|
Ramazan ayında Kuran'la olan ilişkilerimizin sıklaştırılması gerektiğini savunan ve bu konuda yaşanan sorunları dile getiren bir yazı.
Kur’an ayında Kur’an’dan konuşmak... Doğrusu başka sözler de derdi anlatmaya yetmiyor ya. Allah, Ramazan ayını, "Kur’an’ın indirildiği ay" olarak tanıtıyor. Kur’an ise "insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri" olarak tarif ediliyor.1 Onda oruç, bir farz, şenlik ve Kur’an sebebiyle zamana kayıt/tarih düşmedir.
Aziz Kur’an, alemler için bir zikir, hakkı batıldan ayıran bir fikir, hidayet ve müjdedir insanoğlu için. Rabbimizin insanlığa en büyük lütfû; sözlerin en güzeli olan Kur’an, gönüllere şifa, ihtilaflara hüküm, müjde ile birlikte korkutucudur. Kur’an, geçmişe ve geleceğe bir mucizedir. O, yol gösterici, hikmet ve âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Dolayısıyla Allah, insanın bahanesi kalmasın diye, ikrâm üzerine ikrâm, delil üzerine delil vermiştir.
Yarattıklarına karşı rahmetinin bir delili olarak Kur’an’ı gönderen Allah, "Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir."2 diye buyuruyor. Zira Allah, insana verdiği değeri ve ona olan merhametini, herşeyi onun emrine musahhar kılarak ortaya koymuştur.
İnsandan istenilen yine insanın dünya ve ahiret sadeti için Kur’an’a iman; dolayısıyla, onunla gelen emirlere itaâtttir. Bu noktadan sonra insanın imanı dolayısıyla itaâtindeki samimiyeti, Kur’an tanımı ve yaklaşım algısıyla yakından alakalıdır. İnsan, bazen itaat bazen inkar ederken bazen de "itaât gibi inkar"! etmiştir. Yüz çeviren insan, itaâtten kaçış için adeta nefes nefese çaba harcamış, olanca şeytanî yolları zorlamıştır. Oysa itaâtten kaçış için harcadığı çabanın az bir kısmını doğru yönelim için harcasa, umulur ki murad-ı İlahiyi anlayacak ve O’nun (c) talebine denk düşecektir.
"Elif. Lâm. Mîm. O kitap (Kur’an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir."3 buyuran Allah, kelamında asla şüphe olmadığına; onun, gerçeğin ta kendisi olduğuna şahitlik ediyor.
"Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün."4 Bu ayet ile herbir mahlukatın yüklendiği fıtrat kodlarıyla sorumluluğunu mudrik olduğunu, Kur’an’ın insanlık için ne anlam ifade ettiğinin adeta bilgisiyle tezyin edildiğini de öğreniyoruz.
Kur’an mesajının hedefini bulması onu doğru anlamak ile mümkündür. Kur’an’ın doğru anlaşılmasının önündeki en ciddi engel, kalpteki eğriliktir.5 Kalbinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak için uğraşır dururlar. Bu, bir anlamda Kur’an’a karşı pozisyon almadır. Allah’ın emirlerini sorgulamak adeta Allah’ı hesaba çekmek ile başlayan böylesi iblisî tavır, kalplerin mühürlendiği, her aşamada sapma açısının genişlediği zillette dönüşür artık.
Kur’an söz konusu olduğunda tekrarlamaktan bıkmadığım hatta gerekli gördüğüm bir nokta, Rabbımızın, "Kur’an’ı ağır ağır, düşüne düşüne oku."6 diye buyurmuş olmasıdır. Burada, ümmetin ilk eğitiminin, Kur’an’ı tertil (anlayarak, düşüne düşüne, bilinçli ve düzenli) üzere okunması emriyle başladığını da görüyoruz.
"Hz. Peygamber’in bir gecede Kur’an’ın tamamını okuduğu bilinmiyor. Peygamberimiz (s), Abdullah b. Amr’in üç günden az bir süre içinde Kur’an’ı hatmetmesini yasaklıyordu. Resulullah (s) bunun sebebini de şöyle belirtiyordu: "Her kim Kur’an’ı üç günden daha az süre içinde hatmederse ne dediğini anlamaz."7 Keza Peygamber, anlaşılsın diye ümmetine Allah’ın Kitabı’na tutunmayı vasiyet ediyordu.8
Kur’an üzerindeki ihtilaf sebeplerinin özü, Kur’an’a, Kur’anî olmayan bir tutumla yönelmektir. Vahyle gelen mesajı tam ve doğru bir şekilde anlamanın öncülü, vahyi kendi gerçekliği içerisinde kabul yani iman ile mümkündür. Keza Kur’an’a yaklaşımda Kur’anî olmayan tavırların, ilhâdî düşünceleri besleyen sapmalara dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu, Kur’an’ın kendisine "uyulan" olmaktan çıkartılıp "uydurulan" olarak konumlandırılması şeklinde olabileceği gibi, gönderiliş amacı dışında ona, daha farklı beşerî beklentileri karşılayacak misyonlar yükleme şeklinde de olabilir. Bununla gelinen nokta, "hevâ-heves"in ilâh edilmesidir. Ömer (r): "Siz Kur’an’a uyun; Kur’an’ı kendinize uydurmayın. Kim Kur’an-ı Kerim’i kendisine uydurursa Kur’an onu Cehenneme kadar sürükler, fakat kim Kur’an’a tâbi olursa, Kur’an onu firdevs cennetlerine götürür" diye ısrarlı vurgusuyla9 buna dikkat çekmiş olsa gerek.
Allah, "ileride ondan sorumlu tutulacaksınız."10 diye buyurarak Kur’an’ı sınav kitabı olarak bizlere gösteriyor. Dolayısıyla iman edenlerin Kitaba yaklaşımı, hakkını gözeterek okumalarıdır.11 Kur’anî bir okuma, kendilerine ve içinde bulundukları topluma, Allah (c)’ın ne buyurduğunu, kendilerinin ve toplumun yaşadığı hayat hakkında Allah’ın ne dediğini öğrenmek için yaklaşmaktır. Dolayısıyla doğru okuma, Kur’an’ı ve onunla amel etmeyi birlikte öğrenmedir.
Kur’an’a, batınî manalar yüklemek, istediği anlamları çıkarma çabası tahrifin bir nev’idir. En doğru yola ileten, muttakîler için yol gösterici Kur’an, kimi muharriflerin zatî alilerinden(!), eserlerinden, talebelerinden tadât ederek (birbir sayarak) bahseden bir kitap olarak görülür olmuştur. Hurufîler, zaman içerisinde, cifr-ebced hesaplamalarıyla adeta Kur’an’ın sihrî şemasını çıkarttıklarını iddia etmişlerdir.
Batınî yaklaşım, ayetlere, her isteyenin istediği şekilde manalar yüklemesini mümkün/mazur görmüştür. Mazur görmüştür diyorum, çünkü bu, mahkumu da hakimi de aynı olan bir telakkidir. Bu öyle bir algıdır ki, ölçü, vahy değil heva-hevesdir. Zira bu yaklaşımda İbn-ûl Arabî’nin koyduğu ölçü, "sufilerin delil ikame etmekten münezzeh olduklarıdır."12 S. Hüseyin Nasr ise "Bâtınî anlayış, zâhirî ölçülere göre değerlendirilemez; onun hiçbir dış yaklaşımın üstesinden gelemeyeceği kendine özgü bir mantığı vardır. Kur’an için de durum tamamen böyledir."13 der ve bununla uçları açık/kayıtsızlığı ortaya koyarlar. Böylece sofestai te’vil anlayışının meşruîyeti talebinde bulunurlar. Konulan kurallar ile Kur’an’ın fal bakılan bir kitap haline getirilmesinin yolu açılır. İlk ihtilaflar dönemi siyasi pozisyon almaların, mezhep kaygılarının etkisiyle de haberleri ve siyasal neticeleri doğrulayan çıkartımlara hep bu tür gnostik yönelim ile gidilmiştir.14
Batınilik, Hurufilik nev’inden başvurulan hurafelerin büyük bir kısmının İsrailiyattan ümmetin kültürüne geçtiği açıktır. Ancak bunu kullanan insanlar kendilerini İslâm’a nisbet ettikleri için dokunulmaz kılınmışlardır. Batıda yüzyıllardır var olan, "Tevrat kodu"15 adı verilen sihrî yaklaşım, kendilerine müslüman diyenler arasında ise bu, Kur’an’da 19 mucizesi v.s adıyla yapılmaktadır. Tek fark onların ‘Yahudi’, bizdekilerin ise isimlerinin ‘Müslüman’ olmasıdır.
"Hurefenin mantığı her yerde her çağda aynı. Uydurduğunuz hurefeye uymadı diye, hurefenizden vazgeçmek yerine ayetten vazgeçeceksiniz. Buna "Kur’an’a iman etmek" değil 19’a iman etmek" derler." 19’cu, Hz. Muhammed’in sünnetini "şeytani öğreti" olarak nitelerken, Peygambere itaâti, Peygamberi putlaştırmak olarak tanımlıyor. Allah’ın Peygamberine dahi bildirmediği kıyametin tarihini bildiğini söyleyecek kadar aklını ve nefsini putlaştıran bir mantığın ürünü, "Bu hesaba göre kıyamet 1710 hicri (2280 miladi) yılında kopacaktır. Bunu da Kur’an’da ki tüm huruf-u mukatta’nın cifr hesabındaki rakamsal karşılığını alt alta toplayarak buldular."16
Kur’an’ı, salt gramer kitabı, lügatçe gibi görmek, onu anlaşılmaz kabul etmenin adeta bilimsel(!), çağdaş savunuculuğudur. Bir manada; "anlaşılır" derken, aslında bu tavır onu anlaşılmaz kılmaktır. Bu yaklaşımla mesajın tabiîliği ve pratik hayattaki amelî boyutu ertelendiği gibi amelî sorumluluktan kaçış ve kulluğun bütünlüğünden uzak kalmanın bahanesine dönüştüğü de görülmektedir. Kur’an’ı belli bir zümrenin anlayabileceği batınî yorumlardan ibaret bir kitapmış gibi gören gnostik yaklaşımlar ile Kur’an’a dair ameli erteleyen eğilimlerin de çakıştığı görülmektedir. Oysa "Kur’an’ın muhatabı özel bir kabiliyette ya da ihtisasta insan değildir. Onun muhatabı sıtandart her insandır. Âkil ve bâliğ insan."17
Kur’an’daki belli kıssa ve ayetleri, haberi geçen mucizeleri, bilimsel buluş ve ilmi neticeler ile izaha kalkışarak, ilmi sonuçlara endeksleme de yanlış yaklaşımlardandır. Bu yaklaşımın başka sebepleri olmakla birlikte daha çok Batı kültürü ve bilimsel gelişmeler karşısında eziklik duygusu ile takınılan tavır olduğu izlenmektedir.18
Merhale ayetlerini nesh kabul etmek, çoğu kez Kur’an bütünlüğüne rağmen yapılan bir yanlıştır. Ayetleri kendi ortamından çıkartarak ele almak ve salt bir ayetten hareketle mutlak sonuca varmak da Kur’an’a yanlış yaklaşıma sevk eden önemli sapmalardandır.19
Kur’an, kendi ruhuna sadık kalınarak okunmalıdır. Ona, salt bilgi elde etmek için yaklaşmaktan imtina edilmelidir. Kur’an’ın, Allah kelamı oluşu, doğruya iletişi, içinde şüphe olmayışı, ondan sorgulanılacağı, öğüt almak için kolaylaştırıldığı insanda yakin bulmalıdır. Kur’an bilincine ulaşmak, bilmekle yetinmeyip inanmak, inandığını yaşamakla mümkündür. Geleneksel bağlardan uzaklaşarak Kur’anî özgünlüğe ulaşmak, onun vahy olduğu vahyin de Allah sözü olduğu inancını canlı tutmakla sağlanabilir.
Statükonun, çoğunluğun etkisiyle değil, Kur’an’ın yönlendirmesiyle davranılmalı, Kur’anî emirlerin mümini, muhalif dayatmaların münkiri olarak yaklaşılmalıdır. Okunulan ayetler okuyana vahyediliyormuş gibi okunmalıdır. Zira bu hal sorumluluk bilincini ve ardından ameli getirir.
Düşünceleri, ideolojileri, yaklaşımları teyid eden değil, uyulan, başvurularak kendisinde arınılan olarak Kur’an’a yaklaşılmalıdır. Kur’an’dan hoşnut olma bilinci yakin bulursa, akıllarda tahayyül edilen manaların, atalardan miras alınan din anlayışının değil, vahy islâmının müntesibi olunur. Bu durumda, Allah’ın istediği değişimi yapmak için Kur’an’a yönelinir ve kuşkusuz Allah’ın da böyle yöneleni değiştirmesi umulur.
Modern dönemin problemlerine yönelik çözüm arayışlarında daha çok Hrıstiyan teolojisi merkezli üretmelere karşı Kur’an’dan izdüşümlerle nazireler geliştirmek de Kur’an’a yanlış yönelimlerdendir. Bu yeni paradigmaların, geleceğin, ciddi ve tehlikeli alanını oluşturduğu kanaâtindeyiz.20
İman-küfr mücadelesinde özellikle şu nokta göz ardı edilmemelidir: Allah’ın arzının hemen her yerinde olduğu gibi, üzerinde yaşadığımız coğrafyada da İslâmî düşünceye yöneliş hızlanmış, şeklen de olsa artık İslâmî söylem ve motifler daha bir ağırlık kazanmıştır. Bir zamanlar söylenilen, "Biz Kur’an’ı anlayamayız" v.s. sözlerinin yerini, şimdilerde, "Kur’an’daki İslâm", "Kur’an İslâm’ı", "Kur’an ve Sünnet ölçüdür" gibi ifadeler almıştır. Kur’an vurgusunun ön plana çıktığı bu aşama, kuşkusuz sevindirici ve düne göre önemli bir kırılma noktasıdır.
Ancak burada da, "Kur’an uyulması gereken ölçüdür" denildiği halde, fırka, indî görüş ile Kur’an’a gelindiği gibi yine saptıran elebaşlarla, arınmadan Kur’an’dan çıkılıyorsa, o zaman, "Kur’an ölçüdür" söylenmesinin faydadan öte zararı olacaktır. Zira Kur’an’a dönüş ne kadar gerekli ve değerli ise Kur’an’a yönelişten ne anlaşıldığı da bir o kadar önemlidir. Keza, "Kur’an’daki İslâm"dan kitleleri şeytanizme ram etme, ayetlere batınî manalar verenleri kutsama, Allah’a ağız dolusu küfreden mistik hezeyanları "hak ve aşk şehidi" ilan etme anlaşılıyorsa, öncelikli olarak bu inanış, Kur’an inanışı değildir.
Bid’at ve hurafelerin din diye yaşandığı günümüzde, "Kur’an" vurgusu olumlu karşılık bulmuştur. Zaten olması gereken önce ve sonra "Kur’an"ın esas alınmasıdır. Her müslümanın kaygı ve çabası bu noktada yoğunlaşmalıdır. Toplumun kokuşmuş din algısı, bid’at ve hurafelerle örülü din telakkisi, doğruları Kur’anî olan bu söylemin ilgi ile izlenilmesine sebep olmuştur.
Ancak "Kur’an" vurgusu, insana, Allah’tan başka edinilen ilâhların, rableştirilen şahısların reddini, tağutun bütün çeşitleriyle inkarını ve de fitne kalmayıncaya; din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar Allah yolunda mücadeleyi emretmektedir. Burada, birileri "geleneksel din anlayışı"nın reddi ile elde ettikleri primi, şeytanizme, profan sistemlere meşruiyet tanımakta kullanmaktadır. Oysa kof kültür dininin iflası, Kur’an’ın bütün boyutlarıyla hayata ikamesini zorunlu kılmaktadır. Haklı bir noktadan hareket, varılan yanlış noktayı meşrulaştırmaz. Çıkış noktasının doğruluğu, alternatif çözümün de doğruluğuyla bir anlam ifade eder.
Netice "Kur’an’daki İslâm" bize Kur’an dışı hezeyanları tereddütsüz reddi emreder. Uçları açık olan batınî, hurufî yaklaşımlar Hallac-ı Mansur savunuları Kur’an İslâm’ından öte Kur’an dışı oluşturulan islâm’ın(!) söylemleridir. Zira Hallacı Mansur’un ne Allah inanışı ne Kur’an’ı tanımlayışı, ne Kabe’nin islâm inancı içerisindeki fonksiyonu tanımı ne de diğer telakkileri Kur’an’a uymaktadır.
Aksine Allah’a karşı ağız dolusu küfür kokmaktadır. Hallac; "Benim ölümüm salib (haç) dini üzere olacaktır" der. Hallac’ın etkilendiği önemli kişilerden biri, Fazlullah el- Hurufi el- Esterebadi’dir. O, Hallac’ın bu dualist inancını şöyle belirtmektedir: "Hurufiliğin insanı Allah’ın en ileri tecellisi sayan görüşü, Hallac’ın lahut-nasut ilişkisinin "Enel Hak" olarak sonuçlanmasını değişik bir tarzda ifadeden başka bir şey değildir. Hallac, Vahdet-i vücut inancını savunur. Kabeye put diyen Rabiatu’l Adeviyye’nin inancı Hallac’da; "Hacca gitmek yerine kişilerin kendi evlerinde temiz birşeyin etrafını yedi kez tavaf etmeleri"ni söylediği, bu telakkinin İbni Arabi, Celaleddin-i Rumi ve Bayazid Bistami’de de olduğunu görüyoruz. O, İblis’i masum ve mazlum göstermek için elinden gelen gayreti gösterir. İbn Arabi ve Abdulkerim El-Cili de aynı inancı (İblis’i takdis etme) Hallac’dan almışlardır.21
"Hululiye’nin ilk büyük etkili şahsı Hüseyin b. Mansur el-Hallac’dır. Hallac’a göre Allah varlıklara ve insana hulûl etmektedir. Enel Hak (yani ben Allah’ım) sözünü de bu felsefeye inandığı için söylemiş ve şeriat uleması tarafından din dışı kabul edilmiştir. Aynı şekilde Beyazıd Bestami’nin de "cübbemin içinde Allah’tan gayrı nesne yoktur" görüşü, Allah’ın varlıkların ve insanın suretine girdiği inancına dayanmaktadır. Hristiyanlar da Hz. İsa’ya Allah’ın hulûl ettiğini düşünerek onu ilâh konumuna yükseltmişlerdir.
Hallac ve Beyazıd Bestami gibi mutasavvıflar da aynı kanaâttedirler. Kavga aynı muharref din anlayışından kaynaklanan ve tasavvufla kendini savunan Türk kültürüyle, idareye hakim olmak isteyen İran kültürünün müdavimlerinin saltanat kavgasıdır. Bu kavgada din adına ileri sürülen görüşler şamanist, Budist, eski İran kültürünün izlerini taşıyan bulanık bir kültürdür."22
Bu kısa değiniler, Kur’an vurgusunun Kur’an’a rağmen bir inanış içermemesi gerektiği, aksi taktirde, ‘Kur’an’, ‘Kur’an’ demenin de anlamının olmadığı hatta yanılgı içerdiğinin önemli tespitleri olduğu kanaatindeyiz. Keza Kur’an İslâmı’nın kirli ve bulanık fikirlere tahammülü yoktur.
Kur’an’ın sahibi Allah, münafıkların imanını yalanlamaktadır. "İnanacaksanız müslümanlar gibi inanın"23 diye buyurmaktadır. "Nitekim biz, (Kur’an’ı) kısımlara ayıranlara azabı indirmişizdir. Onlar, Kur’an’ı bölüp ayıranlardır. Rabbin hakkı için, mutlaka onların hepsini yaptıklarından dolayı sorguya çekeceğiz. Sana emrolunanı açıkça söyle ve müşriklerden yüz çevir!"24
Kur’an, Allah’tan gelmiş bir öğüt ve apaçık kılınmış, öğüt almak için kolaylaştırılmıştır.25 O, en doğruya ileten, rehber, yol gösterici26 zikirdir. O, diri olanların uyarılması27 için gönderilmiştir. Kur’an’ın rehber oluşu her ihtilafta yol göstericiliğidir. Müslümanın, Kur’an ile bir anı dahi kopuk olamaz. Kur’an dışı beslenenler ise problemlerinin çözüm kaynağını başka zeminlerde ararlar. İman edenler ise,"İleride ondan sorumlu tutulacaksınız."28 diye buyurulan Kitapta çözümü ararlar.
Netice itibariyle, Kur’an’ı uyan olmaktan çıkartır, hayat tarzımızda ona uyar; onu, uyulan kılarsak o zaman "Kur’an müslümanı" oluruz. "İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı."29
Oruç ayı, Kur’an ayı, Kur’an’a dönüş ayıdır. Kur’an ayında hayat bulmak dedik. Bayram, oruca mukabil bir ikram, bir sevinçtir. Oruç ayı ise, Kur’an’dan ötürü; zamana, tekrarlanan bir kayıt düşmedir adeta. O halde haydi rahleye. Kur’an'ınız mübarek olsun.
Dipnotlar
1- Bakara, 2/185.
2- Yûnus, 10/ 57.
3- Bakara, 2/1-2.
4- Haşr, 59/21.
5- l-i İmrân, 3/7.
6- Müzzemmil, 73/4; İsra, 17/106
7- el- Bani, M. Nasuriddin, Hadislerle Peygamberimizin Namaz Kılma Şekli, Aksa yay., s. 85-86; Bak: Sahîh-i Buhâri Muhtasarı, Tecri-i Sarih, D.İ.B. Yayı., Mütercim: Ahmed Naim, Ankara, 1981, 2/770.
8- Buhârî, "Kur’an’ın Faziletleri Kitabı", Mütercim: Mehmet Sofuoğlu, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1987, 11/5115.
9- Bkz.: Yazçiçek, Ramazan, "Aidiyet Bilinci ve Farkında Olmak", İktibas, Ankara, 2004, sayı: 307, s. 24-26; Özdemir, Şemseddin, "Kur’an’a Sımsıkı Sarılmak", Umran Dergisi, İstanbul, 1996, s: 34, s. 60.
10- Zuhruf, 43/44.
11- Bakara, 2/121.
12- İbn’ûl Arabî, Muhyiddin, El-Futûhât El-Mekkiyye, Prof. Dr. Nihat Keklik, Kültür Bakanlığı, 1184, Ankara, 1990, s. 25.
13- Nasr, S. Hüseyin, İslâm İdealler ve Gerçekler, İz Yayınları, Terc.: Ahmet Özel, İstanbul, 1996, s. 74.
14- Geniş bilgi için bkz.: Öztürk, Mustafa, Kur’an ve Aşırı Yorum, Kitâbiyât, Ankara 2003.
15- Bkz.: Yeni Şafak Gazetesi, 15 Haziran 1997.
16- İslamoğlu, Mustafa, Yahudileşme Temayülü, Denge Yayınları, İstanbul, 1995, s. 232-234.
17- Zeyveli, Hikmet, İktibas, Ank, s: 220, s. 29.
18- Bkz.: Açar, HalilRahman, "Bilimin Dinleşmesi Dinin Bilimselleştirilmesi", İslâmî Araştırmalar, Ank., 1998, c: 11, s: 1-2.
19- Bkz.: Toplu Çalışma, İlkeler ve Hareket,Ekin Yay., İstanbul, 1996, s. 35-54; Hasan, Ahmed, Çev.: Mehmet Paçacı, İslâmî Araştırmalar, Ankara 1987, s: 3, s. 105-109.
20- Yazçiçek, Ramazan, "Değişim Sürecinde ‘Millî Din’ ‘Millî İktidâr’, -Dinsel Irkçılık Bağlamında;Ümeyyecilik, Şu’ûbiyye ve Türk Müslümanlığı-" Tezkire, s: 34, Eylül/Ekim 2003, s. 93-110; Yazçiçek, "Dinsel Çoğulculuk ya da A’mak-ı Hayal", 115-147.
21- Yaşar Nuri Öztürk’ün ‘Kur’an’ vurgusunu ön plana çıkartırken taşıdığı Kur’an karşıtı düşünceleri için bkz.: Sarmış, İbrahim, Haksöz, İst., 1997, s: 71, s. 14-19.
22- Çiftçi, Arif, "Mevlana ve Mesnevi Üzerine Yapılan Tartışmalar", Haksöz, İstanbul, 2002, s: 136-137, s. 82-83.
23- Bkz.: Bakara, 2/13
24- Hicr,15/90-94
25-Kamer, 54/17,22,32,40; Duhan, 44/2; En’am, 6/98,114,157; Yusuf, 12/1; Şuara, 26/2; Nur, 24/1,34,46...
26- Casiye, 45/11; Bakara, 2/2; İsra, 17/9.
27- Yasin, 36/70; Bkz.: 27/80,30/52,35/22..
28- Zuhruf, 43/44.
29- Hadîd, 57/16.
 | İktibas Dergisi, Ramazan Yazçiçek, Sayı 311, Kasım 2004. |
|