Şefaatle ilgili kullanılan izin kavramının yanlış anlaşıldığını ortaya koyan bir eserden alıntı.
Üslub açısından bu çerçevede belki en çok dikkat edilmesi gereken, gaybî olan konuların anlatılmasında takip edilen usuldür. Muhkem ve müteşâbih kavramlarıyla ortaya konan bu anlatım tarzı, münhasıran Kur'ân'a mahsus ve orijinal bir yöntemdir.
Şefaat meselesi de, ilahi murada uygun olarak anlaşılması için, bu tarzın dikkate alınması gereken önemli gaybî konular arasında yer almaktadır. Detaylı bir şekilde anlatıldığı gibi şefaat meselesi, nüzul döneminde Kur'ân'ın, muhataplarının zihinlerinde saplantılı bir şekilde bağlandıkları bir inanç tarzı olarak bulduğu bir konudur. Kendi sunduğu Allah ve ahiret tasavvuruna uygun bulmadığı için kaldırmak istediği ve fakat diğer tüm emir ve nehiylerinde uyguladığı tedricilik, anlatımda çeşitlilik, gerekçelendirerek reddetme gibi usullerin her birerlerini değişik vesilelerle kullanarak Kur'ân'ın devre dışı bıraktığı bu anlayış, maalesef değişik sebep ve yollarla yeniden müslümanların gündemine girebilmiştir.
Anlaşılabildiği kadarıyla şefaat anlayışının oluşması ve bazen azalarak, bazen de artarak gündeme gelmesi, bütünüyle sahih Allah inancının durumuyla alakalı olmuştur. Tevhid anlayışının olabildiğince arı-duru anlaşıldığı dönemlerde bu anlayışa iltifat edilmezken, dini inançların kültürel birer motif haline geldiği dönemlerde, yarı ilahların oluşmasına paralel olarak şefaat düşüncesi de gündemdeki yerini almıştır. Şefaat inancının en temel sebebi, antropomorfist Allah anlayışıdır. Allah'ı krala veya herhangi bir padişaha benzeterek, ilişkileride bu seviyeden sürdürme düşüncesi, otomatik olarak aracı şahıs ve kurumları doğurmuştur. Bu anlayış sadece belirli bir coğrafya ve dinle de ilgili değildir. Farklı versiyon ve tezahürleriyle hemen her din ve toplumda kendisini göstermiştir. Belirli boyutlarıyla Yahudilerde ve Hristiyanlarda da benzer inançların olduğu tespit edilmiştir.
Mekke müşriklerinin şefaat beklentileri, edindikleri yarı ilahlarının kendilerine daha yakınlığından hareketle bu dünya ölçeğinde olabildiği gibi, daha çok ahiret hayatında olmaktadır. Kur'ân da, özellikle işin ahiret boyutu üzerinde durmaktadır, izlediği yöntem ise, ahiret hayatının niteliğine dair muhkem ifadelerle bir çerçeve çizmek, sonra da birçok müteşâbih tablo ile bu hayatı daha canlı ve dinamik bir hale getirmektir.
Ancak bütün bu tablolarda ortak olan husus; Allah'ın yegâne hâkim ve hakem olduğu, insanın ise bir nefs olarak, tek başına bütün yapıp ettiklerinin hesabını verme noktasında olduğudur. Yapılan hiçbir şey gizli değildir, kayıp ta olmamıştır. Yine de orada her halükârda, rahmeti öfkesini kuşatmış olan bir Rab vardır.
Konuyla ilgili âyetlerin yapabildiğimiz tasnifine göre, muhkem âyetlerle bu düşüncenin reddinin dışında başkaca, doğrudan şefaat düşüncesini devre dışı bırakan âyetlerin sayısı 13'dür. Bu âyetlerde bu düşünce bütünüyle reddedilmektedir, ilgili âyetlerde muhatap, bu tür inanç sahibi olan herkestir. Ne varki, nüzul dönemi dikkate alındığı zaman, bilhassa Mekke müşrikleri en çok uyarıya uğrayan sınıf olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak, Ey iman Edenler! hitabıyla mü'minler de bu uyarıdan nasiblerini almışlardır.
Toplam yedi âyette de, daha çok izin kavramına dayalı olarak istisna yapılarak, farklı bir dil kullanılmıştır. Öncelikle belirtelim ki, gerek şefaat edecek ve gerekse şefaat edilecekler çerçevesinde yapılan istisnalar da, herhangi bir kişi veya kişilere atıf sözkonusu olmamıştır. Sadece Enbiya (21) suresi 28.âyetinde meleklerin şefaatçiliğine yorumlanabilecek bir ifadeye yer verilmiştir. Ancak ilgili âyetin tahlilinden de anlaşıldığı gibi bu ifade, meleklere şefaat görevi vermekten daha çok, onlardan böyle bir beklenti içerisinde olanların beklentilerinin boşa çıkarıldığını ortaya koymaktadır. Özellikle peygamberlerin şefaatinden hiç bahsedilmemektedir.
Şefaate istisna getiren âyetlerde anahtar kavramın izin olduğu anlaşılmaktadır. Bundan dolayı biz çalışmamızın önemli bir bölümünü ayırdığımız bu kavramın analizinde ulaştığımız sonuca göre izin; kullanıldığı alanla ilgili olarak, Allah'ın o şeyle ilgili kendisi için belirlediği yolu, yöntemi, ilkeyi, o şeyi kendisi yapan yasayı ifade etmektedir. Ancak yasa anlamına gelen başka terimlerin yerine izin kelimesinin kullanılmış olması, spontane ve donuk bir ilkelilikten çok, her an Allah'ın denetimi ve gözetimi altında olan, varlığını ve sürekliliğini daima O'na borçlu olan, bir yönüyle fizik, diğer yönüyle metafizik boyut taşıyan içice bir duruma işaret etmektedir. Her durumda Allah'ın izni geçerlidir. Bu izin hangi konuda olursa, o konuda Allah'ın koyduğu yasaları geçerlidir. Bu yasaların hem kefili ve hem de vekili sadece Allah'tır. Öldükten sonra diriliş haktır. Orada Allah mutlak hakimdir. Peygamberlerin etki ve yetkileri bu dünyaya aittir. Bu durum Allah'ın bu çerçevedeki izni, yani temel ilkeleridir.
Bu noktada ilgili âyetler çerçevesinde müfessirlerimizin içine düştükleri ve bize göre kritik edilmesi gereken birkaç yaklaşıma da dikkat çekmek isterim.
a) Yaptıkları tefsirlerde müfessirlerimizin belirli bir ön kabulden hareket ettikleri dikkat çekmektedir. Bu ön kabulün oluşmasında mezhebi yaklaşımların ve bu yaklaşımları meşrulaştırmak için kullanıldığı çok belirgin olan hadis rivayetlerinin etkisinin büyük olduğu tespit edilmektedir. Bu noktada dikkat edilen, hadisin sıhhatinden ziyade, ilgili iddiayı destekler mahiyette olup olmayışıdır.
b) Bir başka önemli husus, müfessirler arasında, her ne kadar Kur'ân'ın Kur'ân'la tefsiri bir ilke olarak her zaman savunulmuşsa da, uygulamada bu ilkenin pek fazla dikkate alınmadığı, bu yüzden de Kur'ân'ın bütünlüğünün çoğu kere gözden kaybolduğu görülmüştür. Kur'ân'ın bütünlüğünün gözden uzak tutulması, aynı zamanda Kur'ân'ın dünya ve ahiret görüşünün de parçalanması sonucunu doğurmuştur.
c) Kur'ân'ın nüzul süreci ve bu süreç dâhilinde tedriciliğin sadece ahkâm âyetleri kapsamında düşünülmüş olması, gaybî birçok hususun anlatımında -gaibin şahide kıyası şeklindeki üslup gereği var olan- haberlerdeki tedriciliğin göz ardı edilmesine sebep olmuştur.
Kaynak: Üslub ve Semantik Açıdan Kuran ve Şefaat, Yaşar Düzenli, S. 287-291.