|
Ramazan ayının Kuran'la olan irtibatımızı güçlendirme ayı olduğunu vurgulayan bir yazı.
Ramazan ayı... Kur’an’ın indirildiği ay. Kur’an’ın doğum tarihi... ‘Ümmül Kur’an’ (Kur’an’ın anası) dense yeridir Ramazan ayına. Kur’an o ayda yeryüzüne, güneşin kavurduğu sıcak çöllerin ortasında, çıplak kayalıklardan oluşan Mekke’de, bir başka sıcaklıkla kavrulan insan, Abdulmuttalib’in yetimi, Abdullah ve Amine’nin oğlu, Halime’nin süt evladı, Büyük Hatice’nin sevgili eşi Muhammed (a.s)a ulaştı. Susuzluktan çatlamış toprağa suyun ulaşması gibi. Gerçek bir seçimdi Muhammed (a.s)ın elçiliğe intihabı. Zaten Allah, elçiliğini kime vereceğini en iyi bilen değil miydi?
Ramazan ayı bizi, bütün önceki Peygamberlerle, onların müslüman ümmetleriyle aynı çizgide buluşturan, bizi kardeş kılan bir ortak paydadır. Ramazan orucu, bizden önceki ümmetlere de yazıldığına göre, binlerce yıldır süregelen köklü bir Rabbanî gelenektir. Oruç akşamı iftar ettiğimizde Nuh Peygamberle, İbrahim Peygamberle, Musa, İsa ve Muhammed (a.s) ile aynı sofrada olduğumuz hissini yaşıyoruz, müslümanlar olarak.
Kur’an’ın inzali, Allah’ın, yeryüzünün halifesi insana en büyük lütfudur. İnsana rahmet ve merhametinin bir belgesidir Kur’an. Kur’an’sız neylerdi insan. Musa’ya ve İsa’ya gelen mesajlara neler yapmışlardı Beni İsrail. Eğer Kur’an gelmeseydi, insanlık, Allah’ın yüce yol göstericiliğinden mahrum olacaktı. Zira Beni İsrail, Tevrat ve İncil’in kelimelerini tahrif etmişler, kelimeleri yerlerinden oynatmışlardı. Bu ise en büyük zulümdü. İşte bu durumda, yerlerinden tebdil, tağyir ve tahrif edilmemiş, edilmeyecek ve edilemez bir yeni rehber Kitab’ın inzali kaçınılmaz oluyordu. Oluyordu ki, insanlık, doğrunun ve eğrinin, hakkın ve batılın, adaletin ve zulmün, tevhidin ve şirkin ne olduğunu onda, kıyamete kadar bulabilmeliydi.
Kur’an bütün insanlık için, Nuh’un gemisi’dir. İnsanlığın son kalesidir. Okyanuslar ortasında genişçe, şirin mi şirin, güzel mi güzel bir adadır Kur’an. Sağlam zemini olan, kendisine sığınılabilecek, her türlü fitne, fesat, şirk ve ahlaksızlık bataklığına karşı, sağlam, mükemmel bir ada. Sanki gökten sarkan bir ip, sapa sağlam, kopması söz konusu olmayan bir tutamak, urvetül vusqâ.
İnsanlık Kur’an’in indiği dönemde ne kadar cahiliyye karanlıklarında boğuluyor idiyse, şimdi de öyledir. İnsanın cehaleti, müstağniliği, ahlaksızlığı, ukalalığı, isyanı, altın ve gümüş (para) tutkusu, hevasını ilah edinmişliği açısından Kur’an’ın indiği dönemle bugün arasında herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. Bunun için Kur’an bütün bu tehlikelere karşı insanı, bir annenin çocuğuna, uçurumlardan aşağıya düşme tehlikesine karşı titizlenmesi misali uyarmakta, eğitmekte, terbiye etmektedir. Kur’an insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmakta, hevasıyla, şeytanla baş başa bırakmamaktadır. Karanlık dehlizlerde yitip kaybolmasından endişe ettiği için elinden tutmaktadır insanın. Çünkü Kur’an, çok merhametli, hayır hayır, merhametlilerin merhametlisi Allah’ın indirmesidir. O, biz kullarını çok sevmektedir, merhamet etmektedir. Kesinlikle bu dünyada ve ahirette hüsrana uğrayanlardan olmamızı istememektedir. Bunun için Kulu Muhammed’e risalet görevini tevdi eylemiş, o da bu görevi en şerefli bir şekilde ifa etmiştir. Şimdi sıra bizdedir.
Evet sıra bizde, Allah’ın Rahmetini, merhametini, ilahlığını, rabliğini hak etme, Muhammed’in (a.s) tebliğine layık olma sırası bizde. Kur’an’ı terk etmeme, Allah’ın buyruklarını arkamıza atmama görevi bize düşüyor. Yeryüzünde Allah’ın adının en yüce olması için yaşama, hayatını ilay-ı kelimetullah’a adama görevi bizim sırtımızdadır. Peygamberimizin saçlarını ağartan, belini büken, sırtındaki yükü yüklenme işi bizi bekliyor.
Günümüzde bütün bir insanlık gerçekten tamamen yalan dolandan oluşan, dünyaya ve ahirete yönelik insanlara hiçbir güzellik kazandırmayan, felahı değil, heva ve hevesin kölesi olmayı emreden zalim bir uygarlık tarafından teslim alınmış durumdadır. Batı uygarlığı mütemadiyen yalanlar üretmekte, insanları serap gibi, kendi yalanlarının peşinden, büyükçe bir uçuruma doğru koşturmaktadır. Modern medeniyet çağı adı altında öyle bir tuzak kurulmuş ki, yeryüzünün büyük bölümünde insanlar, şöyle bir dakika olsun durup kendilerini dinleme, hayatı, kendilerini, eşyayı, dünyayı, evreni sorgulama imkanından mahrumlar. İnsanlar çok çalışıyorlar, ama hiçbir şey yapmıyorlar; çok koşturuyorlar ama, kalıcı hiçbir değer üretmiyorlar. Çok stres yapıyorlar, ama hiçbir kalıcı endişe taşımıyorlar. Çokça teknik araç-gerece sahipler, ama ancak kırk sene ömrü olan beton medeniyetinden(!) başka yeryüzüne bıraktıkları bir mirasları yok. Altmış yetmiş sene yaşayıp da, kendisine ölümün geldiği insanlar şöyle bir geriye dönüp düşündüklerinde, dünya semasında herhangi bir hoş seda bırakmadıklarını acı bir şekilde fark ediyorlar. Mütekaid (emekli) bir dünyalı olarak, hayattan hiçbir şey anlamamış olmanın verdiği hüzün ve şaşkınlık arasında, gözlerini kapıyorlar, daha doğrusu, "bütün çabalara rağmen kurtarılamıyorlar"! Hasılı, Kur’an’ı hidayet rehberi edinen az sayıdaki mü’minlerin dışındaki bütün bir insanlık, hızla ateş çukuruna doğru yol alıyor.
Aylar yılları, yıllar asırları kovalıyor, ömürler tükeniyor, devletler yıkılıyor, devletler kuruluyor; hükümetler değişiyor, devrimler, ihtilaller oluyor. Ama bir şey hiç değişmiyor: İnsanlık hala Kur’an’a olan ihtiyacını fark etmiyor. Kur’an’ın onlara hayat bahşedeceğini bilmiyor insanlık. Yalan dolan medeniyeti, şirk ve nifak uygarlığı, zalim yeni dünya düzeni çok bilinçli bir şekilde insanlığı Kur’an’dan uzak tutmaya devam ediyor. Nesne konumundaki insan kümeleri de, iş bu Kur’an’dan uzak tutulma ameliyesine hiç ses çıkartmadan, kolaylıkla uyum sağlıyorlar. Onlar da hayatlarından memnun anlayacağınız...
Kur’an’dan uzak tutulma ameliyesine tabi olanlar sadece çağdaş uygarlık düzeyinin sadık takipçileri değildir. Geleneksel müslümanlık anlayışını kutsayan kişi ve gruplar da Kur’an’la aralarındaki mesafeyi koruma azim ve kararlılığını sürdürmektedirler. "Biz Kur’an’ı anlayamayız" anlayışı hala beynennâs tedavül etmektedir. Bu kesimler Kur’an’ı ancak belirli bir ‘din adamları’ (ruhban) sınıfının anlayıp açıklayacağı inancını taşıyorlar. Kur’an’ı okumadıkları için, "Onlar bir ümmetti, geldi geçtiler; onların kazandıkları onlara, sizin kazandıklarınız da sizedir" ilahi düsturunu bilmiyorlar. Belki atalarının akletmediği konular olabileceğini, kendilerine ‘doğru’ olarak intikal eden bir çok hükmün aslında yanlış olduğunu düşünemiyorlar.
Her sene Ramazan ayı yaklaşınca camilerin minarelerine ve şehrin bulvarlarına "Ya Şehr-i Ramazan" gibi ne idüğü, ne dediği belirsiz afişler asan insanlar, Kur’an’ı bir kez daha sadece "Ramazan’da mukabele olarak okunan bir kitap" olma çerçevesine hapsediyorlar. Kur’an minare mahyalarından, minberlerin üst basamaklarından, televizyonların "bir hoca, bir şarkıcı" formatlı, defli dümbelekli iftar(!) ve sahur(!) programlarından bir türlü insanların kalplerine inmemektedir. Kur’an hala bir magazin nesnesi kılınmaktadır. Bu tür magazin programlarında Kur’an kesinlikle bir ilahiden daha anlamlı bir şey olarak algılanmamaktadır. Bu zihniyet tarafından Kur’an hala, çok sevap kazanma aracı olarak görülmektedir.
Bizler ise mü’minler olarak Kur’an’ın hidayet etmesine bütün kalbimizi, gönlümüzü, aklımızı ve fikrimizi açmalıyız. Ciğerlerimize ve beynimize sabâ rüzgarı gibi Kur’an dolmalıdır. Kalbimizi, gönlümüzü, idrakimizi Kur’an’la yeniden cilalamalıyız. Hastalıklarımıza Kur’an’la şifa sağlamalıyız. Ahlakımızı Kur’an yeniden formatlamalı. Eksik ve kırık-dökük yanlarımızı Kur’an tamir etmeli. Akidemizi Kur’an süzgecinden mutlaka geçirmeliyiz. Namazımız, ibadetlerimiz, hayatımız ve ölümümüz Kur’an’la anlam kazanmalı, Allah’a yönelmelidir. Çocuklarımızla, eşlerimizle evimizi birer Darul Erkam yapabilmeliyiz. Ulaşabildiğimiz akrabalarımızı Kur’an’a davet etmeliyiz. Kur’an’ın bize, birkaç kandil gününde yapacağımız dua ve kılacağımız namazlarla cenneti garantileme mantığını kesinlikle vermediğini, müslümanlığın bütün yıl boyunca ve eksilmeden sürmesi gerektiğini kendimize ve onlara anlatmalıyız.
Bizler inanıyoruz ki Kur’an Ramazan ayında inmeye başlamıştır ama sadece Ramazan ayının Kitabı değildir. İslam sadece ramazan ayına mahsus bir din değildir. Yılda on iki ay vardır ve her ayda müslüman olmak, müslüman olarak yaşamak zorundayız. Bununla beraber, Ramazan ayı belki, kilometre kontrol noktası gibi, müslümanlığımızı kontrol etmenin başlangıç noktası olabilir. Ve ayrıca, gelecek sene bu vakte kadar müslüman olarak yaşamamız gerektiğini, tevhid üzre kalmamız gerektiğini, ölürsek müslümanlar olarak can vermemiz gerektiği sözünü vermenin kararlaştırıldığı ay olabilir...
 | İktibas Dergisi, Mehmed Durmuş, Sayı 299, Kasım 2003. |
|