Aydın diye geçinen nice insanların gerçekten bu ismi hak edip etmedikleri konusunda insanı düşündürten bir yazı.
Erhan Aktaş
İşi gücü İslam'ın geçmişten kalan kültürel baki¬yesi üzerinde fikir yürütmek, savunucusu ya da muhalefet edeni olarak bu sahada düşünce üretmekten ibaret olan kimselere aydın denmesinin doğru bir niteleme olup olmadığına değinmek isti¬yorum.
Toplum tarafından kabul edilmek ve popüler olmak amacına yönelik yaptıkları çalışmaları saymazsak, (İslam adına) yaptıkları iş olarak başka bir şey göstermek mümkün değil.
Öyle ki; işi yalnızca düşünce üretmek olan ve ürettiği düşünceyi (fileri) de temsil etme ve pratiğe geçirme gereği duymayan bir aydın tipiyle karşı karşıyayız.
Kimden söz edildiğini anladınız sanırım: Evet "Müslüman Aydın"dan söz ediyorum Bunlara bu sıfatı kim verdi, neden verdi, verdi mi, vermedi mî? Bu belirli bir kesimin yakıştırması mı, değil mi? Bu ayrı bir tartışma konusu.
Kitap yazmak, panellere katılmak v.b. araçları kullanarak topluma mal olmayı kısmen de olsa başaran bu "zatı muhteremler, dine ait sorumlu¬luklarını dinin "kişiye özel" ibadetlerini yapmakla yerine getirdiklerini sanırlar.
Onlar için dindar (İslam) olmak, din ile ilgili yazmak, konuşmak vd. kültürel etkinliklere katılmaktır. Gündeme getirdikleri din anlayışında, dinin toplumsal taleplerini ya görmemezlikten gelirler ya da yok sayarlar. Örneğin dinin şu taleplerini dikka¬te almazlar, yani kendilerini şu taleplerin muhatap¬ları olarak görmezler:
l- Dinin, kendine göre bir ayrışmayı/kamplaşmayı öngörmesini (Müslüman/Müşrik/Kafir gibi).
2- Dinin, muhatabından hangi kampta yer aldığını, yani safını net bir şekilde belirlemesini.
3- Dinin, taraftarından (mensubundan) kafir ve müşriklere karşı tavır koyma isteğini.
4- Dinin Müslümanlarla dost, Müslüman olmayanlarla dost olmamayı gerekli görmesini.
5- Dînin, ilke ve kurallarının hayata hakim kılınması için mücadele verilmesini şart koşmasını.
Din'in buna benzer daha bir çok talebini sıralamak mümkün. Ancak bu aydınlar dinîn bu tür taleplerini her nedense dikkate almazlar. Oysa dinin (İslam'ın) bu isteklerini yerine getirmek Müslüman olmanın gereklerindendir.
Ne yazık ki aydınlarımız (!) dinin bu taleple¬rinden habersizmişcesine "güııü kıırtarmanı"nın peşindeler. Daha da kötü ve ürkütücü olanı, dünya müslümanlarının uğradıkları zulme seyirci kalma¬ları, bir tek söz dahi etmemeleridir. Ne konuşmala¬rında, ne yazdıklarında böyle bir şeye rastlamak mümkün değil.
Filistin'de, Çeçenistan'da, Bosna'da ve daha dünyanın birçok bölgesinde akıtılmakta olan Müslüman kanı, onlar için hava durumu raporun¬dan daha az ilgi duyulan bir durumdur.
Yaşadığı toplumun "değer" yargılarını/kabul¬lerini dikkate alarak, ürettikleri fikirleri, Müslüman aydın sıfatıyla 'İslam budur' diyerek piyasaya sürenlere söylenecek bir çift sözümüz var: Allah'ın dinini, ya dinin kendi esaslarına göre ortaya koyun veya da onu savunmayı gerçek bağlılarına (dini Allah'a has kılanlara) bırakın.
Bir takım bahanelere sığınarak, İslam'a "mo¬dern bîd'at ve hurafeler" sokmayı meslek edinmiş olanların, Müslüman aydın olarak anılmaları İslam adına büyük bir talihsizliktir.
İşin garibi bu zatlar; sanki İslam'da bir eksik¬lik varmış gibi ve kimi "ismi müslüman" devlet¬lerin ya da islami Cemaat(!) ve grupların düşünce yanlışlıklarından, davranış bozukluklarından ve uygulamalarındaki "ifrat ve tefrit"ten dolayı sanki suç İslam'ınmış gibi, bunlardan dolayı İslam'ı tek başına yetersiz görerek, beşeri dinlerden İs¬lam'a takviye yapmaya çalışıyorlar. Ve bu montajcı anlayışa da "aydın olma" diyorlar.
Günümüzün Müslüman aydınları (!) insanlar¬dan kaynaklanan eksiklik ve yanlışlıkları sanki İslam'ın kendisinden kaynaklanıyormuş gibi değerlendirerek, alternatif model arayışı içine giri¬yorlar. Kimileri "sivil toplum", kimileri "ortak proje etrafında bîr arada yaşama" projeleri üıetirken, kimileri de "eğer laiklik olmasaydı bizi konuşturmazlardı, kellemizi uçururlardı, onun için laiklik bizim teminatımızdır yani düşünce özgürlüğü için laiklik şarttır" diyecek kadar işi ileri götürdüler.
Üstelik İslam'ı hayata hakim kılmanın müca¬delesini verenleri de, bu anlayışla değerlendirerek radikallik yapmakla suçluyorlar. Fundamentalist/kökten dinci olarak niteledikleri bu kimselere muhalefet etmeyi düşünce özgürlüğü adına gerekli görmektedirler.
Oysa ki gerçek hiç de öyle değil. İnsanların işledikleri cürümlerden dolayı kimsenin İslam'ı mahkum etmeye hakkı yok. Biz bu kimselerin yanıldıklarını iddia ediyor ve diyoruz ki: Hiç bir sistem ve rejim İslam'ın düşünceye sağladığı özgürlüğü sağlayamaz. Biz gerçek İslam'dan yani Kur'an İslamı'ndan söz ediyoruz. Gelin bizi radika¬lizm yapmakla suçlamaktan vazgeçin. Ve iyi bilin ki: Biz İslam diyoruz. İslam ne diyorsa o olsun diyoruz. Ne bir eksik ne bir fazla. Heva ve hevesle¬rinden uydurdukları şeyleri din edinenlerle, "Kur'an İslamı'nın savunucusu ve İslamî çizginin ödünsüz takipçilerini" bir tutmak "ay¬dın olmak" değil, kör olmaktır.
Bizler, Ahmet'in, Mehmet'in kafasındaki İs¬lam'ı değil Kuran'daki İslam'ı istiyor ve onun mücadelesini vermeye çalışıyoruz. Şimdi söyleyin ve açıkça ilan edin. Edin ki bizler de, sizler hak¬kında yanlış düşünüyorsak yanlışımızı düzeltelim. Sizler İslam'ı her türlü ideolojik sistem ve dü¬zenden, beşeri görüş ve ekollerden üstün görüyor musunuz, görmüyor musunuz ? İslam'ı yeterli görüyor musunuz, görmüyor musunuz,? İslam bir hayat nizamı mıdır, değil midir? Bu sorulara olum¬lu yanıt veriyorsanız ürettiğiniz projeleri İslamî olmayan değerlere/kaynaklara dayandırmanız bir çelişki değil mi?
Örneğin, İslam'ın laiklikten çok daha fazla gerçek düşünce ve inanç özgürlüğü sağlayacağına inanıyorsanız, neden laiklik "İslam'dan da önce gelir" çünkü "inanç özgürlüğünün teminatıdır" diyorsunuz? Sakın mevcut uygulamaları örnek göstererek: kendinize bahane aramayın. Çünkü biz gerçek İslam'dan söz ediyoruz. Gerek tarihte ve gerek günümüzde İslam adına düşünce özgürlüğüne yapılan baskı ve zulümden değil. Onların sorumlusu ve suçlusu İslam değil, kendini müslüman sananlardır. Hata ve kusur varsa insanlara aittir, İslam'a değil. Hz. Ömer'in elindeki İslam'ın kılıcıyla Muaviye'nin elindeki İslam'ın kılıcı gibi ikisi de İslam'dı ama Ömer'in elindeki kılıç hakkı ve adaleti, Muaviye'nin elindeki kılıç haksızlığı ve zulmü temsil ediyordu. Demek ki suç kılıçta değil, onu tutan eldedir.
Hiç kuşkusuz biz Rasulullah'm uyguladığı İslam'dan söz ediyoruz. O İslam ki; bizatihi kendisi, düşünce ve inanç özgürlüğünün teminatı ve kaynağıydı. Sizden, düşünce özgürlüğünün ve insan haklarının teminatı laikliktir diyeceğinize, İslam'dır demenizi beklerdik. Eğer diyorsanız o zaman neden "düşünce özgürlüğünü korumak, özgürce düşünce üretmek için laiklik şarttır" diyorsunuz?
Bunca değerlendirmeden sonra dilim söyle¬meye varmıyor ama, 'acaba bu davranış ve tercihlerinizin alıntında dünyalık çıkarlar mı yatıyor' diyesi geliyor insanın.
Bunca gerçeğe rağmen, bütün maharetleri (özellikleri) rejimin verdiği yaldızlı diploma ve unvanlarda yatan ve İslamla ilgileri bilgi/kültür düzeyi ile sınırlı olan bu aydınların, İslam sahnesinde yer almaları ve kendilerini İslam'ın yetkili/ görevli sözcüleri olarak lanse etmeleri ve en garibi de toplum tarafından hiç de hak etmedikleri bir itibarı görmeleri doğrusu izahı oldukça zor bir durum.
Ayrıca;
Pratiğe asla yönetmeyen bu aydınlarımızın (!) kimi vakıf ve cemiyetler tarafından toplumun
huzuruna, İslam'ın sözcüleri olarak çıkarılmaları, kimi gazete ve dergilerde arz ı endam etmelerine ne demeli?
İslam'la bağlantıları teori ile sınırlı olan bu Müslüman aydınların(!) İslamî anlayışları tek boyutludur. İslam'ı bir hayat modeli olarak ortaya koymazlar. Özellikle bundan kaçınırlar. "İslami" devlet sözünü ağızlarına almaktan bile ürkerler. Daha çok karşıt tarafla uzlaşma ve anlaşma/ konsensüs için ortak yönlerin bulunması gayreti içindedirler.
İslamın siyasal, sosyal, ekonomik ve hukuki taleplerini göz ardı ederek, sadece kültürel talepleri ile gündeme getirmek bu sözde aydınların yaptığı tek etkinliktir.
Gerçek Aydın Nasıl Olmalı?
Toplumun/kitlelerin/kamuoyunun kendisine, temsilci/sözcü olarak gördüğü aydının iki temel özelliği olmalıdır: Toplumunu bilgilendirmek ve pratikte onlara model olmak.
Toplumun ihtiyaçlarını bilmek ve o ihtiyaçları gidermek için çare aramak gerçek aydının en başta gelen ödevidir. Toplum/kitle, bu özelliklere sahip aydınlarla buluştuğu an, bu buluşma bütünleşme¬ye, bütünleşme de güce dönüşür.
Evet gerçek aydın olmak bu özelliklere sahip olmayı gerektiriyorsa, o zaman, bugün toplumu aydınlatma iddiasında olan veya öyle nitelenen, ismi (müslüman) aydına çıkmış kimselerde bu özellikler var mı? Yoksa bunlara aydın demek doğru olabilir mi?
Kitap yazmakla, fikir üretmekle aydın olun¬maz. Olsa olsa bilgi hamalı olunur. Halkın taleplerini gündeme getirmeyen ve "İslam'ı" halkın talebine dönüştürmeyen, onun sorunlarıyla ilgilen¬meyen, müstekbir ve zalimlere karşı mücadele zemini oluşturmanın gayreti içinde olmayan kimse Müslüman aydın olamaz.
Toplumun, "özünde olanı, İslam'la değiştirme¬sinin meşalesini yakmayan, İslam'ı hayata hakim kılmanın gündemini oluşturma çabasında olmayan ve rejimin kendisine sunduğu mevki ve makamlar¬da inzivaya çekilenlerin doğru da olsa sözüne itibar edilmez. Zira söz söyleyene göredir. Sözü söyleyen, söylediği şeye önce kendisi uymalıdır ki sözünün bir değeri olsun.
İzzet ve şeref İslam'a bağlılıktadır. Bu bağlılığı zayıf düşürücü arayışlara girenlerin zamanla izzetlerinden ödün vermeleri kaçınıl¬mazdır. İzzetini yitirmiş kafaların isimleri başında aydın sıfatı da bulunsa müslümanlara verecekleri hiçbir şeyleri kalmamıştır. Onun için sözüm ona aydınları okumak ve dinlemek boşa zaman tüket¬mektir. Bu tür aydınların sözü "ayağa düşmüş" tür. Ve söz ayağa düştü mü gücünü yitirir. Gücünü yitirmiş söz kültür olmaktan öte bir anlam taşımaz. İslam hayata yön verme iddiası ile vardır. Söz bu varlığı ifade ediyorsa bir anlam taşır. Değilse söyleyeni psikolojik tatminden başka bir işe yara¬maz.