'Bilinçli Müslüman' olarak adlandırılabilmek için gerekli olan zihin formasyonuna değinen bir yazı.
İslâm'a göre bir yaşama tarzını elde edebilmek, İslâm'a göre düşünmek ise, onun hakkında birtakım "maddî" bilgiler elde etmekle gerçekleştirilmez. İslâm'ın normlarına göre düşünebilmek, onun materyallerini elde edebilmekten daha fazla bir şeydir.
İslâm hakkında bilgi edinmiş herkesin İslâmî normlara göre düşünebildiği kabul edilemez. Burada, önemli olan, kafasını birtakım bilgilerle doldurmuş olmak değil, İslâm'ın gerektirdiği "nosyon" içinde düşünebilme yeteneğidir.
Bu bakımdan, burada işimize yarayacağı biçimiyle "bilgi"yi ikiye ayırabiliriz. Biri "kazuistik" niteliktedir. Yani tek tek olgulara ait edinilmiş bir bilgi yığını. Buna ansiklopedik bilgi demek de mümkün. Burada, edinilmiş bilgiler arasında kişi iç münasebetleri kuramadığı gibi, bu tek tek bilgilerden meydana gelmiş bilgi yığını, o kişiye İslâmî bir bakış açısı da kazandırmaz. Her olgu, her durum hakkındaki bilgi kendi başına kalır.
Bir de prensiplerin bilgisi vardır. Prensiplerin bilgisine ulaşmış kişi için, "kazuistik bilgi" o kadar önemli değildir. O, sonradan gerekebilecek bilgileri nereden, nasıl elde edebileceğini bildiği gibi, içinde bulunduğu şartlara göre ne çeşit bilgiye ihtiyacı olduğunu da bilir.
Burada değindiğimiz bilgi açısından bakıldığında, Müslümanları, en az iki kategori içinde ele almamız mümkündür. Bunlardan bir kısmı, İslâm hakkında oldukça geniş bilgi sahibidir. Buna rağmen, İslâm'ın gerektirdiği normlara göre düşünebilmekten yoksundurlar. Çünkü İslâm hakkında edindikleri bilginin bir müsteşrikin bilgisinden farkı yoktur. Evet, maddî olarak bir sürü şey bilmektedir. Fakat bu bilgisi, onu, İslâm'ın ruhuna uygun düşen yolda düşünmeye götürmemektedir. Gene bu kısım içinde mütalâa edebileceğimiz bir kısım Müslümansa, mevcut toplumsal ve siyasal şartlara göre, sahip oldukları bilgileri kullanamamaktadırlar. İslâm hakkındaki bilgi hazinelerinin genişliğine rağmen yaşadıkları ortamın farkında değildir bunlar.
Demek ki, İslâm hakkında bilgi edinmiş olmak yetmemektedir. Bu bilginin edinilmiş olmasının gerekliliği ortada. Fakat prensiplere yükselebilme sırf kuru bilgiyle elde edilebilecek bir husus değil. İslâm'ın gerektirdiği normlara göre düşünebilmek, İslâm'ın ruhunu anlamış olmayı gerektirmektedir.
İslâm'a göre yaşama tarzı derken, bu yaşamayı yalnızca davranışlara yansıma anlamında kullanmıyoruz. Aynı zamanda çevremize karşı takınacağımız tavrın, dünyanın gidişatına karşı mütalâamızın da İslâm'a göre biçim almış olması gerekir diyoruz. Yani düşünme alışkanlığımız İslâmî normlara uygun bir akış izlemelidir. Bu da, prensiplerin gerektirdiği normlara göre bir kafa yapısına sahip olmaya bağlı.
Prensiplere ulaşmamış bir bilgi manzumesi ne kadar yüklü olursa olsun, hiç beklenmedik yerlerde, kolaylıkla mihverinden sapabilir. Prensiplere ulaşabilen bir bilgi manzumesi ise "bilinçli" olmakla ilgilidir.
Bugün bir Müslümana "bilinçli" diyebilmek için, bir başına, onun ibadetlerine bakmak yetmiyor. Bir kimsenin namaz kılıp kılmadığına, oruç tutup tutmadığına, zekâtını verip vermediğine, imkânı varken Hacca gidip gitmediğine bakarak hüküm vermek bizi hiç de sağlıklı sonuçlara ulaştırmayabîlir.
İslâm'ın şartları arasında sayılan bu hususları yerine getirmek, esasen her Müslümanın kişisel yükümlülükleri sayılır. Yani birey olarak, ibadetlerini ifa etmek Müslümanın, zaten ve söylenmeden bilinen, kişisel borcudur.
Öyleyse bir kimseye "bilinçli Müslüman" diyebilmek için onun kişisel yükümlülüklerinin ötesinde bulunan hususlarda yapıp ettiklerine bakmak gerekiyor.
Ne gibi?
İbadetlerini yapan kimse bunları kendisi için, yani kendi nefsini kurtarmak adına yaptığına göre, o kimse bunların dışında ne yapıyor, ona bakmalı. Allah'ın rızasını kazanmak için ne yapmayı düşünüyor? Ne yapmayı tasarlıyor? Ve ne yapıyor?
Müslümanın, bunları yapabilmesi için şüphesiz çok uyanık olması gerekir. Çevresi hakkında, ülkesi hakkında, dünya hakkında bir bilgisi olması gerekir. Dünyanın gidişatı hakkında bazı temel ve asgari bilgilerle donanmış olması gerekir.
Yarın, hesap günü, Allah kendisine: "Benim için ne yaptın?" diye sorduğunda, kimse namaz kıldım, zekât verdim, oruç tuttum, Hacca gittim diye cevap vererek durumunu kurtaramayacakür. Çünkü bütün bu ibadetleri insan ancak kendi nefsini kurtarmak için yapmıştır. Bu ibadetlere muhtaç olan Allah değil, fakat kendisidir. Bu söylediklerimizse konunun sadece "elifbe"sidir.
Öyleyse müslüman, Allah için ne yapmıştır? Ne yapması gerekir?
Böyle bir soruya hazırlıklı bulunmak için Müslümanın, ibadetlerini yapmış olmasının ötesinde belli bir "bilince" sahip bulunması gerekir.
Müslüman bir yandan namazını kılar, orucunu tutarken, bir yandan da küfrün ve zulmün âleti olmaya bilerek bilmeyerek devam ederse, onda elbette belli bir bilincin bulunduğundan bahsedilemez.
Bir yandan ibadetlerini hiç sektirmeden yerine getirirken bir yandan da İslâm düşmanlarının emeline hizmet ederse, küfür saflarında yer alırsa, onda elbet bir bilincin bulunduğundan bahsedilemez.
Sıcak sobanın yanında, yahut güneş altında tatilini geçirirken, ezan okunduğu zaman da gevşek gevşek namaz kılmaya kalkarken, dünyanın başka yerlerindeki Müslümanların başına neler geldiğinden habersiz kalırsa, onda elbette bir bilinç bulunduğu söylenemez.
İslâm düşmanı olduğu Kur'ân hükmüyle sabit bulunan Hıristiyanların, Yahudilerin Müslümanlara karşı kurduğu tuzakların farkına bile varmadan onların safında yer alırsa, böyle bir Müslümanda nasıl bir bilincin sözü edilebilir acaba?
Öyleyse, Müslüman için "bilinçli" demenin ne demek olabileceği üzerinde tekrar tekrar düşünülmelidir. Sırf kendi nefsimizi kurtarmak için yaptığımız ibadetlerimizin bizi kurtarmaya yetip yetmeyeceği sorulmalı, araştırılmalıdır.
Bilinçli Müslümanla, bilinçten yoksun fakat bilgi taşıyıcısı Müslüman arasında pratikte önemli tavır ve davranış farklılıkları var.
Bilinçli Müslüman, dünyada edilgin bir durum alışı reddeder. Başkalarının âleti olarak kullanılmasına, istismar edilmesine göz yummaz. En önemlisi, nerede, nasıl istismar edildiğini veya edilebileceğini bilir. Bu yüzden etkendir. Dünyanın gidişatına Müslümanca bir tavırla müdahale eder. Müdahale edemediği zaman yahut müdahale etme imkânını elinde bulunduramadığı zaman, bunun da farkındadır. Haksızlığa karşı eliyle, olmazsa diliyle, olmazsa kalbiyle karşı koyar. Allah'ın düşmanlarına, gene Allah'ın rızası için buğz eder. Her haliyle etkin bir tavır alış içindedir.
Çağdaş mekanizmaların kendisine sağlamak istediği rahatlıklardan hoşlanmaz. Bu tür rahatlıkların kendisinin bilincini köreltmeye yönelik tuzaklar olduğunu bilir. Yeryüzünde işgal ettiği bir mekân varsa, bu mekânın Allah düşmanlarının lütfü ve ihsanıyla kendisine verilmediğini, dolayısıyla işgal ettiği mekânın hakkını korumanın da kendine düşen yükümlülükler arasında bulunduğunu bilir.
Rızk endişesi çekmez. Rızk endişesiyle kâfirlerle işbirliği yapmaz. Çünkü bilir ki rızkın vericisi, Rezzak olan yalnız Allah'tır.
Allah'tan korkanın kalbinde Allah korkusundan başka hiç bir korkunun yer tutmayacağını bilir. Bu yüzden kula kul olmaz, yalnız Allah'a kulluk eder. Allah'tan başkasından korkmanın, hele bir insandan korkmanın aşağılık bir şey olduğunun farkındadır.
Hayrın ve şerrin Allah'tan geldiğine iman eder. Kötülüğün eşyadan değil, fakat eşyanın emri altına girmekten olduğunu bilir, bu yüzden eşyayı kendi emrinin altına alır ve eşyayı kendine musahhar kılmaya bakar.
Onun zulüm tanımı yalın biçimiyle işkence ve zorbalık değildir. Yani, zulüm onun için aslında fizik bir hadiseden ibaret değildir. O, kuş tüyü yataklarda yatarken ve renkli rüyalar içindeyken de bir insanın zulüm altında bırakılabileceğini bilir. O zulmü Allah'ın hükümleriyle hükmetmemek diye anlar. Allah'ın hükümleriyle hükmedilmeyen yerde o kuş tüyü yataklarda renkli rüyalarına terkedilmiş olsa bile, zulüm çarklarının döndürülmekte olduğunun farkındadır.
Durumunu somut bir konumda ve gerçekçi olarak değerlendirir. Kendisine rahatlık sağlayan ve fakat Allah'ın hükmüyle hükmetmeyenlere "Allah razı olsun" deme çelişkisine düşmez.
Bilinçten söz edip durduk, bilinçli olmakla kültürün ayrılması gerektiği noktaya da dikkat çekmek isteriz.
"Ben insana Racine'i ya da Theokritus'u bilince kültürlü olur demiyorum. Bence kültürlü insan dünyadaki durumunu anlamasına yarayan bilgiyi ve yolları edinmiş olan insandır" diyor Sartre.(1)
Günümüz dünyasında, Racine'i ya da Theokritus'u bilince kültürlü sanılan ve öyle sayılan bir anlayışla karşı karşıyayız. Bu sadece batı dünyasında değil, geçmişinde İslâm'ı yaşamış bugünkü Müslümanların ülkesinde de böyle. Theokritus'la Racine'in adını yan yana getirip üç cümleyi de arkası arkasına döktürüverenlere, aman ne bilgili insan diyoruz. Ya da ezberlediği üç âyet-i kerime ile iki hadis-i şerifi Arapçasından okuyan biri karşımıza çıktı mı, büyük bir alimle karşılaştık sanıyoruz.
Şimdi düşünüyorum da, acaba Hazreti Ebu Bekir'e (ra) şu ellidört farzı bir say da bakalım, denseydi, bu soru karşısındaki tavrı ne olurdu? Bilinen bütün farzları, vacipleri, sünnetleri yerine getirdiğinden kimsenin kuşku duymadığı Hzı Ebu Bekir, ne dediğini anlamak için soru sahibinin yüzüne bakıp kalırdı herhalde.
Müslümanların arasında şimdi böyle bir anlayışın yaygınlaştırılması çabası var. Suudi Arabistan'dan dönen bir arkadaşım, şimdiki Arapların öyle kolay kolay "kül yutmadığını" anlatmak için İslâmî konularda bir iddia ileri sürüldüğünde, Arabın derhal "Delillerin nedir?" diye sorduğunu belirtiyor ve bir âyetle ya da hadis-i şerifle cevap veremediğiniz zaman sözünüzü dinlemeye değer görmediğini söylüyordu.
İnsanların âyet ve hadis bilmesinin karşısında olmak elbette akla aykırıdır. Tersine, bunların ezberlenmesi, öğrenilmesi, öğrenilenlerin hayatımıza aktarılması, söylenmeden de bilinecek bir şey.
Fakat ben, günümüzdeki bu anlayışın başka bir yerlerden kaynaklandığı kaygısını taşıyorum. Bu, pozitivizmin bizdeki bir tür yansıması gibime geliyor. Günümüzün Müslümanları, tuhaf bir pozitivist anlayış içinde, herhangi bir iddianın doğruluğunu anlayabilmek için âyetler'e, hadisler'e başvurulmasını marifet sanıyorlar.
Şimdi, ne yapalım öyleyse, bütün büyük müctehid imamlar da aynı yolu izlememişler midir, diye itiraz edileceğini bilmiyor değilim. Fakat biz zaten bunların (Kur'ân'ın ve hadislerin ve öteki kaynakların) bütünüyle bilinmesi gerektiğini anlatmak istiyoruz. Bunların bize delil olarak ileri sürülebilmesi için, onları delil olarak ileri sürebilmeye liyakatli bir birikim elde edilmiş olması gerektiğini vurgulamak istiyoruz.
İslâm'ın, ilim öğrenmek için öngördüğü teşvikler, küfür zihniyetinin hazmedilmesi için kullanılırsa, buna bir de: "İlini Çin'de de olsa öğreniniz" mealindeki hadis-i şerifle delil getirilirse, şimdi ben bu delili nereye koyabilirim?
Âyetleri, hadisleri, kopuk kopuk ezberlemiş olmakta bir marifet göremiyorum. Meğer ki bunlar mücerret bir ibadet kasdıyla yapılmış olsun...
Önemli olan İslâm'ın getirdiği ruhu bütünüyle kavramış olmaktır. Onun lafzıyla ve ruhuyla değindiği bütün meselelerin müntehasını, gene onun isterleri doğrultusunda kavramış olmak bir Müslümanı arif yapmaya yetecektir. Fakat müsteşrik kafasıyla Kitabın tümünü ve bilinen bütün hadisleri ezberlemiş olmak hiçbir işe yaramayacaktır. O kimse isterse alim diye kabul edilsin.
Müslüman olarak benim ilgi alanımın sınırını belirleyen de bilincimdir. Bilincimle ilgi alamın arasındaki ilişkiyi aydınlatmak için bir örnek vermek istiyorum: Ben, Kızıl Çin'e Coca-Cola girmesiyle ilgilenmeli miyim? Amerikan menşeli General Motors'un ya da F. Alman menşeli Krupp firmasının Sovyet Rusya'da ya da öteki sosyalist ülkelerde yaptığı yatırımlar beni ne ölçüde ilgilendirir? Batılı ülkelerin kendi aralarında yaptıkları siyasî veya iktisadî konulu toplantılar, konferanslar, kongreler beni ilgilendirmeli mi?
Şu veya bu uluslararası fînans kuruluşunun Türkiye'ye verdiği veya vermeyi vaat ettiği krediler Müslüman olarak benim ilgi sınırım içinde midir? Yoksa, bütün bunlara karşı ilgisiz mi kalmalıyım? Bütün bunları yok mu saymalıyım?
Bir görüşe göre, yukarıdaki soruların içinde belirtilen ve onlara benzeyen konular ve meseleler Müslümanları ilgilendirmez. Bu konuları bilmeye çalışmak Müslüman için bir zaman kaybıdır. Çin'e Coca-Cola'nın girmesinden bana ne? Çin'e Coca-Cola ile beraber Batı dansları da giriyormuş, bana ne? Yahut Batılı ülkeler Venedik'te toplanmış, Sovyetlerin Afganistan'dan çekilmesini istemek hususunda bir karar almışlar, fakat bu kararın Detant'ı zedelemeyeceğini ilân etmişler; sonra da Sovyetlerle ikili görüşmeler yaparak Detant'ın nasıl zedelenmeyeceği hususunda anlaşmaya varmışlar... Bunlar beni niçin ilgilendirsin?
Aslında bu görüş Müslümanları dünya meselelerinin dışında farzeden, daha doğrusu Müslümanları dünya meselelerinin dışında tutmak isteyenlerin öne sürdüğü, fakat İslâm'la ilgili bulunmayan mütalâanın sonucudur. İslâm'ı din olarak, Hıristiyanlığın bugünkü konumuyla bir sayanların benimsediği görüştür. Fakat İslâm, vahyedildiginden bu yana, tarihin hiçbir döneminde Hıristiyanlarla aynı kaderi paylaşmamıştır. İslâm'da hiçbir zaman Hıristiyânî anlamda din/devlet ikiliği olmamıştır.
Burası doğru, ama Çin gibi uzak bir ülkeye Batı patentli bir meşrubatın girmesi niçin Müslümanı ilgilendirsin, denebilir. Şunun için ilgilendiriyor: bu meşrubat bugün Türkiye'ye de girmiştir. S. Arabistan'a da girmiştir. Girmediği yer kalmamıştır. Bu meşrubat, girdiği her ülkede Batı sermayesinin bir simgesi sayılmalıdır. Bir ülkeye Bata sermayesinin girmesi ise Batı tarzı tüketim alışkanlıklarının girmesi demektir. Bu alışkanlıklarsa, bütünüyle Batı kültürünün o ülkelerdeki hükümranlığı anlamına gelir.
Müslüman, neyin nerden gelip nereye gittiğini öğrenmek için dünyada olup bitenlerle ilgilenmek zorundadır.
Müslüman olarak uyanık olmak zorundaysak, Müslümanların dünyaya karşı bir tavır alması gerektiğine inanıyorsak, dünyamızda olup biten hiçbir şeyi ilgi alanımızın dışında saymamalıyız.
Meselenin bir başka yönü daha var: İslâm, özellikle müsteşriklerin faaliyetleriyle ruhundan boşandırılmış bir entellektüel kategori haline dönüştürülmeye çalışılmıştır durmadan. İslâm, bir bilgi kategorisi haline dönüştürüldükçe bazıları onu yaşanmaktan çok, hakkında bilgi edinilmesi gereken bir düşünce dizgesi diye algılamaya başlamışlardır. Bu da, İslâm'ın hayattan, uygulamadan kaldırılması için uygun zemini oluşturmakta kullanılmıştır.
İslâm'ı bir bilgi şubesi olarak bilmek, onu böylece öğrenmiş olmakla, yaşamak ve uygulamaya geçirmek arasında fark bulunduğunu söylemeye gerek yok.
İslâm dünyasına getirilen bu yanlış entellektüalizmin önümüze çıkardığı en bariz yanlışlıklardan birisi, şeriat ile tasavvufun ayrı ayrı şeyler sanılmasına yol açması olmuştur.
Asr-ı Saadette şeriatla tasavvuf aynı anda ve bir arada yaşanırken, bunlar her Müslümanm hayatında bütünleşmiş bir İslâm ahlâkını meydana getirirken, sonra bu ikisi adeta farklı şeylermiş gibi algılanmaya başlanmıştır. Bu sonucu, Müslümanca yaşamanın gide gide hayattan uzaklaşması, bilinmesi gereken şeylerle yaşanması gereken şeyler arasında bir fark gözetilmeye başlanması ile (kısacası yanlış bir entellektüalizmle) izah edebiliriz.
Bu olay besbelli ki, zararsız bir zihinsel faaliyet olmaktan ibaret kalmamıştır. Müslümanlar gide gide birbirlerini zahir ehli, batın ehli gibi suçlayıcı ayırmalara girişmişlerdir. Bu tür suçlamalar günümüzde bazı kesimlerde halâ geçerliğini koruyabilmektedir.
İslâm bir tür bilgi kategorisi haline dönüştürülmeye çalışıldıkça, onun mücerret bir zihin faaliyeti olduğu yolundaki yanlış izlenim de yaygınlaşmaktadır. Bu ise İslâm'ın hayata dönüştürülmesini önleyici bir faktör olarak önümüze çıkmaktadır.
"Kalb temizliği" diye adlandırılan olgu her Müslümanm niteliğidir. Fakat bu olgu hayattan kovulmuş soyut bir nitelik diye algılanamaz. Kalb temizliği gereklidir ama yeterli değildir. Ne var ki, Müslümanca yaşama ve Müslümanca düşünme tarzımızın yanlış bir raya oturtulması yüzünden günümüzde kalb temizliğini yeterli sayanlara rastlanabilmektedir.
İslâm ahlâkı dediğimiz husus, alışverişinde doğru davranmak, yalan söylememek vb. gibi noktalara münhasır kılınamaz. Bunlar gereklidir. Fakat ahlâkımızın sadece belli bir kesitini oluştururlar. İslâm ahlâkı, aynı zamanda ibadetlerimizin de eksiksiz yerine getirilmesiyle bütünlenir.
Batı uygarlığında geçerli olan bu tür ayrımların İslâm'da yeri yoktur. Batı'da, dindışı bir ahlâkın sözünü etmek mümkündür, fakat İslâm'da dindışı bir ahlâk nasıl yaşanır?
(1) Çağımızın Gerçekleri, s. 56, îst. 1973.
Kaynak: Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören, S. 85-94.