Alçak gönüllü olma kavramını aslında kapsadığı çok daha geniş alanlarıyla birlikte izah eden bir yazı.
‘Tevazû’ kavramı bizatihi Kur’an’da bu biçimde bulunmaz, farklı kelimelerle işlenir. Her ne kadar ‘tevazû’ kelimesi Türkçeye alçakgönüllülük olarak tercüme edilmekteyse de, tevazû ve onun ismi faili olan mütevazi, artık yerini bir başka kelimenin doldurması mümkün olmayacak biçimde Türkçeleşmiştir. ‘Tevazû’nun kökü olan va-da-a fiili koymak, kurmak, tesis etmek, bir şeyi bırakmak, yalan uydurmak (‘mevzu hadis’), kadının doğurması, nefsini aşağılatıp zelil kılmak gibi anlamlara sahip olup, Arapça’nın anlam alanı en geniş fiillerinden biridir.
Tevazûyu muhtasar olarak, ‘alçakgönüllülük’, kibirlenmemek, büyüklük taslamamak, ukalâlık etmemek, bilgiçlik taslamamak, haddini bilmek, insanlara tepeden bakmamak, enaniyet yapmamak diye tanımlayabiliriz. Şimdi bunu biraz daha açıklığa kavuşturalım.
Genelde olduğu gibi, tevazû kavramını da zıddı ile anlamak daha verimli olacaktır. Tevazûnun zıt anlamı ‘kibir’dir. Kibir, tekebbür ve istikbar kelimeleri birbirine çok yakın anlamlara sahiptir. Kibir, büyüklük, azamet, ululuk, üstünlük taslamak, büyüklenmek demektir. İnsanın kendi nefsini, bazı meziyetlerine istinaden en büyük, en ileride görmesi kibirdir. Tekebbür daha çok Allah’a karşı yapılır; insan kendini Allah’a karşı büyük görür ve Allah’ı hak İlah olarak kabul edip O’na ibadet etmekten imtina eder. İstikbar da Allah’a karşı duyulan bir üstünlük, yücelik hissidir. Müstekbir insan kendini Allah’dan müstağni görür, büyük olan Allah değil de kendisiymiş gibi bir vehime kapılır.
İşte tevazû, bu üç halden de uzak olmak demektir. Tevazû, insanın insan oluşunun farkında olması, kibirlenmeyi ya da Allah’a karşı tekebbür ve istikbarı hak edecek bir özelliğe / konuma sahip olmadığının farkında ve bilincinde olması demektir. Bilindiği gibi, kibirlenenlerin ilki İblis’tir. Allah’ın Âdem’e secde etmelerini emretmesi üzerine bütün melekler secde etmişler, İblis ise secde etmemiş, Kur’an’ın deyimiyle, karşı gelip itiraz etmiş, büyüklük taslamış (istikbar etmiş)ti. (2/Bakara, 34). Allah’ın, “neden secde etmedin?” sorusu üzerine İblis, secde etmemesinin gerekçesini şöyle açıklıyordu: İnsanı topraktan yarattın, beni ise ateşten. Ben ondan daha hayırlıyım! (7/A’raf, 12). İşte İblis’in bu gerekçesi tam bir kibir/tekebbür örneğiydi. Çünkü kimin daha üstün olduğunu en iyi bilen Allah’dı ve O’nun emrini hiçe sayıp, kendine bir üstünlük payesi çıkartmak, tevazû ile hiçbir şekilde uyuşmazdı. İblis’in bu tekebbürü elbette karşılıksız kalamazdı ve kalmadı. Allah onu (cennetten / rahmetinden) kovdu ve şöyle ferman buyurdu: “Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir!” (7/A’raf, 13). İblis bu tekebbürü sayesinde kafir olmuştu. (2/Bakara, 34). Demek ki ‘müstekbirlik’ kafir olmanın bir sıfatıdır diyebiliriz.
Şu halde şeytanî bir tekebbür içinde olanların tevazûdan bahsetmeleri mümkün değildir. Tıpkı İblis gibi, kendilerini Allah’dan müstağni bulup, Allah’a muhtaç görmeyen, Allah’a itaat etmeyen insanların tevazû iddiaları asla gerçek olmayacaktır. Bu insanlar, Allah’ın İblis’e yönelik buyurduğu “Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir!” emrini, kendilerini de ilzam edici bir ilahi düstur olarak algılamalıdırlar. Gerçekten de, sıfatı ne olursa olsun, ‘insan’ın Allah’a rağmen tekebbür ve istikbar taslaması asla hakkı değildir. Değil mi ki bir insan ‘insan’dır, o halde istikbara hakkı yoktur. Çünkü ‘insan’ ancak bir kuldur ve Yaratıcıya özgü olan Tanrısal konuma göz dikemez.
Kur’an’ın anlatımına baktığımızda, nerede bir tekebbür / istikbar varsa, orada tevazûdan bahsetmenin mümkün olmadığını görmekteyiz. Mesela Firavun, bir beşer olarak, tevazûdan hiç nasibini almamış, tam bir mütekebbir, müstekbir örneğidir. Çünkü Firavun, bir ülkenin kralı da olsa, kendisinin sonuçta bir kul olduğunu, ‘sonlu’, ‘sınırlı’ bir varlık olduğunu idrak etmeli, kısaca haddini bilmeliydi. Fakat tam tersine, kendisini Mısır ülkesinin de ötesinde, sanki yeryüzünün tanrısı gibi görüyordu (43/Zuhruf, 51). Mısır halkına şöyle diyordu: “Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyorum!” (28/Kasas, 38). İşte tam bu noktada Kur’an, Firavun ve ordusunun yeryüzünde haksız yere istikbar ettiğini (büyüklük tasladığını) belirtir ve Allah’a dönmeyecekleri sanısı içinde olduklarına atıfta bulunur. (28/Sa’d, 39). Zaten Firavun böyle bir cehalet içinde bulunmasaydı, müstekbir değil, mütevazi olur, imanı seçerdi.
Firavun belki müstekbirlerin önemli bir prototipidir, fakat ilk ve son müstekbir değildir. Çağımızda demokrasi adı verilen yönetim biçimi ve yaşam tarzı egemen olduğu için, belki biçim olarak Firavunvâri tanrı-krallıklar tarihte kalmış gibi görünmektedir, fakat bu aldatıcıdır. Olan sadece şudur: Bu çağda artık firavunluk, bir tek şahısta temerküz etmeyen, kurumlara dağıtılan ve ‘halk egemenliği’ adı altında meşruiyetini halka dayandıran bir biçim değişikliğine uğramıştır. Yani günümüzde ‘Firavun’u bir tek şahıs göstererek ‘işte şudur’ diye işaret etmek neredeyse imkansız hale gelmiştir, ama ‘firavunluk’ bütün fonksiyonlarıyla aynen devam etmektedir. Artık kurumlar, yasalar ve hukuk düzenleri insanlara, en yüce rablerinin kendileri olduğunu söylemektedir. Bu firavunluğa ‘hayır’ demek ise belki öncekinden daha da zor hale gelmiştir.
Şu halde, tevazû ilkin, Allah’a iman etmekle, Allah’ın ilahlığını ve rabliğini O’na teslim etmekle ve O’na teslim olmakla başlar. Arkasından da, peygamberî bir ahlak edinmekle tevazû yerini bulur. İblisvârî ve Firavunvârî istikbara karşı Kur’an mü’minlere müslümanca bir tevazû ahlakını öğretmektedir. Mütevazi olmanın, haddini bilmenin ilk adımı, insanın neliğini bilmesi, bir beşer olduğunun farkında olması, Allah’a karşı büyüklük taslamaması, kadir-i mutlak merci kendisiymiş gibi davranmamasıdır. Bu konuda Kur’an’ın uyarısı ve Rabbanî öğütü, aynı zamanda bütün mü’min gönülleri ferahlatıcı niteliktedir:
“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü sen (bir insan olarak), ne yeri yarıp delebilirsin, ne de boyca dağlara yetişebilirsin!” (17/İsra, 37). Lokman suresinin 18. ayeti de bu ayete benzer şekilde, kibirlilikten men etmekte, mütevazi olmayı emretmektedir: “Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü Allah, kendini beğenmiş övüngen kimseleri asla sevmez.” (31/Lokman, 18).
Bu iki ayette bir defa, “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme!” cümlesi aynen tekrar edilmektedir. İsra suresi ayetinde gayet veciz bir şekilde, insanın insan oluşu hatırlatılmakta, kendisinden daha yüce olarak dağların varlığına, daha ağır, sağlam ve metanetli/dayanıklı olarak da yeryüzünün varlığına dikkat çekilmekte, böylece boyu, kilosu, gücünün ve kuvvetinin sınırları belli bir varlık olarak, insanın kibirlenmesi, hava atması, kurum satması için hiçbir nedenin bulunmadığı hususunda insanın bilinci uyarılmaktadır. Demek ki, tıpkı İblis’in olmadığı gibi, yeryüzünde böbürlenmek insanın da haddi değildir. Kur’an’ın “her bilenin üstünde bir bilen vardır” ikazı, nasıl ki insanın, bilgisine güvenip kendini en bilgili sanmaması gerektiğini hatırlatıyorsa, bu ayet de, her ‘güçlü’nün üstünde daha bir güçlünün bulunduğunu hatırlatmaktadır. Elbette asıl güçlü Allah’tır. Çünkü O’ndan başka güç ve kudret/kuvvet yoktur. Allah buyuruyor ki, denizler mürekkep olsa, bütün ağaçlar da kalem olsa, yazmakla denizler ve ağaçlar tükenir de, Allah’ın ilmi yine tükenmez. (18/Kehf, 109; 31/Lokman, 27). Öyle ise, son derece sınırlı, o da çelişkilerle malül, binbir zahmetle edinilen bir nebze ilimden dolayı kibirlenmek insanın nasıl haddi olabilir?! Aynı şekilde, alemlerin Rabbi Allah’ın mutlak güç ve kudreti yanında, etten ve kemikten meydana gelmiş bir beşerin büyüklenmesi için de herhangi haklı bir neden olmamak gerekir.
Şu halde insan yeryüzünde, bu dünyada, Allah’ın kendisine tayin ettiği ömür süresi içinde, hem cinsleri arasında azgın, taşkın, ukalâ, kibirli olmayacak; mütevazi olacak, haddini bilecek. Eğer akıl, bilgi, mal-mülk, evlat cinsinden Allah kendisine nimetler bahşetmişse bunun için sadece Allah’a şükür edecek, asla kibirlenmeyecek. Çünkü söz konusu bu nimetler insanın yoktan var ettiği değil, Allah’ın ona lütfettiği bağışlardır. Çok çaba sarfettiği halde bunlara sahip olamayan insanlar vardır. Demek ki tevazû, insanın kendisine verilen bu nimetlerden dolayı böbürlenmesi değil, şükretmesiyle olur.
Lokman suresi 18. ayetinde “Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme” buyurulurken, Allah’ın, kendini beğenmiş övüngen kimseleri asla sevmediği, sebep olarak belirtilmektedir. Allah’ın, kendini beğenmiş övüngen kimseleri sevmediği, Kur’an’da 4/Nisa, 36 ve 57/Hadid, 23 ayetlerinde de tekrar edilmektedir.
Kur’an bu ‘yürüme’ kavramına bir başka yerde bir kez daha değinmektedir. ‘Yürümek’ toplum içinde görünürlüğü temsil etmekte, toplumsal hayatta yer almayı çağrıştırmaktadır. Şöyle diyor: “O Rahman’ın kulları, yeryüzünde tevazû ile yürürler ve cahiller kendilerine laf atınca, onlara ‘selam’ der (geçer)ler.” (25/Furkan, 63).
Buradaki ‘yürümeyi’ toplum içinde insanlara karşı tutum ve davranışlardan kinaye olarak anlamak gerekir. Mü’minlerin tevazûsu, cahillerin olur olmaz sataşmalarını ciddiye almamayı, bazen onların bu sataşmalarını cahilliklerine bağışlayıp, aldırış etmemeyi gerektirmektedir. Şöyle de yorumlamak mümkündür: Cahiller, bazen aldırış etmemeyi gerektirecek kadar basit, seviyesiz insanlardır. Müslümanın kişiliği, cahillerin seviyesizliğini ortaya çıkartacak kadar olgun, ağır başlı ve seviyeli olmalıdır. Fakat bu, “sövene dilsiz, dövene elsiz olmak gerekir” sözüyle özetlenebilecek pasifist tutumla karıştırılmamalıdır.
Kur’an’ın tevazû öngörüsü o kadar sıcak, samimi ve sadedir ki, etkilenmemek mümkün değildir. Kur’an dünya hayatını, yani dünyada elde edilen ‘değer’leri bir oyun, eğlence, bir süs, bir övünme vesilesi ve daha fazla mal ve evlat sahibi olma tutkusu olarak tanımlar. Nasıl ki diyor Kur’an, yağmur bitkiyi bitirir, çiftçinin de çok hoşuna gider, bitki önce yeşerir, sonra kurur ve sapsarı kesilir, ardından da çer çöp oluverir. (57/Hadid, 20). İşte sizin edindiğiniz, dünyaya ait bütün ‘değerler’ de böyledir. Mal mülk edinmek haram değil ama bu bilinci her zaman hatırda tutmak gerekir. Bu ayet dikkatli okunduğu zaman, müslümanca tevazûnun, dünyadaki mal-mülk, para, altın gibi değer(?)lerin ve evlat sevgisinin cahilce bir tefahura (övünmeye) sebep olmaması ve bu şeylere ona göre değer vermek gerektiği anlaşılır. Ancak cahillerdir ki, yemyeşil ekininin hiç solmayacağını zanneden bir çiftçi misali, elindeki teneke mamülü teknoloji ürünlerinin, beton yığını evlerinin ve değeri tamamen nisbî olan paralarının ‘kalıcı’ olduğunu zannederler ve bunlara ‘benim’ diyebilirler, bu mallar uğrunda kavgalar çıkartabilirler. Kur’an çok açık biçimde, bunları hatırlatmaktadır ki, insanlar, ellerinden çıkıp giden şeylere üzülmemeli, kazandıkları, daha doğrusu Allah’ın lütfundan verdiği nimetlerden ötürü de şımarmamalıdır. “Çünkü Allah, kendini beğenmiş övüngen kimseleri asla sevmez.” (57/Hadid, 23).
Bununla beraber, Kur’an’ın dünya metaına ilişkin bu öğütleri, dünyadan tamamen el etek çekmeyi öğütleyen ruhban hayatıyla bir ilgisinin bulunmadığı da hatırdan çıkartılmamalıdır.
Kur’an Müslüman ahlakının sınırlarını belirlemeye devam etmektedir: Müslüman, yürümesinde tabiî (doğal) olacak; konuşmalarında da sesini fazla çıkartmayacak, normal sesle hitap edecektir. Nasıl ki kendinden daha uzun dağlar ve daha ağır yeryüzünün varlığına dikkat çekilmekte ise, kendisinden daha gür sesli varlıkların (eşeğin) olduğuna da dikkat çekilerek, eğer sesinin ölçüsünü iyi ayarlamaz da insanları rahatsız ederse, eşek derekesinde bir ahlaka sahip olacağı hatırlatılmaktadır. (31/Lokman, 19). Demek ki, kibirlilikle sesini yükselterek insanları etki altına alma isteği mütevazi değil, eşekçe bir tavırdır. Eşekler genelde açken ve bazen de cinsel güdülerle -ki o da sonuçta açlıktır- o çirkin seslerini alabildiğine yükseltirler ve etrafı rahatsız ederler.
Kur’an’ın bu teşbihini sadece ‘yüksek sesle konuşma’ya indirgemek, ayeti basite almak olur. Kur’an bu teşbihle, bir kültürü eleştirmektedir. Çığırtkanlıkla insanları kandıran, saldırgan bir üslupla kitlelere tahakküm ederek bastırmak isteyen, hak söze kulak vermeyen ukalâ tipler Kur’an tarafından merkebe benzetilmiştir. Çünkü onlar da merkep gibi çevreyi rahatsız etmektedirler. Mütevazi mü’minler ise, sözü dinlemesini bilenlerdir ve dinledikten sonra sözün en güzeline uyan kimselerdir. (39/Zümer, 18).
Kur’an’ın tanımına göre mü’minler kafirlere karşı şedid, mü’minlere karşı ise alabildiğine yumuşak başlı, merhametli, yani mütevazi olmak durumundadırlar.
“Muhammed Allah’ın Rasulü’dür. Beraberinde bulunan (mü’minler) de kafirlere karşı oldukça çetin, kendi aralarında ise merhametlidirler…” (48/Fetih, 29). Müslümanların tevazûsunun ölçüsü işte budur. Kafirlere karşı sert, şiddetli, metîn ve dik duruşludurlar; kişiliklerini korurlar, kompleks içinde değildirler. Kafirleri kafir olarak bilirler, onlara Allah’ın verdiği değer ne orandaysa o kadar değer verirler, daha fazlasını değil. Ama birbirlerine karşı son derece mütevazi, merhametlidirler. Çünkü birbirlerinin kardeşi olduklarının bilincindedirler. Birbirlerini incitmekten kaçınırlar.
Mü’minlerin tevazûsu, çoğu zaman zannedildiği gibi, bir yanağına tokat atana diğer yanağını da dönme sözüyle özetlenebilecek bir sünepelik, pısırıklık, teslimiyet ve acizlik ahlakı değildir. Şair Mehmet Akif’in, “Yumuşak başlı isem sanma ki uysal koyunum; tutmaya gelir amma çekmeye gelmez boynum” beyti, anlatmak istediğimiz bu inceliğe tercüman olmaktadır.
İslam’ın, bir hayat nizamı olarak Müslümanların bütün hayatlarına egemen kılınmadığı asırlar içinde ve bilhassa son yıllarda kavram kargaşası had safhasına ulaşmış vaziyettedir. Kavramların birbirine karıştırılması, doktrinde bulanıklığı da beraberinde getirmektedir. Bu cümleden olarak, müslümanın en önemli ahlaki meziyeti olan tevazû ile sünepelik, acziyet, yalakalık ve kafirler karşısındaki özür dileyici tutum birbirine karıştırılmaktadır. Halbuki Müslüman evet mütevazi olmalıdır, ama sünepe olmamalıdır. ‘Müslüman’ ismi bizatihi ve kendiliğinden bir tanımdır, onurlu olmanın, dik duruşun, izzetli olmanın, hele de kendini kafirlerden aziz bilmenin adıdır. Mü’minler, yeryüzünün halifesidirler. Allah’ın velisidirler. Allah’ın, kendisine veli edindiği insanlar ‘aciz’ olamazlar, kafirlerden özür dileyemezler. Hele de bu kafirler, yeryüzünde harsı ve nesli katleden, kendi çıkarları uğruna bütün dünyayı ateşe veren zalimlerse, özür dilemesi gereken onlar değil midir? Müslümanın kendini değil de kafirleri aziz bilmesi kendini inkar etmek demektir.
Müslüman, evet ukalâ, kibirli, mütekebbir olamaz ama kişiliksiz, acizlik içinde, acınacak halde, izzet-i nefsini tümden yitirmiş de olamaz. Müslüman, mahkum da olsa, tutsak da edilse, işkence de görse zelil olamaz, kafirlerden merhamet dilenemez, özür dileyemez. Ancak her nerede olursa olsun, haddini bilmeli, bütün güç, kudret ve kuvvetin Allah’a ait olduğunu hiçbir zaman aklından çıkarmamalıdır. Dünyada edindiği her ne türden olursa olsun başarılar, kazandığı mallar, ‘iyi’ giden ticareti, sosyal konumu müslümanı şımartmamalı, gündelik deyimle ne oldum delisi yapmamalı, kısacası tevazûsunu sürdürmelidir.
Öte yandan İslam dini, insana nefsini tamamen öldürmeyi, yok etmeyi, kişiliği/benliği sıfırlamayı da istemez. Çünkü böyle yapıldığı taktirde ortada ‘insan’ kalmaz. Ancak İslam, nefsi/benliği Rabbani terbiye ile terbiye etmeyi ister. İnsanın tevazû göstermesi gereken yerde göstermemesi nasıl onu Şeytanın kardeşi yaparsa, gereğinden fazla tevazû göstermesi de zillete dönüşür ve kötüdür. Gereğinden fazla tevazû bir kişilik kaybıdır.
Kendisi bizim için model insan olan Muhammed (a.s) anlatmaya çalıştığımız tevazû ile izzetli oluşu bir arada bulundurabilen, mükemmel bir ahlakın sahibidir. O, hiçbir zaman şımarmamış, ama hiçbir zaman kendini zelil de kılmamıştır. Kendisini kral yerine koymamıştır. Bu cümleden olarak insanlara elini öptürmemiş, ayaklarını başkasına yıkatmamış, bütün kişisel ihtiyaçlarını -sağlıklı olduğu sürece- mümkün mertebe kendisi yapmıştır. Kendisine diğer insanlardan farklı muamele yapılmasını istememiştir. Bir meclise girdiğinde, insanların ayağa kalkarak bir kral muamelesi yapmalarını istememiş, kendisine baş köşede yer açtırmamış, boş bulduğu bir yere oturmuş, kendisinin huzurunda insanların heykel misali başlarını öne eğip kıpırdamadan dinlemelerini(!) istememiştir. Övülmekten hiç hoşlanmamış, kendisine “Allah’ın kulu ve Rasulü” denmesini istemiş, “ben de sizin gibi, kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum” diyerek, tevazûnun en zirve noktasına çıkmıştır. Ama unutmamalı ki onun bütün bu sünneti, ümmeti için bir mesajdı, ders vermekti. Bu sünnet, onunla birlikte mezara gitmesi gereken, sıradan bir alışkanlık değilidi.
İslam ahlakı tam olarak anlaşılıp, insanın içine sindirilmediği sürece, ahlak anlayışı da yapmacık olmaktadır. Bir çok mistik eğilimler, tevazû görüntüsüne rağmen, aşırı derecede kibirli olabilmektedirler. Bazı dindar insanlar, söylem olarak “bir lokma bir hırka yeter” havasında olmalarına rağmen, lüks ve savurganlıkta, kapitalist kesimleri geride bırakabilmektedirler. Kimileri, iktidar seçkinlerine karşı son derece ‘mütevazi’(!) bir dil kullanırken, inanan insanlara karşı oldukça sert ve kaba, bedevî tavır takınabilmektedirler. Fakat bu şaşırtıcı gelmemelidir. Çünkü İslam olmakla, imanın kalbe yerleşmiş olması farklı şeylerdir.
Demek ki tevazû, bir imaj meselesi değil, bir ahlak ve iman mevzuudur.
 | İktibas Dergisi, Sayı: 304, Nisan 2004 |
|