

Yorumunuzu ekleyin



mXcomment 1.0.9 © 2007-2009 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >