Skip to content
Site Araçları
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Şu an buradasınız: Ana Sayfa arrow Nefis Terbiyesi Dosyası arrow Nefis Terbiyesi arrow İnsanın Hayatı Kendine Yük Edinmesi
İnsanın Hayatı Kendine Yük Edinmesi Yazdır E-posta

Görüntüleme : 1289    


Imageİnsanın kendini yenileyebilmesinin gündelik işlerin ağırlığından arınmasıyla mümkün olduğunu gösteren bir yazı.

İnsan olmayi biz seçmedik; içine dogdugumuz hayati da. Ve bize verilen bu hayati belli bir süre yasamak zorundayiz. Kendimizi yok sayamayacagimiz gibi, yasayacagimiz hayati da yok sayamayiz. Variz ve hayatin içindeyiz. O halde hayati nasil yasamaliyiz; ona karsi nasil bir durus içinde olmaliyiz ki mutlu olabilelim. Bu bizim için dogru yanitlanmasi gereken çok önemli bir sorudur. Varlik yapimiza (fitratimiza) uygun bir yasam ve mutlu olabilmemiz bu soruya dogru yanit verebilmemize baglidir.
Çok üstün özelliklere sahip olarak yaratilmisiz. Seçmedigimiz, fakat bir çok nedenden dolayi baglandigimiz ve yasamak zorunda kaldigimiz bu hayata, nasil ve neyle anlam vermemiz gerektigine ve sahip oldugumuz üstün özelliklere uygun bir hayatin nasil olmasi gerektigine dair düsüncelerimi, bu yazinin sinirli kapsami içinde sizinle paylasmak istiyorum. Konuyu (toplumsal boyutuyla degil), daha çok kisisel boyutuyla ve sahip oldugumuz imkanlar ölçegine indirgeyerek, "kisisel"ligimize ait yönüyle ele almaya çalisacagim.
Simdiye degin ulasabildigimiz bilgiler, bize, (kutsal metinlerde de açiklandigi gibi) evrendeki en üstün varligin insan oldugunu göstermektedir. Sahip oldugu özelliklerle evrenin en üstün ve en degerli varligi olmasina karsin, insan bu üstün degerlere uygun davranmadigi için onlari hayatina yansitamamistir. Insanlik aleminin içinde bulundugu duruma bakildiginda bu degerlerin ne oranda hayata yansitildigi açikça görülmektedir: Dokundugu her seyi kirleten, öfkeye, nefrete, bencillige, yalana, kisacasi her türlü kötülüge hayat veren, bütün iliskilerini ihanet ve aldatma üzerine kuran, çikarciligi ahlak edinen insanlik, her yönüyle utanç duyulacak bir hayati yasamaktadir. Bundan daha kötü olani da, bu durumun gerçek sorumlusu insanin kendisi oldugu halde, kendisini sorumlu olarak görmemesidir.
Ona göre, suçlu hep disaridan birileridir. Oysa ki bu durumun gerçek nedeni, hayatina anlam veren degerlerin: iyilik, güzellik, sevgi, dürüstlük, cömertlik, adalet... gibi degerlerin olmasi yerine; bencillik, çikarcilik, hirs, kiskançlik, cimrilik, duyarsizlik ve nankörlük gibi basit degerlerin olmasidir. Böyle olunca da insanlik düzeyi basit ve asagilik bir seviyeye düsmektedir. Adeta, yaradilistan sahip oldugu özellikler ne kadar iyi ve üstünse, yasadigi hayat buna ters orantida o kadar kötü ve seviyesi düsük bir durumdadir. Insanligin bu durumu, yalnizca bizim kusaga özgü olmayip, insanlik tarihinin tamami için söz konusudur. Zaman zaman, o da çok kisa süreli ve dar kapsamli kimi kesitlerin disinda, üstün özelliklerimizin hayata yön verdigini söylemek pek mümkün degildir. Ancak her seye ragmen, insan için esas olan sey iyilik ve güzelliktir. Kötülük ve çirkinlik arizidir. Hiçbir insan yalnizca kötü özelliklerden ibaret olarak yaratilmamistir. Iyi ve kötü, iki farkli temel özellige ayni anda sahip olan insan; iyi tarafini harekete geçirdigi zaman, bu, onu en üstün varlik yapacak özellikleri kazandirir. Ve bu üstün özellikleri hayatina yansitabildigi oranda mutlu olma imkani bulur. Bu bakimdan mutlu olmak, büyük oranda insanin kendi elindedir.
Insan mutlu degil ve istedigi halde mutlu olamiyorsa, düsünme tarzinda, zihni yapisinda, hayata ve olaylara bakisinda, olaylara karsi aldigi durusta yanlislik var demektir. Bakislarinda güzellik olmayanin baktigi seydeki güzelligi görmesi mümkün degildir.
Gerçek körlük, zihinsel körlüktür. Kendi gerçekliginin (sahip oldugu üstünlük ve güzelliklerin) ve yasadigi hayatin farkinda olmayan kimse, zihnen kördür. Zihnen kör olan yalnizca bakar, baktigini görmez. Baktigi seyin rengi ne olursa olsun, o baktigi seyleri, kullandigi gözlügün cami hangi renkteyse o renkte görür. Her sey tek renktir ve rengin adi çikarciliktir. Dogru da, yanlis ta; iyi de, kötü de buna göre belirlenir. Bu yanlisa düsmüs insan, düsünce tarzini düzeltmedikçe, sahip olacagi hiçbir sey onu sikintidan kurtarmaz. Insan potansiyel olarak özünde kendini düzeltecek güce ve imkana sahiptir. Zihinsel ve içsel gücüyle bu imkani kullanmayan kimsenin, disardan saglanacak imkanlarla kendini düzeltmesi çok zordur.
Mutluluk veya mutsuzluk büyük oranda düsünme tarzina baglidir. Öyle ki, bir kimse hiçbir sey degismeden, hiçbir sey olmadan, sadece düsünce tarzini degistirerek bir anda en mutlu insan da, en mutsuz insan da olabilir. Düsünme tarzi dogru olursa mutlu, yanlis olursa mutsuz olur.
Düsünce tarzi ve buna bagli olarak bakis açisi yanlis olan insanlar, genellikle saglikli bir zihni yapiya ve ruh haline sahip olmayan; cahil, kiskanç, cimri ve kompleksleri olan insanlardir. Bu kimseler kolay kolay hosnut olmazlar, hosnut olmadiklari için de mutlu olamazlar. Kisacasi dogru tarzin bedeli mutluluk, yanlis tarzin bedeli de mutsuzluktur. Mutsuz olan, mutlu olmak istiyorsa öncelikle düsünce tarzindaki yanlisliktan kurtulmalidir.
Düsünme tarzi dogru olan, güzel düsünür, güzel görür, güzel davranir, iyi olana önem verir ve hayati kolaylastirmaya çalisarak mutlu olur. Düsünce tarzi yanlis olan, "fesatça" düsünür, her seyde art niyet arar, "fitneye" sebep olur ve hayati zorlastirmaya çalisarak mutlu olur.
Bilinen bir gerçektir ki, her deger ziddiyla beraber vardir. Bir sey ne kadar degerli ise, onun ziddi da o oranda degersizdir. Degerli olan sey insana deger katar, degersiz olan da degerini düsürür. Günümüzde hayvandan bile daha az fitratina uygun yasayabilen insanligin, bu duruma düsmesi yaptigi tercihlerin sonucudur. Yüzlerce neden saymaya gerek yok; insanin insana yaptigi zulüm, döktügü kan ve yapilan katliamlar bile tek basina onun seviyesinin hayvandan daha asagi oldugunu göstermeye yeterlidir. Insan, kendisi için ve hayata dair tercihlerinde yaptigi yanlislarin sonucu olarak, dogustan sahip oldugu üstünlüklere ve büyük degerlere ters orantida alçalmistir. Bu da onun, kendisine verilen sonsuz güzelliklerin ve nimetlerin sundugu mutlu olma imkanina ragmen, mutsuz bir hayati yasamasina neden olmaktadir. Böylece mutlulugu önündeki en büyük engel, yine insanin kendisi olmaktadir. Insan, insani özelliklerine uygun düsünüp davranabilse, kendi olumsuzluklarini asabilse, mutlu olmasinda distan olabilecek engelleri asma gücünü her zaman kendinde bulacaktir.
Insanin sahip olmak istedigi sey, her ne olursa olsun, iyi veya kötü neyi tercih ederse etsin; karsilik olarak bir bedel ödemek zorundadir. Bu bedel maddi olabilecegi gibi, zihni sikinti, ruhi bunalim, huzur, mutluluk vb. manevi bedeller de olabilir.
Bedelin karsiligi, bedele denk degilse, sonuç mutsuzluk olur. Gereksiz ve önemsiz seylere degerinden fazla bedel ödeyen kimse, güzel ve önemli seylere ödeyecek bedel bulmakta sikintiya düser. O bakimdan seçim yapilirken, seçimin ödenecek bedele denk olup olmadigina çok önem verilmelidir. Zira önemsiz seylere çok agir bedeller ödendiginde, yasanacak pismanlik fayda vermeyecektir. Ayrica pismanligi telafi etmenin sansi da yoktur. Onun için, herkesten yasadigi pismanliktan sonra, "keske simdiki aklim olsaydi da böyle yapmasaydim" yakinmasini sürekli duyariz. Ne yazik ki bu yanilgi bundan sonra olabilecek benzer yanilmalari ortadan kaldirmayacak ve bu son yakinma olmayacaktir. Ömrünün sonuna degin buna benzer birçok pismanlik yasayacak ve yasadigi her pismanliktan sonra da bu sözü tekrar etmekten baska elinden bir sey gelmeyecektir.
Insan neyi hak etmisse, onunla karsilasir. Kendisine ve hayata dair düsünce tarzinda, deger vermede, kabullerinde ve retlerinde yanlis yapilmasi, insanin bizzat kendi eliyle mutlulugunu yok etmesi demektir. Dogru düsünmeden; yasami, olaylari ve dogayi dogru algilamadan, öncelikleri önemlerine göre belirlemeden, amaç ve araç uygunlugunu dikkate almadan yapilan seçim genellikle yanilgi ile sonuçlanmakta ve her yanilgi mutsuzluga dönüsmektedir.
Biliyoruz ki insanin hayati, kendisi için hiçbir seyle mukayese edemeyecegi kadar degerlidir. Ne var ki, insan bu kadar deger verdigi hayatini öylesine basit ve anlamsiz seylere feda etmektedir ki; bazen en kati yürekli kimseyi bile acindiracak kadar aciz, bazen de bir hayvan lesinden daha çok tiksinti verecek kadar zavalli bir duruma düsmektedir. Sonuçta onun için hayat yasamaya degmez bir durum almakta, dayanilmaz bir izdiraba ve güç yetinemez bir yüke dönüsmektedir. Böylesi kimsenin tasidigi en agir yük, kendi kendine yük olmasidir. Kendini kendine yük edinmis kimse, hayata karsi durusta gerçek gücünü yitirmis demektir. Artik kendinde baska yükleri/zorluklari tasiyacak gücü bulamaz.
Eger bir kimse kendine yük degilse diger yükleri tasimak ona agir gelmez. Hatta baska seylerin ona yük olabilmesi oldukça güçlesmis olur.
Aslinda insanin önündeki en büyük engel yine insanin kendisidir. Insanin çözemedigi ne kadar güçlük ve asamadigi ne kadar engel varsa, dikkatlice düsündügü zaman bunlari kendi kendine olusturdugunu görecektir. Çünkü o sürekli bir seylere sahip olmak istemektedir. Sahip olmak istedigi seyleri arttirdikça da, arttirmak istedigi seylerin çoklugu oraninda yükünü de agirlastirmaktadir. Böylece en degerli varligi olan hayatini, sahip olmak istedigi çogu basit ve gereksiz seylere feda etmektedir. Insan yasadigi hayatin ne kadarinin kendisine ait olduguna, geçen ömrünün ne kadarini kendisine ait olarak yasadigina; çalismak için mi yasadigina, yoksa yasamak için mi çalistigina bir bakmalidir. Yalnizca çalisarak tüketilen veya farkina varilmadan yasanmis bir hayat ona ait degildir. 85 yasinda ölen anneme, yasadigi hayatin ne kadarini kendisi için yasadigini sormustum. Belki de bunu hiç düsünmemisti; bunun farkinda bile degildi. Oysa biliyordum ki, 85 yillik bir ömür içinde bir günü dolduracak kadar kendine ait yasanmis bir hayati olmamisti. Elbette ki yasamaktan kasit nefes alip vermek degildir. Ancak, insan oldugunun bilincinde ve sorumlulugunda olarak, insanca yasamanin gereklerine uygun bir tarzda yasanan hayat yasanmis sayilir. Sinirlari belli olan, ölçülü, düzenli ve gereginden fazla olmayan çalismanin yani sira, insan olmanin ne kadar güzel bir sey oldugunu animsatan, hissettiren, kendisiyle bas basa, dogayla iç içe olunan, gezmeye, eglenmeye, sanatsal etkinliklere katilmaya, okumaya, sohbete ayirilan zamanlarda yasanmis hayattir bize ait olan hayat; yasamak için çalismak yerine, çalismak için yasanan hayat degil. Dengeli ve güzel bir hayatin elbette ki düzenli olmasi gerekir. En iyi düzen de çalismanin, dinlenmenin ve eglenmenin insanin "fitri" ihtiyaçlarini karsilayabilecek yeterlilikte oldugu düzendir.
Düzeni olmayan hayatin bize ait olarak yasanmis olmasi mümkün degildir. Örnegin, bütün zamanin eglenmeye ayrilmasi sonuç olarak hayatin düzenini bozacaktir. Hiç kimsenin çalismadigi bir hayat ne kadar yanlissa, herkesin yalnizca çalistigi bir hayat ta o denli yanlistir.
Hayatta her sey bir düzene göre olmalidir. Bir seyin düzeni bozuldu mu, basta kendisine olmak üzere her seye zarar vermeye baslar.
Insan, sahip oldugu her seyden çok daha degerli oldugunu düsünür. Ancak sahip olmaya çalisip ta sahip olamadigi veya sahipken yitirdigi çok basit seylerin onu üzmesine müsaade eder. Bu aslinda kendisini üzen seylere kendinden daha fazla deger verdigini gösterir. Eger kendine her seyden fazla önem veriyorsa, kendisinden daha önemsiz seylerin onu üzmesine müsaade etmemelidir. Kendisini üzebilecek seylerin de en az cani kadar, varligi ve sagligi kadar önemli olmalari gerekir. Kim, neye, ne kadar üzülüyorsa, kendine verdigi deger, üzüldügü sey kadardir. Elbette ki insanin hayatinda çok önemli yeri olan, üzülebilecegi kiymette seyler vardir. Ancak bunlarin disinda, aslinda basit ve önemsiz olan, maddi ve telafisi mümkün olan seylere üzülmek insan için çok büyük bir zaaftir.
Çogunlukla zaaflari insani yiyip tüketir. Ugruna hayatini tükettigi seylere bir göz attiginda gerçekten de onlarin hayatini tüketmeye degecek kadar degerli seyler olmadiklarini görür. Elbette "olmazsa olmazlar" ve "vazgeçilemezler" olmalidir. Ama, bunlarin yasam için "zorunlu" ve "dogal" olanlardan olmasi gerekir. Çünkü insan, yasamini sürdürebilmesi için yalnizca "zorunlu" ve dogal olanlara muhtaçtir. Bunlar da çok fazla olmayip, elde edilmeleri oldukça kolaydir: Yemek, içmek, giyinmek ve barinmak gibi. Bunlari elde etmek için çok fazla zaman ayirmaya gerek yoktur. Insanin elde etmek ugruna hayatinin büyük bölümünü ayirdigi seyler, daha çok zorunlu ve dogal olmayan; hayati için "lüks" sayilabilecek seylerdir. Bunlar, saymakla bitmeyecek kadar çoktur. Üstelik elde edildiklerinde, daha baska seyleri elde etme istegi dogururlar. Bu isteklerden birinin bittigi yerde digeri baslar ve ardi arkasi kesilmeksizin devam eder gider. Ve insan bu bitmez tükenmez isteklerinin pesinde tükettigi hayatinin sonuna geldiginde, yapacagi degerlendirmede varacagi sonuç, "Ben bosuna bir hayat yasamisim" olmaktadir. Insanin böyle bir yanilgiyi ve pismanligi yasamamasi için, tercihlerinde, önceligi hayati için dogal ve zorunlu olanlara vermesi gerekir. Öncelik lükslere verilirse, bunun bedeli pismanlik olur.
Elde edilmek istenen sey için harekete geçmeden önce, gerçekten de ona ihtiyaç olup olmadigi çok iyi düsünülmelidir. Sahip olmak istenilen seyler içinde, öyle seyler vardir ki ona gerçekten de ihtiyaç yoktur. Fakat onu elde edeyim derken o insani daha baska seylere muhtaç eder ve hayatini hep muhtaç biri olarak yasamasina neden olur. Insan, hayata dair isteklerini/ihtiyaçlarini ne kadar azaltabilirse, kendi disindaki seylere o oranda daha az muhtaç olur. Çünkü "bir kimse kendinde ne çok seye sahipse, disardan o denli az seye gereksinir..." Insanin, hayati kendisi için yasayabilmesi, yapay ve lüks sayilabilecek ihtiyaçlarindan! vazgeçmesine baglidir. Ya kendine ait bir hayati yasamayi ya da lükslerini tercih etmek zorundadir.
Ikisi bir arada olmaz. Sahip olacaklarini çogaltarak mutlulugunu ona orantili olarak arttiramaz. Aksine onlari korumak için daha çok çaba harcamasi ve daha çok dikkat etmesi gerekecek ve bu da onu daha çok tedirgin edip huzursuz yapacaktir.
Hayatin merkezine zorunlu ve dogal olan gereksinimler konmalidir. Bunlarin disinda kalanlar dert edinilmezse, yasama karsi büyük bir moral güç sahibi olunur. Insanin muhtaç olmadigini bilmesi, onu onurlu yapacak ve gereksiz endiselerden kurtaracaktir. Ne dogal ne de zorunlu olmayan "lükslerini" ve "olmasalar da olurlarini" hayatinin merkezine koyan ise muhtaç ve zayif düsecektir. Çogu zaman onlari elde etmenin bedeli onuru olacaktir.
Bir kimsenin kisiligi ve degeri, deger verdigi seylerin degerleriyle orantili olarak artar ve azalir. Sahip olduklari onu mutlu etmiyorsa, sahip olacaklari da etmeyecektir. Üstelik fazladan sahip olmak istediklerine karsilik verecegi sey ya zamani, ya rahati, ya huzuru ya da en nihayetinde de mutlulugu olacaktir.
Olumlu insan olmak, pozitif zihni yapiya sahip olmak ve her seyi "kendi gerçekligi içinde kabullenmek" mutlu olmayi saglayan önemli unsurlardandir. Kendisiyle barisik olmayan, hiç kimse ile barisik yasayamaz. Olumlu insan, her seyi olumlu, yapici ve güzel tarafindan görür. Yetinmesini bilir. Gerçekleri kendi kabullerine uydurmaya çalismak yerine, kabullerini gerçeklere uydurmaya çalisir. Mutlu olmasi kolaydir. Olumsuz olan, negatif zihni yapiya sahip olan ve kabullenmesini bilmeyen insan ise her seyi olumsuz tarafindan görür, her seye olumsuz tarafindan bakar; kendisiyle kavga hallindedir, bencildir bu nedenle mutlu olmasi oldukça zordur. Iyi insan, genellikle kolay mutlu olur ve daha çok mutlu olmak için daha çok iyilik yapmaya çalisir. Kötü insan genellikle mutsuz olur. Öyle ki mutlu olmak için daha çok kötülük yapar. Olumlu insan çok kolay hosnut olur ve hosnutluk onu mutlu eder. Olumsuz insanin ise hosnut olmasi oldukça zordur ve hosnut olmadigi için kolay kolay mutlu da olmaz.
Olumlu insan, sahip oldugu seylerin varligiyla mutlu olur. Olumsuz insan ise sahip olamadiklarinin yoklugunu düsünerek mutsuz olur. Çünkü mutlu veya mutsuz olmak; büyük oranda insanin sahip olduklarini veya sahip olamadiklarini dikkate almasina baglidir: Olumlu insan, mutlu olmak için sahip oldugu iyi seyleri sayar; saglikli olmasini, kör veya topal olmamasini, esinin, evinin ve isinin olmasini, aç ve çiplak olmamasini mutlulugu için neden olarak görür; olumsuz insan ise sahip olamadiklarini sayar; zengin oldugu halde neden daha çok zengin olmadigina, evi oldugu halde neden sarayi olmadigina, saglikli oldugu halde neden çok güzel veya yakisikli olmadigina, neden en iyi arabaya, en yüksek makama, en güzel/yakisikli ese ... kisacasi ne kadar sahip olamadigi sey varsa onlari sayar ve "yoklarla" mutsuz olur. Oysa ki bir insan sahip olduklariyla mutlu olamiyorsa, sahip olacaklari da onu mutlu etmeyecektir.
Insan olmanin ne demek oldugunun farkinda olmak iyi insana mutluluk verir. Insan olmanin ne demek oldugunun farkinda olmayanin mutlu olmasi zordur. Sahip oldugu hiçbir sey onu tatmin etmez. Bütün ömrü aslinda kendinde aramasi gereken mutlulugu hep kendinden uzaklarda(disinda) aramakla geçer. Buldugunu sandigi her mutluluk onu biraz daha kendinden uzaklastirir.

İktibas Dergisi, Erhan Aktaş




Sitenize Ekleyin Favorilerime Ekle (32) Yazdır Arkadaşıma Gönder

Kullanıcı Yorumları  
 

Kullanıcıların değerlendirme ortalaması

   (0 Oy)

 

Görünen 1 yorum 1 yorumdan

_MXC_TPL_POSTED_BY Selamet, _MXC_TPL_ON 31-01-2008 19:59,
Allah razı olsun. İstifadeye medar bir yazı..
 
» Bu yorumu administrator'e bildir
» Bu yorumu yanıtla...

Görünen 1 yorum 1 yorumdan

Yorum yaz



mXcomment 1.0.3 © 2007-2008 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
 
< Önceki   Sonraki >