Skip to content
Site Araçları
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Şu an buradasınız: Ana Sayfa arrow Nefis Terbiyesi Dosyası arrow Nefis Terbiyesi arrow Kuran İle Barışık mıyız ?
Kuran İle Barışık mıyız ? Yazdır E-posta

Görüntüleme : 676    


Kuran'ı hayatımıza geçirme konusunda ne kadar başarılı olup olmadığımızı sorgulayan bir yazı.

İnsanlığın ateşten bir çukurun kenarında ol­duğu bir sırada, onu karanlıklardan aydınlığa çı
karmak için gönderilmiş bir "Hidayet rehbe­ri"dir Kur'an. Hz. Muhammed peygamberlikle görevlendirildiği sırada genelde dünya, özelde Arap toplumunun içinde bulunduğu durumu hepimiz yakından biliyoruz.

İşte Kur'an, tam böylesi bir ortamda indirilmeye başladı. O'nun mesajını ve bu mesajda öncelediği şeylerin de bir müslüman olarak hepimiz farkındayız. Öncelikle itaat ve ibadetin yalnızca Allah'a yapılması gerçeğini yoğun bir şekilde ele almıştık. Şirk ve onunla il­gili her ne varsa yoğun ve etkili bir üslupla müca­dele edilmiştir. Bunun yanında İslam'ın ahlaki, toplumsal ve insani ilkeleri çok çeşitli, etkili ve güçlü bir üslupla, ısrarla işlenmiştir.

Davetin üs­lubu daha çok sevdirme, beğendirme, teşvik etme, örnek verme, vaad etme ve tartışmaya da­yanmaktadır. Bu aşamada yasama ve yasallaştırma üslubu yoktur. Daha ziyade peygamberin ahlak ve fazileti örnek olarak ya da çeşitli yollarla vurgulanmaktadır.

Bugün gelinen ya da içinde bulunduğumuz noktaya bu açıdan bakıldığında bazı önemli yanılgı ve sapmalar bulunduğu gözlenmektedir. Kur'an'ın iniş sırasına dikkatlice bakıldığında görülecektir ki, ibadet ve kulluğun yalnızca Allah'a has kılınması gerçeği ikaz edildikten hemen sonra ahlaka ilişkin mesajlar gelmekte ve yoğunluk ka­zanmaktadır. (Burada iman-ahlak ayrımı yaptığı­mız düşünülmesin.)

Hz. Peygamber gerek risalet öncesi gerek risalet sonrası ahlaki bakımdan hep övülen bir insandı. O'nun en azılı düşmanları dahi O'na "EMİN" sıfatını layık görüyorlardı. Mücade­lelerinin en şiddetli olduğu zamanlarda dahi en değerli şeylerini emanet edebiliyorlardı. İşte bu ince noktayı yakalayabilirsek o zaman Kur'an'ın öngördüğü insan olabiliriz. Oysa bugün O'nun yolundan gittiğini söyleyenler olarak bu gerçek­ten hayli uzağız. (2)

Allah daha ilk inen ayetlerde Peygambere;"... Sen büyük bir ahlak üzeresin..." diyordu. Bu büyük ahlak kavramı; bireysel, top­lumsal, ailevi ve insani değerlerle ilgili her çeşit tavır, hareket, iş, davranış, alışkanlık, görünüş ve karakteri kapsamına alır. Bunların hepsinde bü­yüklük, olgunluk ve farklılık niteliklerini ortaya koyar.

Öte yandan bir Buhari hadisinde Rasul'e ilk vahyin inişi sonrasında içinde bulunduğu psikolojik durum dolayısıyla eşi Hatice'nin (r); "Allah'a yemin ederim O seni asla unutmayacaktır. Sen akrabalarına yardım eder, mağdurları gö­zetir, fakirlere arka çıkar, musibet anında görevi­ni yerine getirirsin..." dediği aktarılmak suretiyle O'nun bu özelliği belirtilmekte ve hakkı teslim edilmektedir.

Böyle olduğu içindir ki O yeryüzü­nün en büyük inkılabını gerçekleştirebilmiştir. Ama bugün bizler bu türlü niteliklerden oldukça uzaklardayız. Evet geçirdiğimiz süreç itibariyle atalarımızın dinini bıraktık. Kur'an'ın dinimizin esas ve tek kaynağı olduğu gerçeğinin farkına vardık. Hatta bunu dilimize sakız bile yapmalıyız yer yer. Yani Kur'an ile tanıştık. Ancak ne var ki onunla henüz barışamadık.

Peygamberin örnek ahlakı, insanlara adaletli davranması, mü'minlere karşı şefkatli olması... Kur'an'da belirtilen özelliklerindendir. Yine Kur'an ilk inen ayetlerde bazı temel ahlaki ilkelerin üzerinde bu kadar erken ve önemle durmaktadır. (...Yalanlayanlara itaat etme... Şunların hiç birine itaat etme: Yemin edip duran, aşağılık, söz götürüp getiren, hayra engel olan, saldırgan, günahkar, kaba, sonrada kötülük­le damgalı...(3) gibi).

Çünkü bir bina yapılırken onun kirişlerine, binayı taşıyacak ebat ve sağlamlıkta demirler konulmalı ve yeterince çimento kullanılmalıdır ki o bina sağlam olsun ve uzun süre ayakta durabilsin. Aksi takdirde kısa sürede yıkılacak ve kendisinden beklenilen yaran sağlayamayacaktır. İşte bunun gibi İslam toplumu bina edilirken o toplumu oluşturacak sağlam insan malzemesine ihtiyaç vardır. Bu sağlam malzeme de; insanların sadece Allah'a ibadet ve itaat etme­leri, üstün ahlaki meziyetlere sahip olmaları ile gerçekleşebilir.

Bizler bugün büyük bir vurdumduymazlık ve sorumsuzluk örneği sergilemekteyiz. Bir kere insanımız emin olmaktan uzaktır. Söz vermekte ancak sözünde durmamaktadır. Vaktinde sözünü ve görevini yerine getirmemektedir. Hiç bir şeyi görev olarak üstlenmeme ya da dert edinmeme eğilimi büyük bir açmaz olarak karşımızda dur­maktadır.

Kendini müstağni görme alışkanlığı ya­yılmaktadır. Öğrenci olanlarımızı ele alalım. Öğrencinin, öğrenciliğin gereklerini yerine getirmesi gerekmektedir. Toplum ya da ailesi ona o okulu bitirme görevini vermiş ya da kişi kendisi o göre­vi üstlenmiştir. Bu görevi gereği gibi yerine geti­remeyen bir gence hangi gözle bakılacaktır. O gencin taşımaya çalıştığı İslami mesaj nasıl karşı­lanacaktır. Sabahlara kadar sigara dumanı ve çay eşliğinde yürütülen muhabbetlerin sonucu sabah namazı da uykuda geçmektedir. Yataktan ancak öğleye doğru kalkılmaktadır. Halbuki dersler ge­nelde öğleye kadardır. Öğleden sonraları ise ser­besttir. Okula gidip ders dinlemekten ve okulda başlayacak olan dostluklardan yoksun bir gencin İslami Haraket adına söyleyecek ne sözü olabi­lir... Ya da bu türden kişilere kim güvenir...

Yine kendisine verilen şu yada bu görevi, işi ve mesle­ği hakkı ile yerine getiremeyen, yaşadığımız top­lumun iş hayatına ilişkin tüm kirliliğini üzerinde taşıyan insanımız İslam adına ne kadar güven ve­rici olabilir. Öğrenciliğin gereğini yerine getirme­yerek, zaten zor geçinen aileye ekonomik yük olunmaktadır. Okul ya hiç bilmemekte, ya da geç bitmektedir. İşhayatı malum olduğu için yine ai­leye yük olunmaktadır. Askerlik, işbulma gibi so­runlar evliliği de geciktirmekte ve insanımız dü­zenli bir hayati tutturamamaktadırlar. Bu nedenle de her alanda bir plansızlık ve boşvermişlik hakim olmaktadır. Daha öğrenilen bir iki ayet ile çevreye, ana-babaya karşı düşman kesilinmekte ve ipler koparılmaktadır.

Yani "VASIFSIZ EYLEM ADAMLIĞI" na soyunulmaktadır. Hal­buki peygamberimiz tam tersini yapmıştır. Ken­disini üzüntüye sokacak kadar çabalamıştır ki; yakınları da müslüman olsunlar. Hatta bu konu­daki ısrarı üzerine ikaz da edilmiştir.

Allah'ın dininin bugünkü hale, atalar dini ha­line, Kur'an'ın da ayin kitabı haline gelmiş olduğu gerçeğini kavrayan bizlerin durumu bu olmamalı­dır. Tebliğin ilk anından itibaren peygambere karşı koyan, ona her türlü kötülüğü reva gören, her sıfatı yakıştırmayı düşünen müşrikler, O'nu yalancılıkla itham edememişlerdir. O halde dahi emin olarak bakmışlardır. Bugün müslümanların da bu türlü meziyetlere sahip olması gerekmekte­dir. Herkes bize güvenebilmelidir. Tuttuğumuz her işin hakkını verebilmeliyiz ki insanlar işte bunlar "o insanlar" diyebilsinler. Söylediklerimiz havada kalmasın.

Akidemize bugün itiraz etseler dahi bir gün gelip yine bize güvenebileceklerine dair güven telkin etmeliyiz. Bunun da yolu tanış­tığımız Kur'an ile barışmaktan geçmektedir. Nasıl ki Peygamberin ahlakı Kur'an ahlakı idi, O canlı bir Kur'an idi, biz de o şekilde Kur'an'ın yansımasını kendimizde bulabilmeliyiz. Boyumuzdan büyük laflar etmenin, kendimize büyük büyük hedefler çizmenin bizi kurtaracak yada makbul gös­terecek yanı yoktur.

Ama ne yazıkki insanımız İslam ile tanışır tanışmaz hemen devletten dem vurmakta, İslami yönetim havaları okumaktadır. Halbuki örnek ve önderimiz olan Hz. Peygamber, öncelikle o toplumu sırtlayacak, vahyi bütünüyle göğüsleyecek örnek insan yetiştirmekle uğraştı. Kur'an O'ndan bunu istemişti. En büyük silahı da sabırdı. Bugün insanımızın atladığı, kişiyi olgunlaştıran, her konuda sağlıklı düşünce ve tavır ser­gilemesine yardımcı olacak ilk ve en önemli şey ahlaki değerlerdir.

Ancak ne yazıkki bu değerle­rin büyük bir bölümü insanımız tarafından küçümsenmektedir. Çünkü onlara göre yapacak daha büyük işler vardır. Halbuki yukarıda da de­ğinildiği gibi Kur'an baştan sona ahlaki ilkelerle doludur. İslam toplumunun kurulması, yaşatılma­sı ve sağlam temeller üzerinde ayakta kalabilme­si, hep nitelikli, ahlaki ilkelerle donanmış insanı­mızla olacaktır.

Aksi halde tarihin çöplüğünü dolduran ve her dilimizde yaşanan çözülme yat­makta olduğu pusuda hemen kalkıp silahını ateş­leyecektir. Gün onun günüdür. Buna rağmen gün­demi yakalamak yine de bizim elimizdedir.

Fakat bunun için kendimize büyük hedefler çizmeden, haddimizi bilerek yola çıkmalıyız. Ahlaki değer­leri hiçe sayıp büyük (!) hedeflerle uğraşmak ancak bireysel tatmin vasıtası olabilir ki onun da ömrü kısadır.

Kişi belli bir süre sonra tatmin ol­mamaya başlamaktadır. İşte o noktada çözülme­nin başlaması kaçınılmazdır. Akabinde ise yaşa­dığımız gibi inanmak gelir ki toplumumuzda birçoklarının içinde bulunduğu durum budur. Şirk ve küfürle mücadele edecek tevhid erlerinin en önemli silahı Kur'an ahlakı ile ahlaklanmaktır. Çünkü Peygamber ve dostlarının başardığı o büyük sınavı başarmanın başkaca yolu yoktur.

Eğer biz bu basit ama temel ilkeleri kavramadan büyük(!) hedeflerle uğraşırsak Allah'ın vaadi biz­den uzak olacaktır. Ama tanıştığımız Kur'an ile barışırsak, Kur'an'ın tanımladığı insan olabilirsek bu vad yakındır. Dolayısıyla mesaimizin bir bölü­münü de bu alana yönelmemiz yerinde bir uğraş olacaktır. Yaşamakta olduğumuz bohem hayatı bir kenara itelim.(4)

Allah'ın huzurunda hesaba çe­kileceğimizin bilincinde olalım. Ancak bunlar sa­dece lafta kalmasın. Verdiğimiz sözleri tutalım. İnanıyorum ki arkası gelecektir.

Toplumsal değişimin yolu bireysel değişim­den geçmektedir. Tek tek fertler değişmeden top­lumun değişmesi, düzelmesi söz konusu olamaz. Allah'ın sünneti budur. O nedenle de; "Bir kavim nefislerinde olanı değiştirmedikçe ben onların halini değiştirmem." buyurmaktadır.

Kur'an neye niçin inandığını ve neyi niçin yaptı­ğını çok iyi bilen, sorumluluklarının bilincinde olan, içi dışına, özü sözüne uygun, hayatı bilerek yaşayan insan tipini gerçekleştirmek için gelmiş­tir. Buna aday olan müslümanın, Kur'an merkezli düşünce ve yaşam biçimine ulaşmanın Müslüman olmanın getirdiği bir zorunluluk olduğunu unut­maması gerekmektedir.

Kur'an'ın öngördüğü insan, insanlığını bir toplum içinde gerçekleştire­cektir. Çünkü o yaratılışı gereği sosyal bir varlık­tır. Türlumdan uzaklaşıldığı zaman, insanı insan yapan değerler anlamını yitirmekte, ayrıca haya­tın güzelliği ve zenginliği kaybolmaktadır. Tüm bu nedenlerle bir an önce, tanışmış olduğumuz Kur'an ile barışmalıyız. Onun emrettiği ahlaki ilke ve düsturları ile donanmalıyız. Yoksa Kur'an'ın insanı olamayacağımız için, arzu edilen İslam toplumu da hoş bir dilekten öteye geçeme­yecektir.

Dipnotlar

1. Kalem Sureli 68/4

2. Kur'an'a Göre Hz. Muhammed'in Hayatı, İzzet Derveze Cilt II sh. 54, Yöneliş Yay.

3. Kalem Suresi 68/7-13

4. Bohem: Gününü gün eden, yarınını düşünmeyen

5. Rad Suresi 13/11

Quelle:İktibas Dergisi, Salih Kaya, Sayı: 167, Kasım 1992.


Sitenize Ekleyin Favorilerime Ekle (31) Yazdır Arkadaşıma Gönder

Kullanıcı Yorumları  
 

Kullanıcıların değerlendirme ortalaması

   (0 Oy)

 

Görünen 0 yorum 0 yorumdan

Yorum yazılmadı

Yorum yaz



mXcomment 1.0.3 © 2007-2008 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
 
< Önceki   Sonraki >