|
Kuran çevirilerinin Kuran'ın mesajını anlamak için çok önemli bir vesile olduklarının altını çizen bir yazı.
Allahu Teâlâ, İbrahim Sûresi 4. âyette, “Biz, hiç bir Resûlü, kendi kavminin lisanından başka bir lisanla göndermedik; tâ ki, onlara apaçık anlatsın.” diye emir buyuruyor. Ez-Zemahşerî, Keşşaf Tefsir’inde, “Onlar, Resûl’-den kendilerini dâvet ettiği şeyi anlamadık, demesinler.” diye beyan ederken, bunun devamında şöyle der: Resûlullah yalnız Araplara ba’s olunmakla kalmamış, bütün insanlara gönderilmiştir.
Nitekim Allahu Teâlâ, “De ki: Ey insanlar! Şüphe yok ki ben, hepinize, Allah’ın Resûlüyüm; ins ve cinne de. Biz, onu yabancı [dilde] bir Kur’ân kılsaydık; onlar, -Onun âyetleri açıklansaydı ya!- derlerdi.” (41/44) buyuru-yor. Halbuki, insanlar da, muhtelif lisanlarla konuşuyolar.
..Bu takdirde, Kur’ân-ı Kerim ya bütün lisanlarla nazil olurdu yahut mevcut lisanlardan biri ile nazil olurdu. Fakat, Kur’ân-ı Kerim’in, bütün lisanlarla nazil olmasına ihtiyaç yoktur. Zira, tercemeler: Kur’ân’ın, bütün lisanlarla nazil olması yerine geçer ve uzatmaya, yani her türlü dil ile nazil olarak hacminin çoğalmasına kâfi gelirdi. O halde, Kur’ân’ın, bir tek lisanla nazil olması bahis konusudur..
Fakat, görülüp müşahede edildiği gibi o günkü Araplar, Resulullah’dan İslam’ı anlayıp ortaya koyunca ve onlardan nakledilmek suretiyle intişar edince; tercemeler, İslam’ı açıklayıp anlatma yerine geçti ve bütün yabancı ümmetlerde tercemeler, naiplik yaptı.(Ez-Zemahşeri, Keşşaf Tefsiri, C.2, s.366) Resûlullah’ın Bizans’a, İran’a ve Mısır’a yazdığı mektupları, onların lisanları ile terceme ettirmesi; tercemeye naib ve vekil olarak kabul etmesinin ilk fiili örneğidir ve tercemeler, mutabıktır. Zira, mutabık olmasaydı; İslâm’ın temeli yanlış, fasit ve muharref olarak atılmış olacağından, Allahu Teala, Resulü üzerinde icra etmekte olduğu denetleme, uyarma ve düzeltme sünnetini bu hususta tekrar etmeyince; terceme işinin, Allah’ın sünnetine(kanununa) uygun olduğu anlaşıldı.
Ashâb ve Tabiîn devrinde fethedilen ülke ve bölge halklarına, İslâm, tercemelerle dâvet ve tebliğ edilmiş; müslüman olan devletler de, tercemelerle öğrenip inandıkları İslâm’ı, devletlerinin dini ve nizamı olarak, icra ve infaz mevkiine koymuşlardır. Böylece, fert ve cemaatlere terceme ile dâvet ve tebliğ, fiiliyatta Allah’ın emri ve Resûlü’nün sünneti oldu. Tebliğ ve dâvet olunan fert ve devlet ricali de, tercemelerle öğrenip inandıkları İslâm’ı, diğer fert ve kavimlere, yine tercemelerle dâvet ve tebliğ etmekle mükellef kılınmışlardır.
Bu devirlerde Arap gramer ve edebiyatı da, İslâm hukuk ve usulü de, henüz tedvin edilmiş değildir. Hele Arapça tedrisat ve ictihad ekolü ise, hayli zaman sonra tesis edilmiş olduğu için, bin kişiden birine bile nasip olmamıştır. Ahval bu raddede iken fetholunmuş ülke ve bölgelerde, İslâm nizamı; tercemelerle öğretilip, devletler nizamı olarak, icra ve infaz mevkiine konulmuştur.
İslâm’a yeniden dönüş ve ona dâvet’in iki yolu vardır. Birinci yol, Kur’ân-ı Kerim ve onun yegâne makbul tefsiri olan Resûlullah’ın sünnetine,- yani bütün dünyevî ve nebevî hayat ve sîretinden ibaret olan söz, fiil ve takrirlerine(onaylarına)- dönüş şeklindeki dâvet yoludur. Bu yol, Ashâb-ı Kirâm’ın ve hicrî 3. asrın sonuna kadar geçen Tabiîn, Tebe-i Tabiîn ile Müctehid-i Kirâm’ı zikir(ilim) ehli addedip, onlara müracaatı esas olarak ittihaz edenlerin yoludur. Nitekim bu yol, Resulullah’ın sünnetine uygun olarak, ancak o zamana kadar devam etmiştir. Şimdi de ancak binde bir insan, bu yolu unutmuyor.
İkinci yol da, bugün hayatta olan ulemâya ve mevcut olan fıkıh kitaplarına müracaat suretiyle geriye dönüş yoludur. Bu yol da, “Kur’ân-ı Kerim’i ve Sünnet-i Nebeviyye’yi biz anlayamayız.” diyerek, onu kenara itme ve rafa kaldırma yoludur. Bu yolun yolcuları, “İctihad kapısı, kapalıdır.” dedikleri halde, kuşak kuşak ilerledikçe, şahsî kuruntu, dilek ve hevâlarını, işledikleri hatâya muhtemel ictihad ve kıyaslarına katarak, yüzlerce kitap te’lif ve tasnif etmişlerdir.
Vahiyden ibaret olan ve kıyâmete kadar her türlü tahrif ve hurafeden mahfuz ve mâsum Kur’an-ı Kerim ile Resûlullah’ın onu yaşadığı hayat şekline ve ona davet esasına dönüş, (sıhhatli akıl sahipleri için) zaruridir. Bu hususta âlim, câhil, ümmi, âmi ve bilumum müslümanlar eşit olurken, insanları tasnif ederek, bu İslâmî yoldan mahrum kılmak suretiyle onu muayyen bir sınıfa hasr ve tahsis yapmak neticesinde, din adamı sınıfı doğmuştur.
Bu sınıf, ilâhî kaynakları bırakıp mevcut olan fetvâ kitaplarına sarılarak, Allah’ın emirlerine ve Rasûlü’nün Sünnetlerine muhalefet etmek neticesinde, İslâm ile beşerî düzenleri meczettiler. Lâik ve demokratik bir diyanet ihdas ettiler. Bugün iddia olunan ve yaşayan İslâm, vahiy makulesi olmaktan uzak, karmakarışık ve laçka bir yapı arzetmektedir. Zira, bu yönüyle bu günkü şekil, İslâm’ın bir parçasıdır; tamamı değildir. Diğer yönüyle de bid’at, hurafe, efsane ve eski(dönemlerin) destanlarına benzeyen evliya ve meşayih menakıbı ile doludur.
“Bu kitabı anlayasınız diye, biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.” meâlindeki âyette, muhatapların Arap kavminden olmasından dolayı Kur’an’ın Arapça olarak indirildiği, belirtiliyor; Arapça’nın (sanıldığı gibi) mukaddes cennet lisanı ve efdal olduğunu ise, asla göstermiyor. Bilhassa bu iki ayeti, Arapça’nın efdal, vesâire olmasına delil ittihaz etmek, yanlıştır. Kur’an’ın mü’minler için kerâmet ve müttakiler için rahmet olduğu, muhakkaktır.
Kur’ân’ın Arapça kıraat edilmesindeki muciz oluşu, o günkü Arap gramer, edebiyat, hitabet ve şiir sanatlarına nisbetle, mevcut ve sabittir. Ancak, bu muciz oluş; Arapça olduğundan dolayı değil, Allahu Teâlâ’nın kelâmı ve bilakis Arapça’ya karşı olduğundan dolayıdır. O halde, “Bu vasıf, Arapça’dan gelmiştir.” demek, yanlıştır. Zira Kur’ân’ın i’cazı, Arapça’ya ait olur ki, ukala ve ulemâ, böyle bir şey iddia edememişlerdir. Çünkü, aksi takdirde Arapça’nın da (Kur’an gibi) muciz olması gerekir ki, “Arapça muciz olduğu için, o lisanla nazil olan Kur’an’da mucizdir.” denilebilsin. Bu da, apaçık bâtıldır. Aksi halde, Kur’ân’ın i’cazına ve ilâhî kelam olmasına imkân, lüzum ve mana kalmaz. (böyle bir durumda da o) beşerî kelâm olur. Halbuki Kur’ân, kendisine muhatap ve muarız olan o kocaman Kureyş Araplarına karşı meydan okumuştur ve zıtlaşmada Kur’ân, Arapça’yı yenmiştir. (Mağlup olan, Arapça; galip gelen, Kur’ân’dır.) Bundan da Arapça’nın lehine pay çıkarmak, Kur’an’ın i’cazını haleldar eder.
Tefsir ve te’vil yapanlar, ne kadar isabet veya hatâ ederlerse; mütercimler de, o kadarını yaparlar. Zira mütercimler, tefsirci veya te’vilcilerin tâ kendileridir, yahut onlardan aşağı değillerdir. Çünkü bir mütercim, bir âyeti meâlen terceme etmeğe başlarsa, o âyetin tefsir ve te’vilini her şeyden önce görür. Bunun en uygun veya lâfzın ibaresine en yakın olanı nihaî mânasını verir ki, artık o noktada mümkün olan budur, denilir. O halde tefsir veya te’vil ederek, şifaî şekilde vermek doğrudur da, yazarak vermek yanlıştır.” demek, ne kadar isabetsiz ise; “Terceme yazarak veya okuyarak İslâm’ı öğrenmek, doğru değildir.” demekte, o kadar yanlıştır. Zira, Sünnetullah’ın ve İslâm’ın cihanşumul oluşu, sizin iddianızı reddeder.
Kaynak: M. Said Ertürk (rh.a), Iktibas Dergisi, sayı: 140. |