Skip to content
Site Araçları
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Şu an buradasınız: Ana Sayfa arrow Kavramlar Dosyası arrow Kavramlar arrow İctihad
İctihad
 

Görüntüleme : 820

Imageİslam dünyasının gerilemesinin belki en önemli sebebi diyebileceğimiz ictihadın terkedilmesi konusunu detaylı bir şekilde ele alan ve bu dinamizmi kullanmaya teşvik eden önemli bir kavram çalışması.

Lügatlarda gücü kuvveti yettiği kadar çalışma, bir kimse­nin bir şeyden manâ ve hüküm çıkararak, o şey hakkında ortaya koyduğu hüküm, kanaat manalarına geldiği yazılmaktadır. C-H-D kökünden türemiş bir kelimedir ki, herhangi bir konuda azamî gayreti sarfetmek manasındadır. İsm-i faili ise müctehiddir. Herhangi bir konu ile sınırlı olmayan azamî gayreti sarfetme her alan için kullanılmaktadır ve kullanılır.

İslâm söz konusu olduğunda ise ictihad kısa ve sade olarak ayet ve hadislerden, bunların tealluk ettiği konularla ilgili en isabetli hükmü, sonucu çıkarmak için azamî gayret harcamak manasındadır.
Kimi âyet ve hadis vardır ki ifade tarzından ve ifade tarzı­nın ifade ettiği anlamdan başka kendisinden anlam çıkarılamaz iken, kimileri de vardır ki ifade tarzı -vürûd- itibariyle kendisin­den birden fazla anlam çıkabilecek şekilde anlaşılmaya müsait­tir. İşte insanların bu sonunculardan kendi görüşlerini çıkarmak için sarfettikleri azamî gayrete 'ictihad' denilegelmiştir.
İctihad her dilde olur. Aslı başka dilde varid olsa bile, bir başka dile sahih olarak tercümesi yapılmış metin ile de ictihad yapılabilir. Bütün mesele bu metnin tealluk ettiği konu ile ilgili geniş bilgiler ve konu ile ilgili olarak meselenin erbabı ile yapıl­mış sağlıklı istişareler yapılmış olsun.
 
İctihad her ilim dalında yapılabilir ve yapılagelmektedir. Fizikten kimyaya, mühendislikten, matematiğe, astronomiden veterinerlikten tabipliğe kadar bütün ilim alanlarında ictihad yapılabildiği gibi elbette içtimaî ilimlerde de ictihad yapılabilir ve yapılagelmiştir. İçtimaî ilimlerin başında da hukuk alanında ictihadlar tarih boyunca yapılmış ve elan da yapılmaktadır.
Fıkh, bir şeyi gereği gibi anlayıp bilme olduğuna, bir şeyi gereği gibi anlayıp bilebilmek için de o şey ile ilgili olarak azami gayreti sarfetme de ictihad olduğuna göre fıkhetme ve ic­tihad etme biri diğeri için olmazsa olmaz cinsinden lazimelerdir. Zira fıkhetmeyen ictihad edemez, ictihad etmeyen de fıkhedemez. Bu ikisi biri diğeri bulunmadan olamayacak şeylerdir. .
Fıkh, genel olarak herhangi bir şeyi gereği gibi bilme ma­nasında iken, özel olarak İslam hukuku için kullanılagelmiş ve İslami bir hükmü gereği gibi bilme manasında kullanılmakla meşhur olmuştur.
Bir şeyin hükmünü gereği gibi bilme; o şeye tealluk eden şeyleri bilmeyi, bu şeylerin asıl şey ile ilgisini tabiatına uygun olarak kurabilmeyi ve sağlıklı bir mukayese ve muhakeme ya­pabilmeyi gerektirir. Hakkında hüküm verilecek şeyi tabiatına uygun olarak tanıma, bu şeyin kendisi ile yakından ve uzaktan ilgili şeyleri tanıma ve asıl şey ile ilgisini kurabilme ve sağlıklı bir sonuç çıkarabilecek kavrayış sahibi bulunmayı gerektirir. Doğru çalışan bir muhakeme, illetleri gereğine uygun olarak teşhis ve geniş düşünebilme sonucu ortaya hüküm çıkarabilme için sarfedilen gayretin azamisi ictihad olduğu gibi, bu gayretin sonucu olarak ortaya çıkan hükme, kanaata da ictihad denilegelmistir. Hem en iyi ürünü ortaya çıkarabilmek için sarfedilen gayretin hem de ürünün adına ictihad denilmiştir.
 
Bilindiği gibi hemen hiçbir dil, bir diğer dile bütün özel­likleri korunarak tercüme edilemez. Zira her dilin tarihî süreç içinde kullanılageldîği toplumlarda sayılamayacak kadar çok faktörün etkisi ile oluşan anlamlar taşıyan kelimeleri, deyimleri vardır. Bu faktörler tarihten coğrafyaya ekonomiden adetlere, iklimden yaşam biçimine kadar çoktur ve nerede ise namütena­hidir. Ve her kavmin (toplumun) kendine has karakterini oluş­turan unsurlardan biri de kullandığı dilidir. Dilde kullanılan ke­limeler, deyimler ve bunların anlamları tarihi bir süreç içinde teşekkül ettiği gibi bu dili kullanan toplumlar da kullandıkları dile karakter kazandırmışlardır. Bu itibarla hemen hiçbir dil di­ğerine olduğu gibi tercüme edilememiştir. Hatta birçok faktörü birlikte etkisi altına almış toplumlarda dahi bir takım nüanslar, ifade farklılıkları, kelime anlamlarında, deyimlerde kendine özgü anlamlar bulunmaktadır. Örneğin aynı dinin asırlardır sa­hibi bulunduğu halde Fransızların dili ile Almanların dili ve tabii diğerlerinin dilleri ve bu dillerin aynı eşya için kullanılageldikleri kelimelerin anlamları arasında küçük dahi olsa farklar bu­lunmaktadır. Aynı şey müslüman toplumlarda dahi bulunmakta ve aynı dünya görüşünü, aynı hayat tarzını benimsedikleri halde bunları ifade için kullandıkları kelime ve kavramlarda farklılık­lar bulunmaktadır.
İşte her toplumun kendine özgü olan dili ve bu dilin gerek kelimeleri gerekse deyim ve ifadelendirilişlerindeki farklılıklara rağmen dünya kuruldu kurulalı herhangi bir dilden sözlü veya
yazılı olarak bir diğer dile tercümeler yapılmış, yaklaşık anlam taşıyor manasında mealler yapılagelmiştir. Daha ileri de gidile­rek tefsirler bile yapılmış, şerhler yapılmıştır. İfadenin aslına bağlı kalınarak yapılmaya çalışılan aktarmalara tercüme, biraz daha gerçeğin ifadesi ile meal (yaklaşık anlam taşıyan tercüme)ler yapılagelmiştir. Bu hep yapılmıştır; her dilden diğerine yapılmıştır.
Bizim konumuz özellikle İslam’da ictihad olduğuna göre bunun üzerinde durarak yukarıdaki genel esaslar çerçevesinde söylenebilecekleri söylemeye çalışalım.
İslam hukuku ile ilgili olarak ictihad ma'ruf tabiri ve tarifi ile 'şer'î nasslardan şer'î hükümlerin çıkarılması faaliyetidir. Bu faaliyetin sonucu olarak ortaya çıkarılan hüküm için dahi icti­had denilmiştir.
Konumuz İslam olduğuna ve İslam’da ictihad bahis konusu bulunduğuna göre bu çerçeveyi belirledikten sonra çerçeve için­de kalarak konumuzu daha da açıklığa kavuşturmaya bakalım.
Birincisi kendisinden, hüküm çıkarılacak ayet ve hadisler­dir. Hangi konuda hüküm çıkarılacaksa bu konu ile ilgili doğru­dan ve dolaylı ayet ve hadisleri elimizde bulundurmamız önü­müzde bulundurmamız gerekmektedir. Bu ayet ve hadislerin tealluk ettiği konularla ilgili tarihi, siyasi içtimai, iktisadi, mali, örfi bilgilere sahib bulunmamız da gerekmektedir. Konu ile ilgi­li gerçeğe yakın ifadelerin, ifadelendirmelerin sahibi bulunmalı­yız. Dil Arabça ve bir Arab ictihad edecekse arabçayı, Türkçe ve bir Türk ictihad edecekse Türkçeyi gereği gibi bilmelidir.
 
Zira bir dil bilmek yalnızca onu konuşabilmek demek olmadığı­na, inceliklerine vakıf bulunmayı da gerektirdiğine göre kendisi ile ictihad yapacağı dili bilmeyenin o dil ile ictihad yapabilmesi mümkün değildir. Bu demek değildir ki İslam’da ictihad Arabça ile yapılabilir. Kesin olarak böyle bir kaide yoktur, olamaz da. Arabça metinlerden gerçeğine uygun olarak bir başka dile ter­cüme yapılmış ise bu metinler dahi ictihad yapılabilmesi için ifade olarak kafidir. Bütün mes'ele bu konuda tercümenin, aslın esprisini ve anlamını taşıyan kelimelerle veya en yakın karşılık­larıyla karşılanmış bulunmasıdır. Zaten ictihad için yalnızca kendisinden hüküm çıkarılacak ifadeler yeterli olmayıp, bu ifa­delerin tealluk ettiği konu ile ilgili etraflı bilgilere, doğrudan veya dolaylı şeylerin bilinmesine de ihtiyaç olacaktır.
Elbette ictihad edebilmek kimsenin tekelinde değildir fakat yapabilenlerin tekelinde bulunduğu da bilinmelidir. Bu demek değildir ki belli kişiler ictihad edebilir. Herkes deneme­lidir. Herkese açıktır. Lakin yapabilen yapabildiğini bilmeli iken, yapamayanların da yapamadıklarını bilmeleri elzemdir. Peygamberlik hariç her iş, meslek ve uzmanlık elbette ki çalışı­larak elde edilebilen değerlerdir ve eskilerin söylediği gibi iktisabidir. Lakin her zaman olduğu gibi günümüzde de her işi her­kes yapmakla beraber herkesin her işi aynı düzeyde beceremediği de bir gerçektir. Bu şoförlükten berberliğe, mü­hendislikten müteahhitliğe, iktisatçılıktan hukukçuluğa kadar her alanda böyle olduğu bilinen bir gerçektir. Herkesin akliyeti, anlayış ve kavrayışı aynı düzeyde bulunmadığından ayrıca müktesebatının düzeyi de aynı bulunmadığından kimi geniş dü­şünebilirken kimileri dar, çok daha dar düşünebilmekte, hatta düşüncesine düşünce diyebilmek bile mümkün görünmemekte­dir. İfade ve olaylardan aynı sonuçları çıkarabilme herkesin harcı olmadığı gibi; hemen çoğu zaman ilgisizlik, bilgisizlik ve tutarlı bakış sahibi bulunmamak gibi sebeplerle hiç sonuç çıka­ramadığı da bilinen, görülen gerçeklerdir.
 
Detaylı bilgisi bulunmak, birçok şeyden haberdar olmak dahi ictihad edebilmek için yeterli değildir. Kimi zaman daha az şey bilen fakat sağlıklı düşünebilen kimselerin çok daha fazla isabetli görüşler ortaya koyabildikleri görülmektedir. Ömrünü peygamberin yanında geçirdiği halde, nazil olan ayetlerin tümü­nü bizzat O'nun ağzından işitmekle birlikte kimilerinin bize kadar gelen haberlerin doğruluğu nisbetinde İslam’dan hemen hiçbir şey anlamadığı, ya da maalesef pek az şey anlayabildiği bilinmektedir. Basiret, feraset kavrayış ve kendini verme ile ala­kalı bulunan anlayış, görüş sahibi bulunma, espriyi anlama, kavrama herkeste aynı düzeyde bulunmamaktadır.. Bu böyle olunca da gerek o gün, gerekse bugün kimileri 'Ol mahiler derya içredir, deryayı bilmezler' ifadesinde kendini bulan duru­mu sergileyegelmişlerdir. Örneğin kendisinden yıllarca önce müslüman olduğu halde Ebu Zerr'il-Gıfari'nin hiçbir zaman kendisinden yıllarca sonra müslüman olduğu halde Ömer İbn'ül-Hattab veya Ebu Bekir düzeyinde İslamı anladığı söylenemeyeceği gibi, bu gerçek günümüz için de geçerli olup, kıya­mete kadar da böyle olacaktır. Zira insanların akliyeti, kavrayı­şı, anlayışı, sahibi bulunduğu bilgileri gereği gibi ve yerli yerinde kullanabilme özellikleri ile istikrarlı bir kişilik sergile­dikleri bilindiği gibi bir koca ömründe böylesi şeylerden fersah fersah uzak kalmış nice insanların varlığını gerek tarihte gerek günümüzde rahatlıkla görebilmekteyiz. Bu sebeplerle herkese açık olmakla birlikte ictihad etmek yine de becerebilenlere açık olan bir alandır. Zaten dengeli bir kişiliği bulunmayan, kavrayı­şı dar, anlayışı yüzeysel, birikimi az, basiret ve feraseti düşük düzeyde bulunanların değil ictihad etmek, iki yakasını bir araya bile getirmeye gücünün yetmediği de bilinen bir ayrı gerçektir.
İctihad edebilmek için sayılamayacak kadar ilmi bilmeye de ihtiyaç yoktur. Bu gibi geleneksel kültürün bize aktarıp ge­tirdiği kitaplarda yazan bilgiler esasta doğru değildir. Olayları ve eşyayı tabiatına uygun olarak kavrayabilen, ayetleri de taşı­dıkları esprisine bağlı kalarak anlayabilenlerin ictihad yapabil­meleri için herhangi bir dili mutlaka bilmelerine de gerek yok­tur. Bilinmesi zararlı olmamakla beraber olmazsa olmaz da değildir. Çünkü düşüncenin ve eşya ile olaylardan sağlıklı sonuç çıkarabilmenin, ayetleri anlamanın, esprisini kavramanın belli bir dili yoktur. Kimileri iş tekellerinden çıkmasın diye bazı şartlar koymuşsa bunların kabulü gerekmez. Kim önümüze ne koymuşsa kabul zorunluluğumuz yoktur. Önümüze gelenleri akıl ve nakil süzgecinden geçiririz ve sağlaması doğru çıkanları alırız. Allah'ın yeryüzünü mü'minlere mescid ittihaz ettiği bir dinde kimileri çıkıp pirelerin yüzülen derilerinden seccade ya­pılması halinde bunun üzerinde namaz kılınmasının caiz olup olmadığını gündemimize sokmasına müsaade etmeyiz. Evet yine Allah'ın kıyamet saatini yalnızca kendinin bildiği ve elçisi­ne de 'Onu bilmek nerede... Sen nerede’ (Ahzab suresi 63) bu­yurduğu bir dinde onun bunu resulüne söylettiği veya kimi akli tedaviliklerin kıyametin vaktini hind dinlerinden aktarma ebced hesapları ile belirledikleri hususunu sadece bir delilik ya da bilinerek yapılan cinayetler olarak görür ve gündemimize girme­sine müsaade etmeyiz. Bu ve benzeri misalleri çoğaltmak mümkün bulunduğu halde, erbabının anlayabilmesine yetecek ipucu niteliğinde iki örnekle ne demek istediğimizi anlatmış olduk sanıyoruz.
 
Herhangi bir konuda ictihad edebilmek için konu ile ilgili öncelikle ayetlerin tümünü birarada mütalea etmek zorundayız. Zira Kur'an yine önce Kur'an ile anlaşılır. Herhangi bir konunun İslam açısından nasıl anlaşılması gerektiği de önce Kur'an'a bakmakla anlaşılır. Kur'an'daki espiriye uygun düşen rivayetler ile eşyanın tabiatının gereği gibi bilinmesi de gerekmektedir. Konu ile ilgili olarak tarih, coğrafya, ekonomi, içtimaiyat (top­lum bilim) insani ilişkiler, insanın fıtratı, eşyanın tabiatı ve siya­set hakkında gerçeklerine uygun bilgileri haiz bulunmalıdır. El­bette ictihad edilecek dili de gereği gibi bilmek zarureti vardır. Bu bilgilerin bulunması halinde bu bilgilerin tümünü elinde bu­lunduranların ictihad edebileceği anlaşılmamalıdır. Zira bu bil­gileri gereği gibi değerlendirecek sağlıklı bir akıl, dengeli bir ki­şilik, illet beraberliklerini tesbit edebilen bir mukayese gücü ve doğru sonuçlar çıkarabilecek bir muhakeme gücü gerekmekte­dir. Bütün bunları yaparken de muhlis olmak, yalnızca Allah'ı razı etmek için bu işi yapmak olmazsa olmaz cinsinden bir lazimedir. Bütün gayretine rağmen insan yanılmaz olmadığından varacağı sonuca, çıkaracağı hükme mutlak doğru gözü ile bakamaz, başkaları da bakmamalıdır. Ne var ki insanlar yanılır ol­duklarından, kendilerine vahiy de gelmediğinden vardıkları so­nuçlar, çıkarabildikleri hükümler (ictihadları)in mutlak doğruluğu iddia edilemeyecek diye tümüyle terkedilecek de değildir.
 
Gerek hükmün sahibi (çıkarıcısı) gerekse onun gösterdi­ği delilleri, gerekse hüküm çıkarış tarzını yerli yerinde bulanları bağlayıcı olacak hüküm (ictihad) kendisi ile amel edebilir hü­kümdür. Hayatın yaşanabilir kılınması için başka çare de bulun­mamaktadır. İslamı içine sindirmiş, Kur'an'ın espirisini kavra­mış, sürekli onunla hemhal olmuş bir insan olarak ictihad eden kişi ve onun içtihadı ile karşı karşıya kalanlar için yapılacak en iyi iş vasıl oldukları hüküm ile amel etmek, fakat sürekli olarak kendi vasıl olduğundan daha yüksek düzeyde bir görüş ictihad ile karşılaştığında ise kendine ait olanı terkedip, daha yükseğini kabul edip onunla amel etmektir. Böylece hem kişi hem de top­lum olarak sürekli bir fikri yükseliş süreci yaşanıyor olacak, toplum sürekli olarak yükselip yücelecektir. İnsanın ve toplu­mun kendini yenilemesi, yeni ve taze tutmasının, eskimemesinin, örümceklenmemesinin başka da bir yolu yoktur. Katılaşıp kalan kişi ve toplumlar hayatın dışına itildiği gibi onların şahıslarında ideolojileri (dinleri) de hayatın dışına itilir ve yaşana­maz, yaşanmaz olur.
Evet gözlerde büyütülen, yapılamaz sanılan işler daha baş­langıçtan yapılamaz olurlar. Yapılamayacak olan işler bellidir ve ictihad edebilmek bunlardan biri değildir.
Birikim hasıl oldukça kişi ve toplumlar üzerine eğildikleri işlerde erbap olurlar. Henüz başlamış bulunmakla beraber asır­lardır süregelen durağanlık artık sona eriyor, bir ucundan başla­yan Kur'an'a yöneliş ve onu anladığı dilden okuma, anlama yaygınlaşıyor. Peygamber Kuran’ı ahlak edinen kişiliği ile ta­nınmaya başlandı. Bu süreç yeni başlamış olmasına rağmen önü alınacak gibi değildir ve katlanarak gelişiyor. Tırmanması önle­nemez hale gelmiştir. Şayet bugün bazı aksaklıklar, eksiklikler görülüyorsa tıpkı yeni monte edilen bir tekstil makinasının ilk imalatta kumaş yerine üstübü çıkarması gibi bir dönemi yaşıyor olmamız sebebiyledir. Bu devâsâ makina çalıştıkça, bu süreç sürdükçe giderek düzgün kumaşlar dokunacak, değerli iplikler üstübü olmaktan da kurtulacaktır.
 
Meselelerimizin üzerinde akıllıca durur, düşünür ve gere­ğine de tevessül eder isek Allah'ın verdiği aklın gereği olan ürü­nünü alacağımızdan kimsenin kuşkusu olmasın.
 
Kaynak: İnanmak ve Yaşamak III, Ercümend Özkan.
Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Favori Yazdır E-mail olarak gönder

Kullanıcı Yorumları  
 

Kullanıcıların değerlendirme ortalaması

   (0 Oylama)

 

Görünen 0 yorum 0 yorumdan

Gönderilen yeni yorum yok

Yorumunuzu ekleyin



mXcomment 1.0.9 © 2007-2008 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >