Skip to content
Site Araçları
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Şu an buradasınız: Ana Sayfa arrow Toplum / Siyaset Dosyası arrow Toplum / Siyaset arrow DÜZENİ 'CANLI' GÖRDÜM
DÜZENİ 'CANLI' GÖRDÜM
 

Görüntüleme : 250

ImageBir hapishane hatırası... Medrese-i Yusufiye'den düzenin işleyişine dair dersler ve yorumlar...

Kapı nöbetçisi ile birlikte koğuş ağasının yanına vardığında tekmil verilmişti; ‘bu arkadaş yeni geldi’. ‘Geçmiş olsun, Allah kurtarsın’ sözünün arkasından, ‘suçunuz nedir’ benzeri soruları kısa cevaplarla geçiştirdi. Sıcak bir karşılama gibiydi, ya da öyle hissetti Hasan.

Kayıtlara göre adi bir suçtan tutuklanmıştı. Benzer suçları işleyenlerle aynı koğuşa konulmuştu ama fazla kalmayacağını da biliyordu. Cezaevine gireceği kesinleşince psikolojik olarak kendini hazırlamıştı. Mekanı, sakinlerini ve özgün dünyalarını tanıyacağı için meraklıydı. Şartlarının farklı olduğunu hep duymuştu ama aldırmayacaktı. İlk tedirginliği gitti ve rahatladı.

Kısa soruşturma da kendisi ile ilgili ilk bilgilerin yeterli olduğu anlaşılınca, koğuşun ortalarında olabildiğince geniş alana yayılmış ranzalardan kendine ayrılmış tek katlı yerde oturan ağa, ‘Volkan’ diye seslendi. Girişe kıyasla duvar dibinden bir genç geldi ve ‘buyur abi’ diyerek verilecek komutu bekledi. ‘Hasan yeni misafirimiz, senin gruba dahil olsun’. ‘Peki’ diyerek yeni misafirin koluna girdi ve kendi yerine doğru birlikte yürüdüler. Kısa yolculukta her gören ‘geçmiş olsun, Allah kurtarsın’ diyor ve şöyle bir süzüyordu.

Koğuşun sonuna vardıklarında, orada kümelenmiş insanlara selam verip gösterilen yere oturdu. Üç katlı, demirden ranzaların sıralandığı yeni ve geniş mekana bir göz attı. Tavan ile üst ranzanın arası yarım metreyi bulmazdı. Üstte yatanlar için kışın soğuğu, yazın sıcağı çok kötü etkiler diye düşündü. İlk iki kat ranzaların arası, cicili bicili örtülerle perde niyetine süslenmişti. Buralar kıdemlilere ait olmalıydı. Koğuş, eskiden tanıdığı yatılı okulların kalabalık yatakhanelerine benziyordu; eni dardı ama uzunluğuna uzun koğuşta kısa aralıklarla ranzalar dizilmişti. Göğün zar zor gözüktüğü, demir parmakların sıkıca ördüğü sıralı pencerelerin etrafı, kurutulmaya asılmış çamaşırlarla doluydu. Pencere kenarları ile ranzalar arasında belirli bir yürüyüş mesafesi bırakılmıştı.

Altmış kişi kapasiteli koğuşta yetmiş beşinci misafirdi. Biraz ürkek bakışlarla etrafı süzerken, buranın acemisi olduğu her halinden okunuyordu. Sekiz on kişilik kümelerle gruplaşmış halleri, mahallelere ayrılmış şehir planlamasına benziyordu. Bir sigara ikram eden Volkan’ın soruları, detayları istiyor gibiydi. Sonunda ‘ilk mi’ sorusu dikkatinden kaçmamıştı. Belli ki alınacak tavırlar, takınılacak tutumlar, göreceği muamele, sorulara alınan cevaba göre belirlenecekti. Konuşma tarzı, verdiği cevaplar, ilk elde yeterli referansı vermiş olmalı ki; şimdilik iyi muamele göreceğini sonradan öğrenecekti.

Ses tonundaki emretme sigası ile ‘ Kıvanç, kahvaltımızı hazırla’ dedi Volkan. Volkanın sabaha kadar uykusuz kalıp öğleye doğru uyandığını öğrendi. Değişik bir oyun tarzı ile geceleri kumar oynadıklarını söyleyeceklerdi onun. Üst ranzalardan inen, sonradan yaşının yirmi iki olduğunu öğrendiği genç delikanlı ‘tamam abi’ diyerek koşturdu. Koğuşa girilen kapı kenarından merdivenlerle inilen yemekhane, bir alt kattaydı. Pencere kenarlarının ‘volta alanı’ olarak ayrıldığı yemekhanenin duvar tarafları uzunca masa ve sıralarla döşenmişti. Çelik dolaplarla çevrili dip tarafta, küçücük bir mescit alanı gözüküyordu. Bitişiğindeki ayrı bir masa üstünde bir ocak, dört gözünde yemek ve çay yapanlar ile sıra bekleyenleri gördü. Namaz kılanlar olmalı diye için için sevinmişti. Öğle vakti henüz geçmek üzereydi.

Çelik dolapta saklanabilecek yiyeceklerden oluşan bir kahvaltı hazırlanıyordu. Komşulardan kimilerinin guruplar halinde öğle yemeği yediği uzunca masanın bir kenarına, gazeteden bir sofra da Kıvanç kurmuştu. Ucuzundan siyah zeytin, naylon içinde satılan kaşar peynir, plastik kutuda özenle muhafaza edilmiş çokokrem, haşlanmış yumurta, yarısı çürümeye yüz tutmuş domates ve tabii ki çay. Ekmeği dilimlemeye de yarayan sapı naylonla sarılı, boyu kısa ve ince bir bıçak dikkatini çekti. Gerektiğinde başka işlere de yarar diye geçirdi içinden. Karşılıklı sorular ve cevaplarla daha ayrıntı konulara girildi, bu arada ‘dışardan’ da bahsedildi. Dikkatini çekmişti; ne hikmetse, bahsi geçen herkes en masum suçlardan yatmaktaydı.

Kıvanç, anne babasının kendisi küçükken ayrıldığı bir yuvada, eşlerin ikinci evliliklerinin kurbanı bir delikanlı idi. Kendisinden iki yaş küçük kardeşi ile sığıntı gibi hissettiği babasının yanından ayrılıp babaanneye taşınmışlardı. Beş altı yıl sonra bakıma ihtiyaç duyan babaannenin yanından ayrılmak zorunda kalan kardeşi anneye gitti. Kendisi mahalleden tanıdıkları bir esnafa sığınan Kıvanç, yatıp kalktığı işyerinde meslek de öğreniyordu. Lise yıllarında babası onun adına ticaret yaparken bir takım yanlış işler yapmıştı. Daha sonra yalnız kaldıklarında söylediğine göre ‘benim geleceğim yok abi’ diyordu tazecik. Adına işlenen suçların birikerek toplandığını, arada çıksa bile tekrar gireceğini ve ömür boyu yatacağını anlatıyordu. Artık babasına bile güvenmeyecekti!

Hasan, önceden kafasında oluşan berbat suçlardan içeri gireni görememişti! Sigarası bitmek üzereydi, hazırlıksız gelmişti. Kendisini getiren polislerin içerden alabileceğini söylediklerine kanmıştı ama kantin alışverişleri hafta da bir gün olmaktaymış. Manav alışverişleri ise on beşte bir. Kimseye sigara ikram etmemesi, kimseden de almaması gerektiğini söyleyen Volkan, burada her bir şeyin çok kıymetli olduğunu hatırlattı. Günlerden pazardı ve onun salıya kadar idare edecek bir paketi ödünç vereceğini söylediğinde sevinmişti… Sofranın kaldırılmasına yardım etmek istedi ama Kıvanç’ın işi olduğu söylenip reddedildi. Akşam yemeğine kadar serbest olduğunu, kafasına göre takılabileceğini söyleyen Volkan, etrafa dikkat etmesini ve önüne gelenle sırlarını paylaşmamasını tembihleyerek ayrıldı.

Namaza hazırlanmak niyetiyle abdest almak için üst kata çıktı. Koğuş girişinde dar bölme ile üç adet musluk ve karşısında üç odalı, yarım kapılı tuvaletler sıralanmıştı. Muslukların hizasında üç adet ayakta iş bitirecek tuvaletimsi taşlar diziliydi. ‘Hayret dedi, burası da modernleşmiş.’ İlk tuvalete girdi ama büyük bir kazan dikkatini çekmişti. Çıkışında ilk ikazını aldı; ‘dayı, burası banyodur, bir daha kullanma.’ Bu bir kural ihlaliydi anlaşılan. Acemi olduğunu bildiklerinden normal karşılamış, ikazla yetinmişlerdi. Hafta da bir cezaevinin içinde bulunan hamama götürüldüklerini, her koğuşa yarım saatlik süre verildiğini öğrenecekti sonradan. Aşağı kata indi, on kadar insanın namaz kılabileceği, etrafı çelik dolaplarla çevrili mescide girdi. İçerde tavandan iplerle askıya alınmış çantada bir adet meal, iki adet dua kitabı vardı. Gözlüğünü getirmediğini hatırlayıp hayıflandı.

Öğle namazına durdu. Farklı bir atmosfer içinde konsantre olmuştu. Denizde, dalgaların arasında ölüm tehlikesi anında çaresizlikten rablerine yönelen insanların, zor zamanda önce itaat edecekleri vaatlerini, salimen karaya çıkartılan aynı insanların tekrar nankörlüğe dönüştükleri misalini hatırladı. Her zaman kısa sürerdi namazı ama bu defa uzattı. Süreler bir başka anlamlı geliyordu. Hikmet bu olmalıydı. Kulluğunu, aczini derinden hissetti. Daha önceleri de yaşamıştı benzer halleri. Duası ile rabbine yönelişi bile bir başkaydı. Sonra toparlandı, etrafına bir göz attı. Kimileri volta atıyor, kimileri yemekli sohbet ediyordu. Namazgahtan çıktı, diğerlerine bakarak ama ağır adımlarla voltaya başladı. Ötekiler hızlı yürüyorlardı. Gidiş gelişlerde çarpmamak için sağa sola kayıyordu ama ikinci ikazı aldı; ‘dayı, voltamızı kesme. Yarım metre öteden git.’ Ötede başka alan yoktu ki!

Volta atanların hali dikkatini çekmişti. Adamlar başka bir moda geçmiş, cezaevinden çıkmışlar da başka bir dünyaya gitmişlerdi sanki. Kim bilir, hangi dünyada, kimlerle idiler. Volta böyle bir şey olmalıydı. O nedenle birbirlerinin yolunu kesmiyorlar, buna azami dikkat ediyorlar diye düşündü. Hemen herkesin elinde bir tespih sallanıyordu. Çok azı takım elbiseli ama çoğunluğu spor giysili idi. Eşofmanların ve spor ayakkabıların marka olması dikkatin çekti. Birkaç tur sonrası, namaz kılarken fark ettiği birisi selam verdi, yolculuğu beraber yapıp yapamayacağını sordu. ‘Buyurun tabii’ derken, şaşkınlığını zor gizledi.

Volta süresince tanışma, suçlar ve cezaların durumu konuşuldu. Ertesi günü çıkacağını söylediğinde, alayla karışık güldüğünü fark etti. Hemen herkes aynı şeyi tekrarlar ama kimse de inanmazmış böyle şeylere. Yıllarla ölçülen hükümleri kesinleştiği halde bile, yeni bir mahkeme açacağını, önceden sürülmeyen delil ve şahitlerin dinlendirilmesi ile buradan çıkacağını söyleyenlerin varlığını sonradan öğrenecekti. Bitmeyen ama hep yenilenen bir umudu taşıyan insanlardı bunlar. Muhtemel bir genel aftan bahsettiğinde küçük dilini yutacaktı. Dışarıda böyle bir şey söz konusu bile değildi. Ama ‘Rahşan affından’ bu yana on yıl geçtiğini ve yeni bir af sırasının geldiğini söylüyorlardı. Periyodik aralıklarla yapılan ihtilalden bahsediliyor gibi algıladı. Acaba af da böyle miydi? Umudu, her bahar yetişen çiçekler gibi beklenen umudu bir başka tanıdı burada. Bir başka gerçek de, cezaevlerinin kapasitesini fazlası ile doldurduğuydu.

Namazın bereketi olsa gerek, volta arkadaşı önemli bilgiler aktardı. Gurubunun reisinin esrarkeş, hırsız, kapkaççı, gaspçı, katil, tecavüzcü çetelerden birisinin önemli adamlarından olduğu, ona dikkat etmesi gerektiği konusunda uyardı. Kendisine kantin gününe kadar iyi davranılacağını, parası varsa gurubun ihtiyaçlarını karşılaması gerektiğini, böyle olursa misafir muamelesi görmeye devam edeceğini söyledi. Aksi durumda her tür ayak işlerine ve aşağılanmaya hazırlıklı olmalıydı. Bunlarla çatışmaya girmemesi gerektiği, koğuşun kıdemlilerinin bunlardan oluştuğu, hatta diğer koğuşlarla da irtibatlı oldukları, her hangi bir durumda topluca müdahale ettikleri… O gibilerin evlerinin, okullarının, iş yerlerinin ve hayatlarının cezaevi olduğu, kaybedecek bir şeyleri olmadığı… Zaman zaman aralarından birileri dışarı çıksa da, uzmanlık alanına giren suçları tekrar işleyip geriye döndükleri… O gibiler için devranın böyle sürdüğü… Bu gibilerin çoğunlukla da gençlerden oluştuğu… Anlattıklarının aralarında kalması gerektiğini tembihledi ve ‘uğurlar ola, yolun açık olsun’ diyerek voltadan ayrıldı. Hasan irkilmişti. İlk kez romantik havasının dağıldığını hissetti.

Bu defa anlatılanlar ışığında baktı insanların yüzüne. Koğuşun çoğu gençlerden azı yaşlılardan oluşmaktaydı. Yüzlere, ifade tarzlarına bakıp derindekileri okumaya çalıştı. Dışarıda, sokakta görse, birçoğu ile normal ilişki kurulabilirdi. Hayret, çok azının suratı suçluluk belirtisi vermekteydi. Kent hayatının, modern ilişkilerin tutunamayanları, denemeleri ve umutları boşa çıkmış insanları gibi gördü onları. Çoğunlukla kişisel becerileri olmadığı, kendi başlarına ayakta duramadıkları, dolayısı ile birilerine hep mahkum olduklarını düşündü. Değerlerinin zayıflığını, doğru çevrelere ulaşamadıklarını sandı. Gençliklerinden dolayı şaşkın, her türden istismara da müsait olacaklardı. Koca şehirde kendilerini sığıntı gibi hissettiklerini tahmin etti. Aile yapılarının sağlıklı olmaması da önemli etken olmalıydı. Müslüman çevrelerin kısırlığını düşündü; neden bir başka yaşama biçimi örnekleyemiyorlar da, dikkati çekemiyorlardı.

Onlar da ilkin fıtraten direnmiş, zorlanmış olmalıydılar. Herkese olan güvensizlikleri başka nasıl gerçekleşebilirdi. Çoğu kere de, ‘bir kereden bir şey olmaz, nasılsa yırtarsın’ diyen arkadaş çevreleri yanıltmış olmalıydı. Koruyucu kalkanları dayanamamış, kollayacak çevreleri de olmamıştı belli ki. Nihayet çevreden, insanlardan intikam almayı hesaplamış, haklarının yenildiğini düşünerek cürüm işlemeyi sanat edinmişlerdi.

Bir an siyasi suçlular koğuşunun daha seviyeli, daha düzgün olacağını hayal etti ve üzerine atılı suçtan dolayı ilk kez utandı. Sonra kendini toparladı ve toplumun ortalamasının burası olduğunu, yolu buraya düşmese de ahali gerçeğinin en iyi burada görüldüğünü, artık bununla yüzleşmesi gerektiğini, kendisine inandırmalıydı. Hayatın kitaplardan, dost sohbetlerinden, ev ortamlarından, birbirine benzer dar çevreden, sınanmamış ilişkilerden ibaret olmadığını artık yakin olarak anlamalıydı. Yaşanacak varsa yaşanacaktı. Hem zaman zaman, birkaç aylığına da olsa buraları görmek gerektiğini söylemez miydi? Hele büyük hedefleri olan, insanları çekip çevirmeye aday, yeni ve özgün bir hayat planlayanlar için. Düzeni, işleyen yaşama tarzını, gözlerden gizlenen ve suça itilerek dışlananları bir de bu açıdan değerlendirmek için iyi bir fırsattı. Gerçeğin bir kısmı buradaydı ve görmek gerekti. Bunları düşünerek biraz rahatladı ve kendini toparladı.

Akşam yemeğine kadar yeni tanışmalar, farklı konuşmalar oldu. Gerçek olmadığını bilse de dinledikleri masum hikayelerden oluşuyordu. Hasan bir gün sonra çıkacağını her söylediğinde, dışarıda işi kimin çözeceğini sorarlarken aslında onların neden hiç kimseye güvenlerinin kalmadığını daha iyi anlıyordu. Dostlarından, inançlı kardeşlerinden bahsettiğinde alaya alındığını hayretle gözledi. Onların böylesi ilişkiyi tatmadığını, en yakınlarına olan güven duygularının bile yok olduğunu gözledi. Yaşayan onlardı. Bunu anlamakta zorlansa da gerçek buydu.

Arada konuşulan dini konularda, bilgilerinin yetersiz ama saygılarının iyi olduğunu fark etti. Tek güvenecekleri merciin yalnızca Allah olduğunu gördü. Çaresizlik ten miydi? Mekanik düşünerek rahatlamamaya, insan gerçeğini olduğu gibi anlamaya çalıştı. Klasik cemaatlerin, dindar toplulukların çağı ve hayatı kuşatamayan, insanlara ulaşamayan yetersizliklerini düşündü. Eskiden aidiyet bağları ile olsun öbekleşen cemaatlerin, rehabilitasyon merkezi olma özelliklerini de yitirdiklerini, derinden hissetti. Ne yazık ki artık onlar da gönül yarenleri değil, piyasa değerlerini yücelten topluluklara dönüşmüştü.

Alternatif olarak ortaya çıkan modern STK’ların mekanik üyelik ilişkilerinin ve çıkar üzerine kurulu topluluklarının, bu işleri kotaramayacağını zaten biliyordu. Ceza evlerine giden, din dersleri anlatan hocaları duymuştu. Dışarıdan gelen, bu işe memur adamların kapasitesini düşündü. Onların dünyaya, olaylara ve insanlara bakışını hatırladı. Düzenle irtibatlarını, düzene dair cahilliklerini, nafaka adına düzene teslimiyetlerini aklına getirdi. Dışarıda da etkili olmayan o gibilerin burada verecek çok şeylerinin olmadığını, can sıkıcı olacaklarını ve tüm bunların sebeplerini bir kez daha düşündü. Bir bakıma onlar da mahkumlar gibi cahil ve düzen kurbanı idiler ama onlar dışarıdaydılar işte.

Herkes bir alemdeydi. Kimisi boncuklarla bir şeyler diziyor, kimisi çamaşır yıkıyor, kimisi koğuş temizliği yapıyor, kimisi guruplar halinde sohbet ediyor, kimisi uyuyordu. Girdiği cezaevinde yatanların sayısı üç bin kişi olunca, meslek çalışmaları yapılamıyormuş. Akşam on gibi ‘sayım’ diye bir gürültü koptu. Herkes karşılıklı uzunca ama düzgün şekilde sıraya girmiş bekliyordu. Hasan gayr-ı ihtiyari eli cebinde sıraya girdi ama ‘dayı, ellerini cebinden çıkart’ diye bir azar işitti. Sıkı bir düzen ve askeri bir disipline geçmişlerdi. Gürültü ile açılan dış kapıdan asık suratlı iki gardiyan peş peşe girdi ve bir birini takip ederek çifte sayım yapıldı. Dönüşte kapıya yakın sıra bitince ‘Allah kurtarsın’ nidası ile aynı kapıdan çıkıp gittiler. Gece yarısı yemekhane kapısı da kapatıldı.

Neşet Ertaş’ın ‘Mapushanelere güneş doğmuyor’ türküsünü mırıldandı; ‘akşam olur kapıları kaparlar, bitmiyor geceler dolmaz sabahlar…’ Bir süre gevezelikleri dinledi. Geç olmuştu ve Volkandan nerede yatacağını sordu. Gördüğü kadarı ile boş ranza ve yatak yoktu. Zuladan çıkartılan pamuk bir döşek yere serildi ve bir battaniye verildi. Bu arada bir ay kadar önce mevcudun yüz yirmi kişi olduğunu, çoğunun beton üzerinde ve sıkışık olarak ayakta uyuduğunu söylemişlerdi. Şanslıydı Hasan, bir yatak beş yüz bin yeni lira imiş o zamanlar. Yanında bir şey getirmemişti, pantolonu ile uzandı. Gürültüler, bolca ışıklar arasında yalnızlığı buldu ve ilk gecesinde derin düşüncelere daldı.

Bir düzen vardı koğuşta. Koğuş ağası gerçekti ve ordaydı. Kendine ait bir gurubu vardı ve koğuş halkı guruplar halinde ayrılmıştı. Her gurubun bir reisi vardı. Reislerin, birilerinin yüzüne bakmaları veya çağırmaları halinde, amade kulları hemen koşuyordu. Belli ki hiyerarşik bir statüye sahiptiler. Koğuşun süpürülmesi, paspası, tuvalet, banyo ve diğer temizlik işlerini yapan sorumluları vardı. Çay, yemek yapanları, ayak işlerine koşturanları olduğu gibi. Koğuşun kapısında, gardiyanlardan gelebilecek haberi yüksek sesle duyurmak üzere bekleyen bir, alt katta yemekler geldiğinde menüyü ilan eden ve karavanaları dağıtan iki nöbetçi vardı. Hizmet edenlere, ara işlere koşturanlara reislerin ifade tarzlarını duyduğunda içi sızladı. Firavun, saray çevresi ile kullarını düşündü bir an. Ne fark vardı ki adları, mekanları dışında. Paran yoksa ağaya da yakın değilsen köle gibi itaat etmek zorundaydın. Başka yol gözükmüyordu. Firavun orada kraldı, ağa burada. İkisi de Rablik taslamıyor muydu? İkisi de çevresi ile, kurulu düzenleri ile güçlü değil miydi? Gerçek buydu işte. Bu durumu dışarıda gözlemek zordu. Zordu çünkü ilişki ağları gevşek, günlük işler meşgul ettiğinden fark edilmesi dikkat isterdi.

Bir an gücü ve dengeleri düşündü; otoriteyi, iktidarı, halkı ve yürürlükteki düzeni. Düzenin üzerine oturduğu kuralları ve kuralların dayandığı temel ilkeleri. Böylesi düzeni kabul ya da reddetmenin gerçekte bir iman-küfür meselesi olduğunu biliyordu Hasan. İmanı gereği ne yapması gerektiğini de. Taşları yerine oturtmaya çalıştı. Bileğin güçlü, gözün de kara olsa ne olurdu? Ağayı devirip yerine geçebilir miydin? Düzeni değiştirip yeni bir düzen kurabilir miydin? Olabilir miydi acaba? Bu kadar basit miydi? Olmazdı, olamazdı. Tek kişilik bir iş değildi ki bu. Muhatabın da tek kişi değildi. Bu işin cesaretle de alakası yoktu.

Bir kişiyi hallettiğini düşündü bir an, sonrasında ürperdi. Diğerleri ne olacaktı; göz yumarlar, teslim olurlar mıydı? Onları da hesaplamalıydı. Onlar iktidarı beraberce kurmuş, düzenlerini beraberce işletiyorlardı. Varlık gerekçeleri, hükümranlıkları, çıkarları bu düzenle kaimdi. Birisinin zararı hepsinin zararı demekti. Biri diğerinin harcanmasına göz yummazdı çünkü birinin harcanması hepsinin harcanması demekti. O nedenle hemen tepki verirlerdi. Birini hatta reisi hakladığında, tüm geceleri uykusuz geçirmek, her an tetikte olmak durumundaydın. Ne kadar dayanılırdı ki bu duruma? Demek ki yol bu değildi, kahramanlığın alemi de yoktu. Peki nasıl olacaktı? Ya da nasıl olmalıydı?

Tefekkür etmeye devam etti. Orada bir düzen kurulmuştu ve o düzen idare tarafından da onaylanmıştı. Kendi şartlarında zalim veya değil ama bir düzendi bu. İşler de bu kurulu düzene göre yürütülüyordu. İstikrar da buydu. Düzenin yürümesi dış ilişkilerle de ayarlanmış olmalıydı. Başka türlüsü zaten olmazdı. Bu düzen kötü olabilirdi ama ya o kötü düzen de olmasaydı? Bunu düşününce irkildi, soğuk soğuk terledi. Düzensiz bir durumda olabilecekleri kestirmeye çalıştı. Gücü gücü yetene olacaktı. Her an bir kavga, her gün bir ceset çıkma ihtimali vardı ve şakaya gelmezdi. Sebeplerin ciddi olup olmaması önemli değildi, herkes bir sebep uydurabilirdi. Bu durumu düşününce, idarenin bu düzene razı gelmesini, öyle ya da böyle bir düzeni kabul etmesini anlamaya çalıştı. ‘En kötü düzen düzensizlikten iyidir’ deyişini daha iyi anladı. Öyle ya da böyle, vahye dayanmayan tüm düzenler, şirk esasına göre ikame olurdu ama bu düzene razı gelmek de Müslümanlığı bozardı.

İşi ciddiye alıp daha derinlere daldı. Gerçekten de bu iş nasıl olacaktı? Zaman içinde insanları tanımalı, ilişkileri iyi okumalıydı. İşlerin nasıl yürüdüğünü, kimlerin ne görev yaptıklarını, bu işlerin nasıl çekilip çevrildiğini iyi bilmek zorunluluğu vardı. Bu yetmezdi; en az bir düzen kuracak kadar güce, yeter sayıya, ciddiyete ve beceriye ihtiyaç vardı. Ahalinin güvenine, kalpten de olsa desteğine gerek duyulabilirdi. İş bilir bir ekiple çıkılmalı, çıkış yapıldığın da rakipler toptan saf dışı edilmeliydi. Başka türlüsü olmazdı. Kan gövdeyi götürürdü yoksa. İkinci üçüncü halkayı, giderek toplamı ve idareyi başka türlü ikna edemezdin. Hz Ali-Muaviye rekabetini, Emevi-Abbasi çekişmelerini hatırladı. Peygambere hitabeden Nasr süresinin mahiyetini düşündü; insanlar topluca itaat ediyorlardı ama ne zaman ve hangi şartlarda iken? Tıpkı benzediğini kavradı. Çağdaş yerelliği ve küreselliği, merkezi ve ittifakları da hatırladı, değişen bir şey yoktu. Şekli, temel ilkeleri hariç olup bitenler aynıydı. Demek ki böyle oluyordu bu işler. İşin tabiatı buydu ve minik örneği buradaydı. Akıllı olmaya, doğru işler yapmaya, olup bitenleri doğru değerlendirmeye gerek vardı.

Başka alternatifleri düşündü. Düzeni değiştirmeyi düşünmek şart mıydı? Mevcut düzene razı gelmek, arada bir yerde durmak da bir yoldu. Düzene uymak, bana mı düştü demek, etliye sütlüye karışmamak, olup bitenlere aldırış etmemek istiyorsan, düzenle bir işin olmayacaktı. Kafayı bu işlere takmayacaktın. Kurallara uyacak, amirlere itaat edecek, eleştirmeyecek ve diklenmeyecektin. Yahut dışardan gelecek yeterli mali destekle korunmaya alınacaktın ama durum yine değişmeyecekti. Her halükarda iktidar tarafından belirlenecek pozisyona razı gelecektin. Bu durum da onların yapıp etmelerine, uygulamalarına ses çıkartmayarak destek olacak dolayısı ile sen de düzene ortak olacaktın. Böyleyse eğer, artık sen de onlardan birisi olmuştun. Onlarsa zalimse sen de zalimdin. Bu kabul edilebilir bir şey miydi? Bu durumda iman etmeyi, kulluğu ve itaati yeniden düşünmeli, kavramları, ilkeleri yerli yerine oturtmalıydı. İşin ucunda ebedi dönüş yurdunu kaybetmek vardı. Beyninin zonkladığını, sırılsıklam terlediğini hissetti.

Bir başka yol daha vardı. Ezilmekten, emir eri olmaktan kurtulabilirdiniz. Koğuş düzeninin iktidar yapılanmasında, aşağıdan yukarıya doğru bir pozisyon tutmak isteyebilirdiniz. Bunun için bir beceriniz olacak, göze girecek ve uzunca zaman gözleneceksiniz. Ağanın güveninin kazanıp lütfüne ererseniz, gölgesinde yaşayabilir, rahat edebilirsiniz. Hatta pozisyon olarak sizden aşağıdakilere siz de diklenebilir, sınırlı alanda muktedir de olabilirsiniz. Buna rağmen dengeleri hep gözetecek, her hangi bir durumda aşağıdan alan, geri adım atan hep siz olacaksınız. Altta kalanın canı çıksın hesabı. Dışarısını düşündü bir an; ailede, okulda, sokakta, işyerinde, dairede, askerlikte velhasıl hayatın her alanında asıl geçerli olan ve en çok uygulanan bu seçenekti. Ne çok uygulanıyordu bu yol… Bu duruma razı gelip uzlaşabilirsiniz ama sonuçta otoriteye itaat ile düzenin bir parçası olmaktan kurtulamayacaksınız. Bu durumda iman ettim demenin, Allahtan başka büyük tanımıyorum demenin, Allahın kurallarına teslim oluyorum, onları ayakta tutacağım ve gereğini yapacağım demenin alemi ne ola ki? Herkesin inancı ve değer anlayışı buna izin verir miydi? Müslüman olmak, sahih imana, Salih amele sahip olmak ne zordu. Burada da karşısına çıkmıştı. Cennet de bedava değildi hani.

STK’ları düşündü sonra, içerde nereye tekabül ediyordu bu işler. İki yıl kadar olmuştu; yemeklerden, cinsel tacizlerden ve kötü muamelelerden dolayı büyük bir isyan çıkmıştı. Bu kez içerisi idareye karşıydı. Koğuş içinde de benzer durumlar olabilirdi. Ha içerisi ha dışarısı, esasta aynı örneklemeydi bu. Kanuni haklarını istemişlerdi alt tarafı. Yasaları çok iyi biliyorlardı ve kendilerine tanınan haklarını talep etmişlerdi. Dilekçeler, protestolar ve temsilcilerin görüşmelerinden de sonuç alınamamıştı. Nihayet olan oldu, diğer koğuşlarla birlikte hareket edildi ve büyük bir yangın çıkartıldı. Hayati tehlikeleri göze almışlar, dışarıya seslerini ancak böyle duyurabilmişlerdi. Uzun pazarlıklar, yeminli-yazılı anlaşmalar sonrası uzlaşma sağlanmıştı; mahkumlara dokunulmayacaktı ve istekler yerine getirilecekti. Bir süre sözler tutuldu. Ortalık yatışmış, sükunet hakim olmuştu. Bir zaman geçti aradan, sonra elebaşları koğuşlardan tek tek ama aralıklarla dışarıya çağrıldı. Ziyaretçileri veya paraları gelmişti. Gidenler bir daha geri dönmediler. Akıbetleri meçhuldü. Elebaşlarının nasıl tespit edildiğini tartışmışlardı aralarında. Aslında kolay bir işti bu ama herkes anlayamamıştı.

STK’lar isyan bile edemezler, kuruluş amaçlarına uymaz diye düşündü. Hoş etseler bile ne yazardı ki? Nihayetinde mevcudun tanıdığı ama vermediği haklara talip olacaklardı. Yani bizzat düzenle bir işleri yoktu. Önemli bir nüans farkı vardı burada da. Temelde düzene itaat ile sınırlı meşruiyetleri vardı ve varlıklarına ancak böyle izin veriliyordu. Bu nedenle aldatıcı gözüken itirazları, protestoları, uygulamayı eleştirmeleri yapısal olarak uyuyordu. Koğuşları ulus devletlere, cezaevini dünyaya benzetti. Birebir olmasa da, esasta benziyorlardı. Bakışa bağlıydı biraz da.

Ulan düzen, sen neymişsin be abi diye işi şakaya vurdu. Öyle ya da böyle iş hep aynı noktaya varıyordu. Rahatlamaya ihtiyacı vardı. İçi geçmiş haldeydi ve uykuya daldı. Sabah namazı vaktine yakındı; ‘sayım’ diye bir gürültü daha koptu. Apar topar uykulu halleri ile herkes hizaya geçti ve sayım yinelendi. Ezanı duymuyordu ama okunmuş olmalıydı. Abdestini alıp aşağıya indi. Namaza hazırlanan bir kalabalık vardı. İmamlık yapabileceğini öğrenince sevindiler. Tane tane ‘rahman’ süresini okudu. Hem kendisi hem arkadakiler etkilenmişti. Sonrasında anlaşılır bir dille, Türkçe dua etti. Fatihayı açıkladı. Dünya halinden, üzerimizdeki nimetlerden, başa gelebilir şeylerden, imtihandan, Salih kulluktan, sabırdan, teslimiyetten bahsetti. Ölümü, tekrar dirilişi anlattı. Tevbenin önemini hatırlattı. Uzun zaman vardı ki, kulluğundan böyle tad almamıştı.

Namaz bitiminde kahvaltı için davet aldı, dolaplar açıldı ve karışık nimetler ortaya geldi. Bir başka gurup oluşturulmuştu hemen. Onların her biri ayrı guruptaydılar ama birleşmişlerdi işte. Hayret etti bu duruma, ne kadar da kolaymış diye iç geçirdi. Diğerleri arasından seçilmiş ayrı bir grubun güzelliğini tattı. Namazın hikmetini kavradı. ‘Kalpleri telif etmeye kadir Allah’ım, nelere kadirsin’ diye şükretti. Akşamki düşüncelerini hatırladı. Olabilir şeydi düşündükleri. Peygamberler yapmamışlar mıydı? Dışarıda bu oluşumu zorlaştıran neydi, kafasına taktı bunu. Bu durumu daha ayrıntılı düşünmeliydi.

Sohbet biraz daha koyulaştı. Hocam hitabından hoşlanmasa da, saygı gördüğü belli oluyordu. Tekrar şükretti Rabbine; diline verdiği kolaylıktan, gönlüne verdiği esenlikten dolayı. Allah’ın dinini anlatıyordu ve ona sığındı. ‘Ya rabbi, ne kadar büyüksün.’ ‘Her kul senin, her yer sana ait, her zamanı sen ayarlıyorsun. Her halimiz bir imtihan…’ Bir ara her şeyi bilen, dünyayı çok dolaşmış, Yaşar Nuri’den etkilenmiş birisi karıştı topluluğa. Şeytan da boş durmuyordu hani. Saçmalıyordu ama tartışmaya girmedi. Seherin bereketini yitirmek istemiyordu. Kuran ile birlikte peygamberi tanıması gerektiğini hatırlatıp sustu. Yeni bir çevre daha oluşmuştu.

‘Cennet’ bir koğuşa düştüğünü, diğerlerine kıyasla rahat edebileceğini söylediler. Demek ki, liberal bir koğuştu burası. Özgürlükleri(!) çok, ilişkileri gevşek. Krallıkla idare edilen, despot rejimler ise ‘cehennem’ olmalıydı. Daha sıkı ve özgürlükleri(!) sınırlı. Öyle ya da böyle, sonuçta hepsi koğuştu ve hepsi cezaevinin içindeydi. Koğuş sakinleri de, tarihleri ve kültürleri farklı süreçten gelen, ürettikleri itibarı ile biraz medeni ya da vahşi. Hepsi buydu. Görece rahatlık belki iyi ama nihayetinde ne yazardı ki; düzen her yerde aynı düzendi… Kimileri uyku için dağılırken bir gençle voltaya çıktı. Herkesin bir hikayesi vardı ve herkes masumdu. İnanılır gibi değildi ama böyleydi işte. Kahvaltı menüsü için kapı çalındığında grupların görevlileri koşuştu, gelen iki karavanadan çorba olanı geri çevrildi. ‘Devlet yesin’ diye tempo tuttular. Bunu sevmişti.

Güneş doğmuştu ama kendini görmek mümkün değildi. Uzun yıllar ceza alanların gönlünde, küçük bir cezaevine nakil hepsinin hayaliydi. Bunun için rahat durmak, iyi bir mahkum olmak, kurallara uyup sağa sola sataşmamak ve dolayısı ile hücre cezası yememek şarttı. Mükafata bakar mıydınız? Aksi durumda cezanızı güne gün yatacaktınız. Düşünün bir kere; on yıl ceza almışsınız ama iyi mahkum iseniz dört yıl kadar yatacaksınız. Yeter ki, düzene uyum sağlayınız. Kuralların geçerliliği nasıl da meşrulaştırılmıştı.

Gençlerin böyle telaşı yoktu, gerekirse kapışmadan kaçmazlarmış. Bu gençler nasıl olmuş da bu kadar ümitsiz kalmıştı, doğrusu anlamakta zorlandı. Aşağıda karşı koğuşa baktı. Sabah telaşı vardı orda da. Öğleye doğru volkanlar indiler ve kahvaltıya çağırdılar. Sohbet için oturdu. Giyecekleri ve eşyaları için haber yollaması gerektiğini, bunun için gerekeni yapacağını bildirdi. Oysa bu gün çıkacağını söylediğini hatırlıyordu. Tebessüm etti ve ‘peki’ dedi. Olmazsa yarın bakılacaktı. O gün üst kata çıkmadı ama kapıda bekleyen nöbetçinin değişik çağrılarına da hep kulak kesildi. Ha şimdi adım okunacak diye ümit etti, bekledi ama gelmedi.

Vakit akşama doğru olmuştu ve hala haber çıkmıyor, ismi okunmuyordu. Namaz arkadaşlarından bir kısmı sordular; ‘ne oldu senin tahliye?’ Yüzlerindeki tebessümü, tatlıyla karışık alayı unutmayacaktı. ‘Bak, onların dediği oldu’ diye düşündü. Sonra toparlandı. Bir karışıklık olmalıydı, işler yetişmemiş miydi? Canını sıkmadı ama kendini sorguladı. Hz. Yusuf aklına geldi. Tahliye olan hücre arkadaşına, ‘efendisinin yanında kendisini anmasını’ hatırlatırken Allah’ı anmayı unuttuğunu, bunun için ekstradan yattığını akledince ürperdi. Gerçekten Hasan da dünden bu yana bu konuyu konuşurken Allah’ı anmayı, inşallah demeyi unutmuştu. Cezayı hak etmişti. ‘Allah’ım, kull-i şey’in kadir olan sensin, idrak edene kendini hep hatırlatıyorsun’ diye zikretti. Kullarına mahcubiyet kötü idi ama ‘asıl sana mahcubiyetimden dolayı yine sana sığınırım’ diyerek ona iltica etti. Halisti; dini Allaha has kılmayı bir kez daha yaşadı. Acizliğini, çaresizliğini derinden hissetti. Allah’a kulluk büyük şerefti, tadına varıyordu imanının. Zor şartların kulluğu da sıkı oluyormuş, diye geçirdi içinden.

Namazları yine coşkulu kılıyorlardı. Kalender tabiatlı, genel kültürü iyi bir Müslüman burada olsa ne güzel olurdu. Olmaz herhalde diye üzüldü bir an. Karışık duygularla bir gece daha geçirdi ve sabahı etti. Bu gün Salı idi ve kantin günüydü. Hazırlıksız geldiği için ne yapacağını düşündü. Borçlanmıştı ve bu gün ödeşme günüydü. Dışarıya haber salması mümkün değildi. Telefon etmesi için haber verecek, sırasını bekleyecekti. Muhtemelen yetişmeyecek ve mahcup olacaktı. Akşamdan sigarası bitmişti ve burnu sızlıyordu. Namaz arkadaşlarından aldığı tek tük ikramları da tüketti. Kimseden isteyemiyor ama canı da çok çekiyordu. Volta atarken bunları düşündü. Sigaraya bağımlı olduğunu hissetti. Sağlığını bozduğu için bir vacibe karşı geldiğini düşündü. O olmadan olamayacağını hissedince titredi ve ilk kez lanet okudu.

O gün koğuşun açık alana çıkma günü imiş ve iki koğuş arası bir uzun boşlukta volta sırası geldiği için yemekhaneden meydana açılan koca kapı açıldı. Göğü yukarda seyretmenin, tel örgülerle çevrili yüksek duvarlar arasında olmanın gizemini düşündü. ‘Başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma…’ yı daha ellili yıllarda yazan, düzen karşıtı Sabahattin Ali’yi, yine altmışlı yıllarda ‘Hem de Kemalist düzeni yıkıp yerine şeri düzeni kurmak için çalışacağını’ mahkemelerde söyleyen Ercümend Özkan’ı ve benzerlerini andı. Başkaları için zindan olan mekanlar, onlar için mektep olmalıydı. Sıra dışı olanlarla sıradan olanları kıyasladı. Onurlu olmak, bir dava sahibi olmak, davası uğruna gerekirse her bir şeye katlanmak ne izzetti.

Ama ahali de buydu işte. Sabah tıraşı olup kıravat takanları, günlük giysi yerine takım elbiseye bürünenleri gördü. Açık görüş var sandı ama yanılmıştı. Meydana çıkmanın, orada volta atmanın özgürlüğü, raconuymuş bu. Ciddiyeti, güne başka hazırlanmayı, değişik kıyafetle voltaya çıkmayı orada bir kez daha fark etti. Bu gün bir başkaydılar. Anlamaya çalıştı. İkili, üçlü voltanın nasıl atıldığını asıl orda görmüştü. Onlar mekan değiştirip bir başka aleme uçuyorlardı yine.

Tedirgindi ve etrafla çok ilgilenmedi. Meydana gelen koğuş ağasının işareti ile yanına gitti. Bir sigara ikram etti. Uzun sorularla daha iyi tanımaya çalıştığı belliydi. Kendisi hakkında bir karar verileceğini anlamıştı. İyi bir insana benziyordu ama sertti. Kararlı, keskin, kısa cümlelerle konuşuyordu. Dün neden tahliye olmadığını, bu gün olup olamayacağını sordu. ‘İnşallah bu gün tamam dedi.’ Bu defa içi rahattı ve emindi. Nitekim çok geçmeden ismi okundu. Oley sesleri ve alkışlarla karşılandı tahliye haberi. Volkana uğraması ve vedalaşması gerektiği söylendi. Yine öğleye doğru idi ve volkan hala yatıyordu. Yatağından kaldırıp helallik istedi. Kendisine olan borcunu yollayacağını söyledi ama inanacak gibi değildi. Yapacak başka şeyi de yoktu. O da onun boynuna sarıldı ve helallik diledi. Alkışlar arasında bir uzun tahliye maratonu başladı. Dışarıda da benzer telaş olduğunu, dostların beklediğini biliyordu. En çok da onlara üzülmüştü. İçerdeki tamam da, dışarıdakiler daha çok sıkıntı çekiyorlardı. Bunları bilmek, yaşamak güzeldi ama kısa sürede bunca şey yaşamak da ayrıca güzeldi. Çok etkilendiğini hissetti. Buruk bir sevinçle çıktı.

Arkadaşlarını, dostlarını düşündü. İçerde bahsedilen güvensizliğin, kendi anlattıkları ile bağdaşmasına çok sevindi. Allahın bilip bizim bilmediğimiz, hayır sanıp şerre, şer sanıp hayra dönüşen hallerde kulun sabretmesi gerektiğini hatırladı. Şükretti. Kendi bir imtihandan geçmişti ama bu vesile ile dostlarının kendisi ile imtihan edilmesine hem üzüldü, hem sevindi. Güzel dostlara sahip olmaktan dolayı bir kere daha şükretti. İyi ki Müslüman’dı ve iyi ki Müslüman dostlara sahipti…

Düzeni görmüştü; hem de somut ve elle tutulur biçimde. Taşları yerine oturtmuş, ne ile muhatap olduğunu daha iyi fark etmişti. Nasıl yapması gerektiği konusunda mutmaindi ve rahatladı. Dışarıda bu kadar canlı görülmezdi bu meret, biraz kurnaz mıydı ne?

 

Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Favori Yazdır E-mail olarak gönder

Kullanıcı Yorumları  
 

Kullanıcıların değerlendirme ortalaması

   (0 Oylama)

 

Görünen 0 yorum 0 yorumdan

Gönderilen yeni yorum yok

Yorumunuzu ekleyin



mXcomment 1.0.9 © 2007-2008 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >