Tarihi perspektiften yapılmış önemli bir değerlendirme yazısı.
Hayrettin OĞUZ
Avrupa/Batı kültürü ile Müslümanların kültürel anlamda önemli diyebileceğimiz üç karşılaşması var. Birincisi 700'lü yıllarda Antik Yunan düşüncesi ile karşılaşma, ikincisi 1800'lü yıllarda Tanzimat döneminde Batı pozitivist düşüncesiyle karşılaşma, üçüncüsü ise 1980 sonrası kapitalist-liberalist batı ile karşılaşmadır.
Buna belki Osmanlı döneminde Orhan Gazi'nin Avrupaya çıkışıyla başlayan karşılaşma da ilave edilebilir, ancak bu karşılaşma bilgisel anlamda bilinçli bir karşılaşma biçimi değildir.
Birinci karşılaşmada İslam dünyasında spekülatif felsefi ve kelami düşünme biçimi, ikinci karşılaşmada pozitivist ve seküler düşünme biçimi, üçüncü karşılaşmada ise liberal düşünme biçimi belirleyici olmuştur.
Burada Müslümanların ve Müslümanları temsil konumunda olan aydınların ya da fikir adamlarının bu karşılaşmalarda gösterdikleri tutumlar, ortaya koydukları görüşler ve ürettikleri yöntemler hem tarihi okumamız hem de anlamamız bakımından önemlidir.
Antik Yunan düşüncesiyle karşılaşan dönemin müslüman bilgin, aydın ve fikir adamları daha Hz.Peygamber, Sahabe ve Tabiin gibi sembol şahsiyetler Müslümanların arasından yeni ayrılmalarına rağmen "korkunç" diyebileceğimiz bir "edilgin olma tavrı" ile karşı karşıya kalmışlardır. Son din Islama mensup olmaları, ellerinde Kuran ve Sünnet gibi kaynakların bulunması, karşılaştıkları Yunan düşüncesinin etkisinde kalmalarını engelleyememiştir.
0 dönemki Müslüman düşünürler paradoksal anlamda antik yunan düşüncesinin temel eserlerini ve temel fikirlerini ele almışlar ve bunlarla Kuran arasında bir sentez oluşturma çabasına girişmişlerdir? Ancak böyle bir çabaya bize göre sentez denilmesi de hatalıdır. Çünkü genellikle Antik Yunan düşüncesinin paradigmaları esas ve temel kabul ediliyor, İslam dininin ilkeleri sözkonusu paradigmaya göre yeniden yorumlanıyordu.
Dolayısıyla ortaya bir sentez değil, gerçekte belli bir düşünme biçimine göre İslamın yeniden okunması, yeniden yorumlanması ortaya çıkıyordu. Bu bağlamda o dönemde ortaya çıkan mezhep, kelami ekol ve akımların hemen büyük bir bölümü Antik Yunan teolojisini benimseyerek bu alandaki rasyonel unsurları İslam dinine taşıyorlardı.
Filozofların Peygamberlerden daha üstün olduklarının dile getirilmesi, hatta Sokrates, Aristo, Platon gibi filozoflara ilahi vasıflar yakıştırılması, Kurandan bazı ayetlerin sözkonusu filozoflara kadar indirgenmesi sadece bir kaç örnektir. Bazı Müslümanlar tarafından bu dönemin kültürel ve fikri anlamda "canlı bir ortam" gibi benimsenmesi eksik bir değerlendirme biçimidir. Ancak yanlış değildir.
Gerçekten de sözkonusu karşılaşma kültürel ve fikri anlamda canlı bir ortam oluşturmuştur, ancak burada olumlu anlamda Müslümanların ve islam dünyasının katkısı dikkatli düşünülmelidir. Bir kültürün temsilcilerinin kendi kültürlerini bir başka kültüre adapte etmeye çalışmaları canlı bir ortamın doğmasına sebep olabilir, ancak bunun olumlu olacağı iddia edilemez.
Yani Müslümanlar Batı düşüncesi ile bu ilk karşılaşmasında belirleyici olamamış, egemen kültür haline gelememiş ve Yunan düşüncesi karşısında edilgenlikten kurtulamamıştır. Hatta öyle ki sözkonusu akımın İslam dünyasındaki yansımalarının etkisiyle Müslümanlar arasında akaidle ilgili konular başta olmak üzere büyük kaoslar ortaya çıkmıştır. Çünkü Yunan rasyonalizmi bile spekülatif bir rasyonalizm haline dönüştürülerek özünden de saptırılarak bir anlamda "irrasyonel" hale getirilmiştir.
Tanzimat dönemindeki ikinci karşılaşma da birinci karşılaşma ile benzer özellikler taşır. Müslüman düşünürler maalesef, coğrafi anlamda da içlerinde olmasına rağmen Batıyı ve Batı dünyasındaki değişmeleri zamanında algılayamamıştır. Hemen hemen 1800'lü yılların ortalarına kadar İslam dünyasında 1500'lü yıllarda, hatta daha da önce R.Bacon ve O.William gibi düşünürlerle filizlenen Rönesans, daha sonra ortaya çıkan idealizm ve aydınlanma gibi akımlar ve bunları ortaya çıkaran düşünürler farkedilememiştir. Yani bu dönemde ortaya çıkan ve Batıyı batı yapan insanlar diyebileceğimiz F.Bacon, Descartes, Leibniz, Kant v.b. insanlar Tanzimat dönemine kadar tanınmamıştır, bilinmemiştir.
Elbette ki Osmanlı devletinin birinci derecede kültürel değil de siyasal bir güce sahip olması ve bu güçle ayakta kalmasının bu durumda önemli etkisi vardır. Ancak yine de bu bir gerçektir. Dolayısıyla Tanzimatla birlikte İslam dünyasının içinde bulunduğu durumun farkına varan insanlar, tabii olarak Batının da farkına varmaya başladılar. Fransız ihtilalinin temel kavramları olan eşitlik, özgürlük ve insan hakları gibi kavramlar başta olmak üzere o dönemde baskın olan pozitivizm Müslümanları fikir geliştirme bakımından birinci derecede etkiledi.
Tanzimat dönemi İslamcı aydınının genel karakteri de edilgendi; Yani Batı düşüncesini tanımaya başladıkça, müslümanlann içinde bulundukları duruma çareler ararken, batılılaşmadan başka çare ve yöntem bulamadı. Başta Efgani, Abduh olmak üzere Namık Kemal, Sait Halim Paşa ve Mehmet Akif v.b. aydınlar batının ilim ve kültürünün alınması ama ahlakının ve kültürünün alınmamasını öneriyorlardı. Müslümanların yapacakları yeni bir hamlenin ve gösterecekleri dirilişin ancak böyle olabileceğini belirtiyorlardı.
Dikkat edilirse bu dönemde de belirleyici olan Batıdır ve mevcut Batı düşüncesi çerçevesinde İslam okunmakta ve yorumlanmaktadır. Nitekim dönemin de etkisiyle İslamın pozitivist yorumlarına en fazla bu dönemlerde rastlanır. Mehmet Akif'in "asrın idrakine söyletmeliyiz islamı" mısraı veya sloganı ilk planda boş gözükse de arka planı düşünüldüğünde
Batı pozitivizmine göre bir İslam yorumlamaktan başka çözümün olmadığını söylemek istiyordu. Dönemin Türkiye bağlamında ses getiren isimlerinden olan Said Nursi'nin imanı rasyonelleştirme bağlamında İslam dinini rasyonelleştirici ve pozitivistleştirici bir okuma biçimi ortaya koyması da bu bağlamda değerlendirilebilir. Hatta İslamı fikri anlamda en fazla savunanlardan birisi olan Namık Kemal'in meşhur savunmaları bile "edilgendir" ve "savunma" konumunda yazılmışlardır.
1980 sonrası Türkiye'de farklı siyasal ve politik tercihlerin öne çıkması Batı ve Avrupa kültürü ile Müslümanları farklı bir bakımdan yine karşı karşıya getirdi. Cumhuriyetle birlikte "meşru" kabul edilmeyen ve zorunlu olarak bir "alt-kültür" konumuna inen İslamcılar, 80 sonrasının uygulamaları ile birdenbire kendilerini "üst-kültür" alanında buldular.
Kendileri üzerindeki uzun süren baskıcı politikaların da etkisiyle 80 sonrası İslamcıları, değişim, dönüşüm, sivillik, insan haklan, demokrasi, özgürlükler v.b. kavramları dillendirmeye başladılar. Önce araçsal anlamda kullandıkları bu kavramlar bir süre sonra zihin dünyalarını da değiştirerek artık İslamı okuma, anlama ve yorumlama biçimi için bir araç ve yöntem konumuna geldi. 80 sonrasının "özgür" ortamında "üst-kültür" alanına çıkan İslamcı aydınlar birdenbire kendilerinin gerçekte özgürlüğe, insan haklarına, bir arada yaşamaya karşı olmadıklarını ve asıl karşı olduklarının jakobenizm, baskıcı ve totaliter yaklaşımlar olduklarını anladılar.
Bu bağlamda içinde bulundukları mevcut durumun etkisiyle İslamın temel değerlerine, Kurana ve Sünnete yeniden yaklaşarak "yeni bir okuma biçimi" başlattılar. Nitekim 80 sonrası İslamcılar arasında yaşanan büyük kırılma bu okuma biçimiyle başladı. Tıpkı birinci ve ikinci karşılaşmada olduğu gibi bu kez de Batı düşüncesi karşısında İslamcılar en azından bilgisel tüm donanımlarına ve imkanlarına rağmen "edilgen" kaldılar. Yine daha önce olduğu gibi Batı düşüncesine göre bir İslam yorumlamaya kalktılar.
İlahiyatçısından, gazeteci yazarına, aydınından, sonradan İslamcı aydın olanına kadar herkes Batı merkezli bir İslam yorumu ve bu bağlamda çeşitli projeler geliştirmeye başladılar. Gerçi 28 Şubatla birlikte sözkonusu kesimin çabalarının anlamsız olduğu
anlaşıldı ancak umut tükenmiş değildi.
28 Şubatla birlikte çoğu İslamcı basın yayın organı ve İslamcı aydınlar, kendi değerlerinde değil Batı dünyasında çare aramaya başladı. İnsan hakları, demokrasi, batılı anlamda laiklik, liberalizm gibi deyimler ve kavramlar daha fazla dillendirildi. Gazete başlıkları ABD'ye ve Batı dünyasına sinyaller yaktı, oralardan medet umar hale geldi. Öyle ki bu psikoloji İslamcıları Türkiye'nin Avrupa Birliğine girmesine en fazla sevinen kesimi yaptı.
Çünkü böylelikle egemen elit tarafından daha az sıkıştırılacağını hesap ediyordu. Oysa ki Batılı manada bir laiklik, demokrasi ve özgürlüklerin Batılı manada bir dindar ve Müslüman olmayı zorunlu kılacağını unutuyorlardı. Bugün artık İslamcıların önemli bir kesimi (daha açıkçası öne çıkan ve ses getiren kesimi) İslamı. Müslüman olma bakımından değil, insan hakları ve özgürlükler bakımından savunuyor.
Müslümanlığını Müslüman olmanın farklılığı ile değil, insan olmanın farksızlığı ve sıradanlığı ile öne çıkarıyor. Temel hak ve hürriyetlerini Müslüman olmasından dolayı değil, insan ve birey olmasından dolayı talep ediyor. Böyle olduğu zaman da hem kendisi sekülerleşiyor, hem de mensubiyet atfettiği değerlerini sekülerleştiriyor.
Müslümanların Batı dünyası ve düşüncesi ile karşılaştığı bütün bu dönemlerde hep Batı kültürü İslam dünyasına egemen oldu. Bu ilişkilerden hemen sonra İslam dünyasında ve düşüncesinde Batı yanlısı oluşumlar yaşanmaya, ortaya çıkmaya başladı. Neticede ise Müslümanların lehine herhangi bir şey olmadı. Bugün Türkiye'deki İslamcıların Türkiye'nin Avrupa Birliğine aday olmasını sevinçle ve "kurtuluş" çığlıkları İle karşılaması psikolojiktir.
Bu olayın İslam dünyası ve Müslümanlar açısından kısa ve uzun vade-de neye mal olacağını düşünmeden, konjonktürden dolayı böyle bir şeyi "alkışlamak" ve savunmak müslümanları daha önceki sonuçlardan öte bir yere götürmeyecektir. Bu tutum, bu yöntem ve mantıkla daha önce olduğu gibi yine onlar "asıl" biz "füru" olacağız ve mevcut kısır döngüye katkıda bulunmuş olacağız.
Müslümanlarda Batının bilgisel anlamda her karşılaşmalarında Müslümanlar içinden kendi değerlerinden ve toplumundan kopuk bir takım "entelektüel ve aydınların" ortaya çıktığı da bir gerçektir. Bu entelektüel ve aydınlar mensubu bulundukları toplumu parantez içine alarak onları ve değerlerini alabildiğine eleştiren ve kendini daha çok etkisinde kaldığı tarafta kabul eden kimselerdir.
Dolayısıyla bugün 80 sonrasının "İslamcılar"ının önemli bir bölümünün AB olayına sıcak ve heyecanlı bakması beklenen bir tepkidir. Bundan dolayı Müslüman olma bilincine sahip insanların Avrupa Birliği olayını, Müslümanların daha önceki karşılaşmalarına da bakarak dikkatli okuması ve değerlendirmesi gerekiyor. Çünkü konjünktürel çıkarlar ve hesaplar çoğu zaman strüktürel durumu değiştirebilir, tahrif hatta bertaraf edebilir.