|
Tasavvuf mesleğinin insanları aşırı derecede yüceltip ilah seviyesini getirdiğini gösteren kendi kalemlerinden ibretlik veciz bir belge.
Yorumsuz:
KUTB-I İRŞÂD VE FEYZLERİ
İstanbul'dan ALİ DEMİR'in suâli:
(Kutb-i İrşâd hakkında bilgi verir misiniz?)
CEVAP
Kutb-i irşâd, kayyûm-i âlemdir. Ya'nî islâmiyyeti koruma vazifesi kutb-i ir$âd denilen velî zâta verilir. Bu zât sayesinde, islâmiyyet başı boş kalmaz.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
(Kutb-i ebdâl) [ya'nî Kutb-i medar] â-lemde, dünyâda herseyin var olması ve varlıkta durabilmesi için feyz gelmesine vâsıta olur.
Kutb-i irşâd ise, âlemin irşadı ve hidâyeti için feyzlerin gelmesine vâsıta olur. Herseyin yaratılması, rızkların gönderilmesi, derdlerin, belâların giderilmesi, hastaların iyi olması, bedenlerin afiyette olması, Kutb-i ebdâlin feyzleri ile olur.
İmân sahibi olmak,hidâyete kavuşmak, ibâdet yapabilmek, günâhlara tevbe etmek ise, Kutb-i irşadın feyzleri ile olur. Her zamanda, her asrda Kutb-i ebdâlın bulunması lâzımdır. Hiçbir zaman, bunsuz olamaz. Çünkü alem bununla nizâm bulmaktadır. Bunlardan biri ölünce, bunun yerine başkası ta'yîn edilir. Fakat, Kutb-i irşadın her zaman bulunması lâzım değildir. Öyle zamanlar olur ki, âlem îmândan ve hidâyetden büsbütün mahrum kalır. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", o zamanın Kutb-i irşadı idi. O zamanın Kutb-i ebdâli de, Ömer "radıyallahü anh" ve Veysel-Karnî "kaddesallahü teâlâ sirrehül'azîz" idi.
Kutb-i irşâd ile, bütün insanlara îmân ve hidâyet gelmektedir. Kalbi bozuk olanlara gelen feyzler, dalâlet, kötülük hâline döner. Şeker hastasına verilen kıymetli gıdaların, onun kanında zehr hâline dönmesine benzer. Yahut safrası bozuk olana, tatlının acı gelmesine benzer) [Me'ârif-i Ledünniyye 35]
Kutb-i İrşadı Üzmek:
İmâm-ı Rabbânî hazretleri yine buyuruyor ki:
(Kutb-i irşâd, çok az bulunur. Asırlardan çok uzun zaman sonra bu cevher dünyaya gelir. Kararmış olan âlem, onun gelmesi ile aydınlanır. Onun irşadının ve hidâyetinin nurları, bütün dünyaya yayılır. Herkese rüşd, hidâyet, îmân ve marifet onun yolu ile gelir. Herkes ondan feyz alır. Arada o olmadan kimse bu ni'mete kavuşamaz. Onun hidâyetinin nurları, bir okyanus, [çok kuvvetli radyo dalgaları] gibi bütün dünyayı sarmıştır. O derya, sanki buz tutmuş gibi hiç dalgalanmaz. O büyük zâtı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse, yahut O, bir kimseyi severse ve onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir pencere açılır. Bu yoldan, sevgisi ve ihlâsına göre, o deryadan kalbi feyz alır.
Bunun gibi bir kimse, Allahü teâlâyı anarsa ve bu zâtı hiç düşünmezse, meselâ onu tanımazsa, yine ondan feyz alır. Fakat birinci feyz daha fazla olur.
BİR KİMSE DE, O BÜYÜK ZÂTI İNKÂR EDER, BEĞENMEZSE, YAHUT O BÜYÜK ZÂT, BU KİMSEYE İNCİNMİŞ İSE, ALLAHÜ TEÂLÂYI ZİKRETSE BİLE, RÜŞD VE HİDÂYETE KÂVUŞAMAZ
Ona inanmaması veya onu incitmiş olması, feyz yolunu kapatır.
O zât, bunun zararını istemese bile, hidâyete kavuşamaz.
Rüşd ve hidâyet, var görünür ise de yoktur. Fâidesi çok azdır.
O zâta inananlar ve sevenler, onu düşünmeseler de ve ALLAHÜ TEALAYI ZİKETMESELER DE, yalnız sevdikleri için, rüşd ve hidâyet nuruna kavuşurlar)
[Müjdeci' Mektûblar 260]
Peygamber efendimizin, Hazret-i Ebû Bekr'in kalbine akıttığı feyzi alabilmek kutb-i irşadı tanımak ve sevmekle mümkündür. Bu ni'mete kavuşan-bahtiyar kimse, küfre düşmekten korunmuş olur. İslâm âlimlerinin bildirdikleri şekilde îmân ve ibâdet eden kimselerin, kutb-i irşadı tanımaları nasip olur.
Ali Güler, Türkiye Gazetesi. |