Skip to content
Site Araçları
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Şu an buradasınız: Ana Sayfa arrow Toplum / Siyaset Dosyası arrow Toplum / Siyaset arrow Din, Modernizmin ve Geleneğin Fevkindedir
Din, Modernizmin ve Geleneğin Fevkindedir Yazdır E-posta
 

Görüntüleme : 283


İslam dininin kendi başına mükemmel bir sistem olduğunu ve modernizm ve geleneğin içine hapsedilemeyeceğini savunan bir yazı.

Soruştuma:

1. Müslümanların gelenek ve modernizm karşı-sındaki tavrı ne olmalıdır? Bu noktada geliştirilen ‘te’lifçi’ veya ‘reddiyeci’ yaklaşımlar için ne düşü-nüyorsunuz?

2. Sizce sağlıklı bir modernizm ve gelenek eleştirisi nasıl yapılmalıdır?

3. Son yıllarda özellikle kimi entelektüel çevrelerde, geleneksel yaklaşıma doğru bir eğilim gözlemleniyor. Bu eğilimi ortaya çıkaran temel saikler sizce nedir? Doğruların gelenekte tam ve eksiksiz bir şekilde mevcut olduğu görüşünden yola çıkan ‘gelenekçi’ tezi nasıl değerlendiriyorsunuz?

4. Modernizm ve Gelenek arasında, bir ‘Üçüncü Yol’ aramak gerekse, bunu nasıl tanımlarsınız?

1. Müslümanların gelenek ve modernizm karşısında tavrının ne olması gerektiğine dair fikir beyan etmezden önce sanırım, geleneğin ve modernizmin ne olduğunu kısaca açıklamak yerinde olur.

Elbette burada bu iki kavramın etimolojisini, kavramsal dokusunu, tarihi seyrini inceleyecek değilim. Fakat genel hatlarıyla belirtmek gerekirse modernizm, Din’e yani İslam’a, yani “gökten geldiğine inanılan” bütün kutsal değerlere meydan okumanın adıdır. Modernizm Din’in yaman bir hasmıdır, ama tek hasmı değildir.

Modernizm, yeryüzünde ilahlık/tanrılık taslayan, yeryüzünü kendi heva ve hevesleri doğrultusunda sevk ve idare etmeye yeltenen, tabiata ve hatta -ulaşabilse- bütün evrene ve pek tabi insana hükmetmeyi esaslı bir görev bilen aydınlanma sonrası insanının bu uğurdaki etkinlikleridir.

Modernizm, Allah’ın koyduğu temel yasalar, haram ve helal; günah ve sevap, Salih amel-fasid amel; iman, İslam yani Allah’ın rububi-yetine teslim olma, takvâ, hayırda yarışmak, inak, ıslah gibi kavramları bilmez; bunları iradî olarak, bilinçli bir biçimde bile isteye reddeder. Hatta modernizm bu kavramların yerine kendi seküler / profan kavramlarını ikame eder.

Modernizm, ahireti yok sayan bir dünya görüşüne sahiptir. Dolayısıyla bu doğrultuda bir toplum oluşması için bütün araçları kullanmayı mübah sayar. Modernizm, nesnellikten yanadır, reel-politiği esas alır.

Hasılı modernizm, Tanrı’yı öldürme iddiasında olan bir dünya görüşünün genel adıdır. Tanrı öldü/rüldü/kten sonra, siz hangi haramdan-helalden, hangi namazdan, hangi günah ve sevaptan bahsedeceksiniz?! Duymadınız mı: Tanrı öldü! Yaşasın yeryüzünün yeni tanrısı insan!

Gelenek ise, temel çıkış noktası, dayandığı ana felsefe, hedefi v.b. açısından modernizmden oldukça farklıdır. Bir karşılaştırma olarak, modernizm Din’i tamamen yok saymaksa, gelenek onu kuşatıp kendine benzetmesi, Din’i dönüştürmesidir.

Geleneğin modernizmden farklı olması, onun, modernizm yerine tercih edilebilecek bir şey olduğu anlamına gelmemelidir. Gelenek, belirli tarihi hadiseleri dönüm noktası alarak, o noktadan itibaren içinde bulunduğumuz âna gelinceye kadarki bütün bi-rikimleri kutsamanın, onları o söz konusu ‘hadi-se’nin yani aslın yerine ikame etmenin adıdır. Bu anlamda birçok gelenekten bahsedilebilir.

Bizi burada alakadar eden ise, İslam’a nisbet edilen gelenektir. İslam’la ilintilendirilen gelenek, Muhammed (as)ın Din’i tebliğinin son noktası olan 632 yılından itibaren günümüze gelinceye kadarki, İslam’ın bütün dînî, siyasî, akîdevî, felsefî, folklorik v.b. yorumlarını kutsallaştırmakta, bunların bir bütün olarak ele alınmasını şiddetle savunmakta ve en küçük bir eleştiriyi bile kabul etmemektedir.

Kur’an, atalarını üzerinde buldukları yola uymayı meziyet bilen insanları eleştirirken kanımca, müthiş bir ‘gelenekçilik’ eleştirisi yapmaktadır. Kur’an’ın önerisi, “Allah’ın indirdiklerine tabi olmak”tır.

Atalar, Allah’ın indirdiklerine uyarlarsa, ortak bir kelimede, bir hak miras üzerinde, buluşulması gereken noktada buluşulmuş olunur ki bu işte, sırat-ı müstakîmdir. Yoksa sırf ataların üzerinde yürümüş olması, bir yolu hak yapmaya yetmemektedir.

Öte yandan Kur’an, İbrahim’in yoluna da atıfta bulunur. Fakat dikkat edilirse bu, gelenekçilik değildir. İnsanlık tarihi boyunca sürekli inzal buyurulmuş olan vahiy silsilesinin temin ettiği tevhidî bütünlüğe dikkat çekmektir.

Hasılı gelenek, Din’in önüne geçmiş, Din’in birtakım asıllarını yer yer geçersiz kılmış, üstünü örtmüştür. Gelenek, beşerî yorumları vahyin önüne geçirmektedir. Buna göre Dini bilmek, ulemayı bilmek demektir!

Başta rivayetler ağı olmak üzere, içtihadın, tefsirin, hadisin, bitmek tükenmek bil-meyen kelamî tartışmaların, tasavvufun girift Batınî yorumlarının yanlış olması mümkün değildir! Bunları yanlış bulan benim dar ufkumdur! Bu yorumlarda bir nâhoşluk varsa, bu onların aslında değil, benim kendi anlayışımdadır. Anlamayan benim!

Şimdi soruya yeniden dönecek olursak, aslında cevap yukarıdaki açıklamalar içinde verilmiş oldu. Fakat yine de bu alanda söylenmesi gerekenler bulunmaktadır.

Müslümanlar, İslam’a talip olmalıdırlar. Din’in aslına, Kur’an’a ve Peygamber’in bize doğru olarak intikal ettirilen sünnetine talip olmalıdırlar. Allah’a meydana okuma olarak özetlenebilecek modernizm, Besmele ile, Fatiha suresi ile, Kafirûn suresi ile, hatta daha da kısası, Kelime-i tevhidle çok kolay kapı dışarı edilebilecek bir durumdur.

Gelenekçiliğe gelince, biz yüzde yüz İslam’ın kendisine talip olmakla yükümlüyüz. “İslam aromalı yeni bir din” demek olan gelenek, teslim olunacak bir amentü değildir. İslam, modernizmi de gelenekçiliği de tamamen reddeder. Fakat bu, İslam’ın hiçbir geleneğe hayat hakkı tanımadığı anlamına gelmez.

İslam’ın kendisiyle çatışmayan gelenekler vardır ve olmalıdır da. Fakat bir bütün halinde, geleneği kutsayan ve Dinî asılların önüne geçiren gelenekçilik (traditionalizm) kabul edilemez. Bu, telifçi yaklaşım olarak görülmemelidir. İslam’ın tevhid esasıyla çatışma arzeden hiçbir okuma biçimiyle uyuşulamaz, uzlaşılamaz.

2. Modernizmi de geleneği de eleştirirken kesinlikle ve tamamen Kur’an’a dayanmalıdır. Bu anlamda, “Muhammed (a.s) olsaydı, elindeki Kur’an’la bu meseleye nasıl bakardı” düsturu temel bir ölçü olabilir. Her şeyden önce önsel (a priorik) olarak şunu kabul etmeliyiz ki, Allah bize, hayatımız süre-since, her türlü buhranda ihtiyaç duyacağımız yol gösterici açıklamaları (temel ilkeler halinde) ihtiva eden mükemmel bir Kitap inzal etmiştir.

Bu ilkeler bizi “ağyara muhtaç etmeyecek” açıklıktadır. Rasûlullah (as.)ın sünneti de bunun açılımı olarak oldukça zengindir. Dolayısıyla ister modernizm olsun, ister gelenekçilik, her türlü sapkınlığı, her türlü meydan okumayı, her türlü hurafeyi ve İslam’ı dondurucu, her türlü bâtılı bu engin şerefli kaynakla rahatlıkla tefrik edebiliriz.

Şu var ki, işin özüne yönelik yapılması gereken bazı önemli ödevlerimiz vardır. İlkin, mesela modernizmi iyi bilmemiz gerekir. Modernizmi bilmeden onun sağlıklı eleştirisini yapamayız. İkinci olarak da, tarafında/safında bulunduğumuz İslam’ı iyi bilmemiz gerekir. İslam’ı bilmeden de asla modernizmi ya da gelenekçiliği eleştiremeyiz.

Tam tersine, İslam’la modernizmi ve hele de İslam’la geleneği aynı sanma garabetine düşeriz. Günümüzde birçok entelektüelin, bir türlü doğruyu isabet ettiremeyişi, genelde bu iki eksiklikten kaynaklanmaktadır. Ya İslam bilinmiyor, ya da modernizm veya gelenek.

Bu anlamda Müslümanlar olarak iyi bir noktada olduğumuzu söylemek ne yazık ki mümkün değil. Müslümanlar bilmedikleri, anlamadıkları modernizmin kelime ve kavramlarıyla konuşuyorlar. Modernizmin ‘32 farzı’ demek olan birtakım kavramlar Müslüman yazınında bolca tüketiliyor. Üstelik bunların, İslam’da zaten var olduğu gibi, kompleksli bir savunma yapılıyor. Bu bile, modernizmin yete-rince kavranmadığının en açık kanıtıdır.

Bundan daha vahimi ise, geleneksel alanda yaşanmaktadır. Ne yazık ki büyük bir çoğunluk mesela hadîsi eleştirmekle Peygamber’i eleştirmeyi birbirinden tefrik edemiyor. Hatta bir ‘alim’i eleştirmeyi de Peygamber ve din eleştirisi gibi algılıyor.

Modernizmi ve geleneği eleştirmek biraz da imanî bir meseledir. Her türlü bilgi donanımına rağmen, dünyevî hazların cazibesine kapılan insanlar, dengeleri gözetmekte, en masumu olarak, susmayı tercih etmektedirler. Aksi taktirde, zor elde ettiğini ileri sürdüğü nîmetlerin(!) kolayca elinden kaçacağını bilmektedir. İzzeti dünyevî hazlarda arayan bu insanlardan ne sağlıklı bir modernizm eleştirisi beklenir, ne de gelenekçilik eleştirisi.

Öte yandan, toplumun levminden endişe etmeden geleneği eleştirmek de çok kolay rastlanır bir erdem değildir. Halka hizmetin Hakk’a hizmet kabul edildiği bir halk dalkavukluğu (popülizm) vasatında, halka hizmetin çoğu kere şirk için koşuşturma olduğunu söyleyebilmek bir ‘cesur yürek’ gerektirmektedir.

3. “Doğruların gelenekte tam ve eksiksiz bir şekilde mevcut olduğu görüşünden yola çıkan ‘gelenekçi’ tezi” şirkin döl yatağı olarak değerlendiriyorum. Bu mekan, şirkin merkez üssü gibi iş görmektedir. Şirk zaten, Allah’la beraber, ataları, bizden önce geçmiş ‘büyüklerimiz’i, din ulularını, efendileri de şaşmaz yanılmaz hükümler ihdas etmeye yetkili kimseler olarak kabul etmektir. Bu durumda geleneksel din yorumu tabulaşmakta, kutsallık gömleği giydirilmektedir.

“Entelektüel çevreler” dediğiniz kimi insanlar, rotasını kaybetmiş gemi misali, gerçekten nereye gideceklerini şaşırmış vaziyettedirler. Duhâ suresi böyle bir şaşırmışlığa işaret eder. Bu insanların şimdilerde gelenekselci takılmalarına şaşırmıyorum, çünkü yaşayanlar, yeryüzünde İslam sosyalizminden İslam kapitalizmine, İslamî usulde teşhircilikten, İslamî laiklik yorumuna kadar bir yığın densizliğe şahit oldular.

Bu şaşırmışlığın arınıp durulacağına dair bir umut görülmemektedir. Çünkü gelenekselci eğilim, radikal bir biçiminde Kur’an’a dönüş yapmadıkça bu yanlışı fark edemeyecektir.

Geleneğe yeniden dönüş, aslında bir kaçıştır; gerçeklerden kaçış. Gerçeklerle yüzleşmekten korkma hali. Kitleler, toplum halinde atlatılan büyük badireler, siyasi baskı ortamları döneminde biraz daha eskiye sığınma ihtiyacı duyuyorlar; daha duygusallaşıyorlar ve kurtarıcı beklentileri bu dönemlerde tetikleniyor.

Son yıllardaki geleneğe dönüşte, 28 Şubat süreci gibi baskı dönemlerinin rolü elbette vardır. Fakat bunlar aslında komik gerekçelerdir. Zira tevhid-şirk mücadelesi tarihi göz önüne alındığında, anılan dönemin kayda değer olmadığı anlaşılır.

Bence yeniden geleneğe dönüş yönündeki ivmenin önemli nedenleri arasında, gelenekçiliğin özünde saklı bulunan bazı özellikler bulunmaktadır. Bunlardan birisi, uzlaşma kültürüdür. Gelenekçilik uzlaşmacıdır. Bâtıl olanı tamamen reddetmek ve Nebevî bir kıyam hareketi, elbette ağır bedeller gerektirmektedir. Uzlaşmak ise bu bedellere ihtiyaç duyurmamaktadır. (Selamet der-kenarest...).

Gelenekselci uzlaşmanın belki de en bariz örneğini, tabir yerinde ise, gelenekçiliğin ilmihalini yazan adam Seyyid Hüseyin Nasr teşkil eder. Nasr, İran İslam Devrimi’nden sonra Amerika’ya sığınmış, İran Devrimi’ni olumsuzlamıştır. Ali Şeriati’nin Safevî Şiası – Ali Şiası ayrımına sertçe karşı çıkarak, Safevî Şiasının gerçek Şiilik olduğunu ileri sürmüştür.

Aynı gelenekçileri Türk ülkesinde de bolca bulmak mümkündür. Amerika’yı Kâbe gibi sığınak kabul eden, gerçek İslam’ı sağcı, Amerikancı, laik, Kemalist ve bazı seleflerinin rüyalarla, masallarla, cifir ve ebced hesabıyla süslediği hurafeleri dinin tecdidi, kendilerini de asrın müceddidi olarak lanse eden gelenekçiler bugünlerde hem de ne kadar taltif görmektedirler.

Müslüman bir geleneğe sahip çıkan kesimler ne yazık ki siyaset bilmemekte ve fakat bununla da övünmektedirler. Öyle ki adam, siyasetten ve şeytandan Allah’a sığınmaktadır. Burada korkunç bir cehalet olduğu açıktır. Ama öte yandan, aynı çevreler, kendilerine ufak tefek yemler atan siyasi partilere destek olmaktan, onlara oy vermekten, onların vatan, millet, bayrak, Kur’an hakkı için desteklenmesi yönünde “işaret buyurmaktan” geri durmamaktadırlar.

Bu çelişkinin yorumu şudur: Ben, insan yönetimi denen siyasete talip olamayacak kadar aciz bir varlığım; ama beni ve diğer insanları yönetenler bana birtakım şeytanî tuzaklarla yaklaşma, beni kullanma lütfunda bulunurlarsa, onlara alet olur, onlarla uzlaşabilirim!

Geleneğe dönüşün özündeki etkenlerden biri de, hurafe-perestliktir. Hurafeler, Din’in ilkelerini o kadar kuşatmış ki, bunları ayıklayıp arasından, tertemiz Din’i görebilmek için adeta kilometreyi sıfırlayıp, yola Kur’an’la sıfırdan koyulmak gerekmektedir.

Modern bilimin ve teknolojinin, bunların kuşattığı modern hayatın her geçen gün daha da çekilmez olduğu bir gerçektir. Modernizmden bunalan insanlar, geleneğe sığınmaktadırlar. Çünkü o arada, Din’in aslına gitmesi gerektiğini ihtar edenlere itibar etmiyor. Zira, tıpkı kavimlerinin Peygamberler’e, “Allah bula bula seni mi buldu Peygamber olarak?” demelerindeki müstekbir tepki misali, bu çağrının sahiplerini küçümsüyor.

E bu arada, bazı entelektüel çevreler de bile bile geleneği öne çıkarıyorsa buna da şaşmamak gerekir. Çünkü bazı insanlar, halkı etkileyen nüfuzlarının elden gitmesini istemezler. Yani nüfuz casusları, her alanda olabilir demek ki...

Kısacası gelenekçi tezi uzlaşmacı, işbirlikçi, “ne şiş yansın ne kebap”çı, faydacı (pragmatist/utilitarist), takiyyeci, adam kullanmayı seven, içki içmese bile içiyor gibi görünmekten çekinmeyen, hatta gerekirse içen bir zihniyet olarak görüyorum. Hastalıklı bir durumdur bu. Tevhidî mücadelede zorlu bir hasımdır.

4. “Modernizm ve Gelenek arasında bir üçüncü yol aramak gerekirse” tanımlaması, işbu ‘üçüncü yol’un önceki ikisinin alternatifi gibi anlaşılmaya müsaittir. Ben bu sorunun öyle bir kanaati içermediğinden eminim. Fakat zahirde böyle bir görüntü var. Evet, öncelikle belirteyim ki, üçüncü yol, alternatif değildir. Çünkü önereceğimiz, başka seçeneğimizin olmadığına inandığım üçüncü yol alternatifsiz bir yoldur. Bu yolu ‘aramak’ bile gerekemiyor, bu zaten var; ezelden beri, daha doğrusu insanlığın başlangıcından beri var. Bu yol, tevhiddir, yani Allah’ın Peygamber aracılığıyla bildirdiği, son mübelliği Muhammed (a.s) olan yoldur. Ki bunun hem genel hem de özel adı İslam’dır.

İslam yegane Hak din’dir. Bütün batıl dinler İslam’ın alternatifi olmak iddiasındadırlar. Gelenekçilik ise İslam’ın yozlaştırılması, manipüle edilmesi, rayından çıkartılması, kişilere endekslenmesidir. Dolayısıyla bir sistem olarak insanları doğruya/Hakk’a ulaştırıcı değildir. Şirk deyince akla gelenekçilik gelmelidir. Dolayısıyla modernizm kadar gelenekçilik de İslam’ın hasmıdır.

‘Üçüncü yol’ değil de, ‘birinci yol’ olarak tanımlayacağımız, “üzerinde Peygamberlerin ve onların Salih ümmetinin yürüdüğü Sırat-ı müstakimdir. Sırat-ı müstakim, insanların değil, Allah’ın yücel-tildiği, beşeri reylerin değil, Allah’ın sözlerinin mutlaklaştırıldığı gerçek yoldur.

Günümüzde modernizmle gelenekçiliğin ilginç koalisyonları gözlenmektedir. Gelenekçilerle mo- dernistler ibretamiz bir şekilde aynı mekânlarda buluşmakta, birinin bir köşede namaz kılması, ötekinin diğer köşede kafa çekmesine mani olmamakta; biraz sonra ise birlikte hazırladıkları ortak bir metne imzayı basabilmektedirler. Hazırladıkları ortak metinde, laikliğin İslam’a aykırı olmadığı,

Kur’an’ın din devleti önermediği, Kur’an’ın tarihsel bir kitap olduğu v.b. yazmaktadır. Çünkü büyük efendi (Big Brother), din adamının gelenekçi, aynı zamanda modernist ve uzlaşmacı, çağdaş ve selefi kutsayan olanını seviyordur... Yani din, moderniste öykünen, ama aksesuar olarak ve söylem itibariyle gelenekselci takılan, kafası karışık gelenekçiler tarafından protesto edilmektedir! Böylece yeni bir ‘İslam Protestanlığı’ doğurtulmak istenmektedir.

Ama bilinmelidir ki, İslam kıyamete kadar, bütün şirk geleneklerini ve bütün modernist veya postmodernist meydan okumaları ifnâ edecek yeterli-liktedir. Yeter ki bu yeterliliği doğru okuyan ve sahiplenen ‘hayırlı bir ümmet’ bulunsun.

Quelle:İktibas Dergisi, Sayı: 314, Şubat 2005.




Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Favori Yazdır E-mail olarak gönder

Kullanıcı Yorumları  
 

Kullanıcıların değerlendirme ortalaması

   (0 Oylama)

 

Görünen 0 yorum 0 yorumdan

Gönderilen yeni yorum yok

Yorumunuzu ekleyin



mXcomment 1.0.9 © 2007-2009 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >