Skip to content
Site Araçları
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Şu an buradasınız: Ana Sayfa arrow Nefis Terbiyesi Dosyası arrow Nefis Terbiyesi arrow Ahiret İnancıyla Yaşamak
Ahiret İnancıyla Yaşamak Yazdır E-posta
 

Görüntüleme : 657


Nefsimizi terbiye etmede ahiret düşüncesinin ne kadar önemli olduğunu hatırlatan bir yazı.

Erhan Aktaş

Yaşanan ömür yürünen yol gibidir. Nasıl ki yürünen (gidilen) her yolun bir sonu varsa bu yolun da bir sonu vardır. Ve yol ahiret yurdunda bitmektedir. Bu yolu, istesin istemesin herkes kendisine verilen süre içinde yürümek zorundadır.

Bu yol bir gün bitecek. Nasıl bitmesin? Sonu olmayan yol yok ki. Hepimiz ve her canlı sonlu olan bir yolu yürümekteyiz. Bunu değiştirmeye hiçbir varlığın gücü yetmez. Allah'ın değişmez yasasıdır bu. Koyduğu yasayı da ancak yasa koyan değiştirecektir (kıyametin kopuşu). Bu gerçeği hepimiz bili¬yoruz. Biliyoruz bilmesine de, bilgimiz, "bilince" ne oranda dönüşmekte, duyularımızda bunu ne oranda hissetmekte, duyumsamakta ve özümsemekteyiz. İşin farkında olmadıktan sonra, kuru bilginin ne önemi var?

Yaşamakta olduğumuz hayata baktığı¬mızda, ahiret inancının ne derece bir yeri olduğunu görmemiz mümkün. Herkes kendi¬sine ve yaptıklarına baksın. Yürümekte olduğumuz yolu ve o yolun biteceğini unut¬muş gibi bir vurdumduymazlık içinde, tüketmekte olduğumuz ömür bizim değil mi?

Ahiret inancının yaşadığımız hayata ne denli etki ettiğini görmek için herkes yaptıklarına bir baksın. Ve yapıp ettiklerini ölçsün. Zira ahiret inancının etkisi veya etkisizliği insanın yapıp ettiklerinde ortaya çıkmaktadır. Bu konudaki samimiyetimizi de böylece görmüş ve anlamış oluruz.

Bu yolun (hayatımızın) bir gün bite¬ceğini, müslüm-gayrimüslüm kim varsa bilmekte ve inanmaktadır. Ya ondan sonrası? Sözümüz bu yolun bitimi ile herşeyin de bite¬ceğini sanan ve böyle inananlara değil; yeni¬den dirileceğine, hesap gününe, cennete ve cehenneme iman edenedir. Diyoruz ki: Madem böyle bir inancı taşıyoruz, o halde gelin ahirete olan imanımızı bir kez daha gözden geçirelim. Geçirelim ki, varsa üzeri küllenmiş bir yanımız ateşin üzerindeki külü savurup ateşi yeniden alevlendirelim.

Ahiret inancının hayatımızdaki etkisinin ne kadar önemli olduğu Kur'an'ın ona verdiği önemden de anlaşılmıyor mu? 23 yıl süren vahy mesajının özellikle Mekki olanları insanları sürekli olarak Allah'ı birlemeye, ölümden sona dirileceklerine, hesaba çekileceklerine, cennetin ve cehennemin varlığına inanmaya çağırmaktadır.

İman edenler de bu konuda sürekli uyarılmakta ve bu inancın onların kalbine ve beynine (aklına) iyice yer etmesi/yerleşmesi istenmektedir. "Dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlencedir. Asıl hayat ahiret hayatıdır. Keşke bilselerdi." (Ankebut-64) "Ayetlerimizi görmezlikten gelen, bize kavuşmayı ummayan ve dünya hayatına razı olup, onunla yetinenler var ya, işte onların kazandıklarına karşılık varacakları yer ateştir. (Yunus-7,8)

Ölüm yoksa, hesap yoksa, cehennem ve cennet yalansa, ödül ve ceza verilemeyecekse, o zaman kim Allah'ın emrine uyar. Ölümle her şey yok olacaksa; yaşanılan hayatı herkes kendi arzu ve çıkarına göre düzenleyecektir. Allah'a inanan da inanmayan da böyle yapacaktır. Kim ne yaparsa, yaptığını yanına kâr kalır sayacaktır.

Bu kısa hatırlatmadan sonra, yeniden konumuza dönüyor ve soruyoruz: Gerçekten ahirete inanan bir kimsenin heva ve hevesine uyması, kötü işler yapması, şeytanın adımlarına uyması mümkün mü? Bu inancın koru¬masına giren, kötülüğe karşı korunmada ye¬terli sabrı ve direnci elde etmiş olur. Kendini, cennete ne götürecekse, onu yapmak yaşamı¬nın temel amacı olur.

Bir insan ne kadar güçlü olursa olsun, ne kadar çalışırsa çalışsın yer ile gök arasındakilerin tümüne sahip olabilir mi? Oysa ki, Kur'an'ın tabiri ile azabı görecek olanlar yer ile gök arasında olanların hepsi ve bir o kadarı daha onların olsa cehennemden kurtulmak için vermek isteyecekler fakat yine de kurtulamayacaklardır.

"Rabb'lerinin çağrısına uyanlara en güzel karşılık vardır. Uymayanlar ise, yeryüzündekilerin hepsi ve onun bir katı kendilerinin olsa, azaptan kurtulmak için onu fidye vermek isterlerdi. İşte onlar hesapları kötü olanlardır. Varacaktan yer cehennemdir. Orası ne kötü bir barınaktır!" (Rad-18).

Ya cennet, hak edenlerin dışında hiç kimsenin hiçbir biçimde sahip olması mümkün olmayan bir "değer" değil mi? Öyle bir değer ki hiçbir değerin almaya güç yetiremeyeceği ve yalnızca ona layık olanların sahip olabileceği bir değer. Cehennem aza¬bından korunmak isteyen, cenneti arzu eden, gereğini de yapar.

Ölümsüz (ebedi) bir hayat ve cennet, ölümlü ve geçici olan bu hayat için feda edilir mi? Bu nasıl bir alışveriş. Böyle bir alışverişi yapan, bile bile kaybetmiş sayılmaz mı? Bile bile hangi akıl sahibi kaybetmeyi ister. O zaman şöyle bir soru aklımıza gel¬mektedir. Acaba inanıyoruz dediğimiz ölüm¬süz hayat hakkında kuşkularımız mı var. Ki çok az bir değere sahip olanı, değeri ölçüle¬meyecek büyüklükte olana tercih etmekteyiz.

Öyle ya, yer ve gök arası ne varsa hepsi bizim olsa ve onları vereceğimiz halde yine de almaya güç yetiremeyeceğimiz kadar kıy¬metli olan cenneti, Allah kendine kul olmamız karşılığında bize vereceğini vadetmiştir. Malımız ve canımızla Allah'a gere¬ğince yapacağımız kulluk karşılığında cenne¬ti satın alacağımıza inanıyorsak, kulluğu¬muzun gereğini yapan mü'min'ler olmalıyız. Kulluğumuza hiç kimseyi layık görmeden, hiç bir güce boyun eğmeden, dini Allah'a has kılarak ona yönelmeliyiz.

Cehennem korkusu ve cennet arzusu, kişiyi şerre karşı korur, hayra yönlendirir. Kendisini şerre karşı korumayan ve hayra yönelmeyen, cehennemden korkmayan, cenneti arzu etmeyen gibidir. "Keşke toprak olsaydım" pişmanlığını yaşayanlardan olma¬mak ve "Onlara: bu günü önemsemeyişinizin cezasını çekin. Bu gün bizde sizi önemsemeyiz. Yaptıklarınıza karşılık edebi azabı tadın denir." (Secde-14) denmemesi için yaptığımız her işte cennet ve cehennemi gözönünde bulunduralım.

Cennet ve cehennem, alıcısı için ortaya konmuştur. Seçim ikisinden birisidir. Cenneti satın almak isteyen, onun ücreti ne ise o ücreti bu dünyadaki çalışması karşılığında biriktirmek zorundadır. Cenneti alacak ücreti biriktirmeyenler onu alamazlar. O kazancı elde etmek için Allah'a nasıl kulluk yapması gerekiyorsa o şekilde hareket etmelidir.

Ahiret inancı, insanı Allah'a kulluk yapmaya hazır hale getirir. Bunda yakin iman sahibi olan, her türlü haramdan, günahtan ve kötülükten uzak durma, iyi, güzel ve doğru olana yönelme ve hayırlı olanı yapma konu¬sunda Allah'ın emirlerine uyacak ve onun koyduğu ölçüyü koruyacaktır.

Ahiret inancı Müslümanca ve mü'min'ce bir hayatı yaşamanın zeminini oluşturur. Cenneti, cehenneme tercih edenlere, cennete götürücü olanı yaptıracak, cehenneme götürücü ne varsa onlardan da uzak tuta¬caktır. Çünkü hiçbirşey cennet gibi güzel, cehennem gibi kötü olamaz.

Allah'ı birlemenin, yalnızca O'nun hük¬münün geçerli olduğunu; ölümden sonra di¬rilmeye inanmanın, hesap verileceğini; cen¬net ve cehenneme inanmanın, yaptıklarımızın karşılığında bize ne verileceğini; cehennem¬den kurtulmak ve cennete gitmek için nelerin yapılması gerektiğini de beraberinde getirdiği için, Kur'an ahiret konusunu çok canlı ifade¬lerle anlamlı bir biçimde dikkatimize sun¬muştur.

Ahiret inancına sahip olan kimse öyle bir güç elde eder ki; hiçbir güç kendisine Allah'a giden yolda engel olamaz. Bu inanç her türlü zorluğu aşacak kararlılık ve güç demektir. Mü'min için hiçbir şey cenneti kaybetmeye değmez.

Baştan sona, bu konuda Kur'an'ın sürekli ikazına muhatap olan bizler, kulluğumuzun bir gereği olarak bu ikazı ulaşabildiğimiz herkese götürmeliyiz. Bir gün öleceğimizi, ölümden sonra yeniden dirileceğimizi, hesaba çekileceğimizi, kazandıklarımıza karşılık ya cennet ya da cehenneme gideceğimizi, cenne¬te gitmek için nasıl olmamız gerektiğini, başta kendimize olmak üzere herkese hatırlatmalıyız. Böylece şeytanın vesveseleri¬ne ve hevamızın arzularına yenik düşmekten korunmuş oluruz.

Kur'an yüzlerce ayetle bu konunun öne¬minden söz etmektedir. Çünkü cehennemden korunma gereği duymak, ancak onun varlığı¬nı kabul etmekle mümkündür. Cehennemin varlığını kabul ise, ona götüren ne varsa, ondan uzak durmaktır. Öyle ya yaptıklarına karşılık hesap vereceğine inanan bir kimse¬nin, kaçınması gerekenleri yapması mümkün mü? Küfre rıza göstermesi, tağuta kulluk etmesi, müşriklerle uzlaşmayı benimsemesi, yeryüzündeki haksızlık ve zulme seyirci kalması, kardeşliği ve kardeşlik hukukunu hiçe sayması mümkün mü?

Cehennemden korkmadığımızdan mıdır (!), yoksa cenneti istemediğimizden midir bilinmez! Ama ticaretimiz bozulmasın, rahatımız kaçmasın diye, müslümanlara karşı işlenen bunca zulüm ve haksızlığa rağmen seyirci kalmamız, hesap gününe olan eminliğinizin bir ölçüsü sayılmaz mı?

Rızkımızı teminde, malımızı ve canımızı korumada, hayır ve şerde, umut ve umutsuzlukta, güven ve endişede takındığımız tavır; kulluğu Allah'a has kıldığımızı ifade ediyor mu?

Ahiret inancımızı devamlı sorgulamak öyle sanıyorum ki yaşadığımız hayata anlam verecektir. Tercihimizin bize neyi kazandır¬dığını veya kaybettirdiğini bir kez daha düşünmek bize çok şey kazandıracaktır.

Quelle:İktibas Dergisi, Sayı: 200, Ağustos 1995.

Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Favori Yazdır E-mail olarak gönder

Kullanıcı Yorumları  
 

Kullanıcıların değerlendirme ortalaması

   (0 Oylama)

 

Görünen 0 yorum 0 yorumdan

Gönderilen yeni yorum yok

Yorumunuzu ekleyin



mXcomment 1.0.9 © 2007-2009 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki