|
Dürüstlüğün düşünsel konularda da gösterilmesi gerektiğini savunan bir yazı.
Düşünsel platformda bu denli bir kaosun yaşandığına tarihin tanıklık ettiğini sanmıyorum. Kimin liberal, demokrat ve laik olduğu, kimin İslamcı ve Müslüman olduğu iyice karışmış durumda. Diğer bir deyimle liberalizm nedir, laiklik nedir, demokrasi nedir, İslam nedir, Müslümanlık nedir belli değil. Düşünce aleminde büyük anlam kaymaları yaşanmaktadır. Durumun böyle olmasının elbette bir çok nedeni vardır. Sanırım önemli nedenlerden birisi de farklı görüşlere sahip kimselerin iktidar nimetlerinden yararlanmayı amaç edinmiş olmalarıdır. Amaç bu olunca da kimsenin aklına dürüst olmak gelmiyor. Aldatan aldatana. Kendilerini demokrasi ve laiklikle tanımlayanlar da, İslamcı ve Müslüman olarak tanımlayanlar da varlıklarını sürdürmeyi, güç elde etmeyi, insanları aldatmaya dayandırmış bulunuyorlar.
Laik düşünce toplumda "belirleyici güç" olduğu günden beri dayandığı "tabanın yapısından" dolayı kendisini olduğundan farklı gösterme gereği duymuştur. Kendi gerçeğini sürekli saklamak zorunda kalmıştır. Bundan dolayı demokrasiyi de. laikliği de tanımlarken hep gerçeği çarpıtmak zorunda kalmıştır. Laik düşünce bu gerekçe ile aldatmaya başvururken: aslında İslamla oldukça yüzeysel ve yanlış bağlantılar içinde olan müslümanlar(l) da cezalandırılmaktan korunmak için kendilerini olduklarından farklı göstermek gereği duymuşlardır.
Bu karşılıklı aldatma ve çarpıtma laik kesime oranla islamcı kesimde çok daha yoğun yaşanmaktadır. Onlar hem halkı aldatıyorlar hem de devleti. Öyle ki melekle şeytan kadar birbirine zıt olan islam ile yalan bugün islam olarak kendini tanımlayanlar tarafından birbiriyle örtüşür hale getirilmiş bulunmaktadır. Bu yalanların kimi "taktik" gereği kimi de çıkar amaçlıdır.
Özgün biçimiyle barış, kardeşlik, adalet, dürüstlük, eşitlik, güven, sevgi vb. değerlerin kaynağı olan İslamın en büyük talihsizliği, onu çıkarlarına alet eden böylesine yalancıların eliyle temsil ediliyor oluşudur.
Bugün, değil kendileri gibi düşünmeyene yaşama hakkı tanımak, kendileri gibi giyinip kuşanmayan, örneğin sakal bırakmayan, çarşaf giyinmeyen insanlara, ellerine fırsat geçse yaşama hakkı tanımayacak olan bir çok grup ve cemaatin kendilerini İslamla özdeşleştirdikleri bir talihsizliği yaşıyoruz.
İslami (!) kesimin, insanların (özellikle kadınların köleleştirildiği (Suud, Afganistan, vb. ülkeler), hayvan gibi boğazlandığı (Cezayir-Hizbullah(!)) diri diri yakıldığı (Sivas) Cemalettin Kaplan, Müslüm Gündüz, Ali Kalkancı gibi meczuplar ve yüzlerce tarikat tarafındar kirletilmiş bir islam (!) görüntüsünü (ki Allah bunların şerrinden bütün insanları korusun) görmemezlikten gelmesi; görmek isteyenleri de Müslümanlardan başta uğraşacak kimse yok mu diye suçlayarak Asr-ı Saadet İslamından söz etmenin aldatıcılığıyla oyalanmasına ilave olarak şimdilerde bir de sahneye İslam adına demokrasi havarileri çıktı. Bunlar Müslümanlara demokrat olmaları gerektiğini, İslamla laikliğin bağdaştığını söylüyorlar. Laiklik ve demokrasinin Kur'an Islam ile bağdaşmayacağını söyleyenleri de radikalizm ile suçluyorlar.
Elbette, İslam'da da düşünce ve inanç özgürlüğü vardır. (ki Allah bile yarattığı kuluna isterse Kendisin reddetme hakkı vermiştir). Ancak bu O'nun laikliklı bağdaştığı anlamına gelmez. Elbette İslam'da din seçme ve seçilme hakkı vardır. Bu onun demokrasi ile örtüştüğü anlamına gelmez. Bu iki şey ontolojik yapıları itibariyle birbirlerinden tamamen farklı şeylerdir. İslam vahiy, demokrasi ise insan kaynaklıdır. Laiklikte devlet nötr olabilir(!), İslamda devlet taraftır, İslam da, Libera lizm veya Marksizm gibi, sosyal bir düşüncenin adıdır.
Her düşüncenin hedefi hakim/iktidar olmaktır. Dolayısıyla iktidarlar belirsiz yapılar olmayıp zorunlu olaral bir düşünceye dayanırlar. Diğer bir söylemle her iktidar bir düşüncenin iktidarıdır, iktidar olmak isteyen düşünce, bu amacına ulaştıktan sonra iktidarın gücünü avantajını yanına alarak varlığını "yasal" korumaya alması demektir. Adı ne olursa olsun bu her düşünce için istisnası olmayan bir kuraldır.
Hiç bir sistem düşünce kendi iktidarına son verecek karşıt düşünceye müsaade etmek istemez. Örneğin demokrasiyi ele alalım. Egemenliğin kayıtsız şartsız insana ait olduğunu iddia eden bu sistemde, insanların % 99'u isteseler dahi demokrasi yerine başka bir sistemi getirmelerine müsaade edilmez. Gerçek olan şu ki: seçme hakkı sistemi değiştirmek için değil, işletmek için vardır. Diğer bir deyimle insana verilen seçme hakkı, insanların ayrı ayrı sistemler içinden istediklerini seçebilmeyi değil, sadece öngörülen sistemin işleyişinin kimler tarafından ve hangi yöntemle işletileceği hakkıdır.
TÜRKİYE'NİN LAiKLiK VE DEMOKRASi SIKINTISI
Türkiye'de Avrupa ölçeğinde bir demokrasi ve laiklik beklentisinde olanlar büyük bir yanılgı içindedirler. Çünkü Türkiye'de hiç bir zaman Avrupa benzeri bir laiklik ve demokrasi olmayacaktır. Avrupa'da yaklaşık dört yüz yıl süren bir Aydınlanma sürecinin sonunda bugünkü yapısına kavuşan demokrasi ve laiklik kendini yaşatacak bir iç dinamizme sahiptir. Avrupa'da özgür birey ile devlet bir bütünlük sağlamıştır. Demokrat olan yalnız devlet değil, vatandaş da demokrattır. Laik olan yalnız devlet değil, birey de laiktir. Laiklik ve demokrasi bugünkü konumuna insanların laikleştirilmesi ve demokratlaştırılması ile gelmiştir. Dolayısıyla da laik ve demokrat bireylerden oluşan bir toplumda laikliği ve demokrasiyi işletmek hiç bir sorun doğurmamaktadır.
Laik vatandaş için din manevi ihtiyaçlarını karşıladığı bir olgudan ibarettir.
Bu konuda Türkiye büyük sıkıntılar yaşanmaktadır. Türkiye'de rejim insanları değiştirmeden, dönüştürmeden tepeden inme bir şekilde Demokrasi ve Laikliği devlet eliyle gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Ancak hem İslam hem demokrasi, hem müslüman hem laik olunamadığı için büyük bir çelişki ve kaos yaşanmaktadır. Birey laikleştirilmediği sürece bu kaos bitmeyecektir.
Yaklaşık yüz elli yıldır sürdürülen bireyi laikleştirme programı istenilen sonucu vermemiş olsa da gelinen noktada kimi müslümanlarca demokrasi ve laiklik düşüncesinin benimsenmiş olması büyük bir başarı sayılmalıdır. Ancak sonuca götürecek bir başarı olarak görmek büyük bir yanılgı olur. Zira İslam doğası gereği topluma yol göstericilik yapmak isteğinden asla vazgeçmeyecektir. Ve bu isteğini gerçekleştirmenin en iyi yolunun da toplumu yönetmek olduğuna inanmaktadır.
Her müslümanın amacı yeryüzünde adaleti, iyiliği, barışı ve kardeşliği gerçekleştirmektir. Çünkü Kur'an'ın esas amacı budur. Ve her müslümanın olmazsa olmaz ödevi, bu doğrultuda çalışmaktır. İslam sekülerizmi asla kabul etmez. Allah yalnız göklerin değil, yeryüzünün de Allah'ıdır. Kur'an'ın içeriği değişmedikçe (ki değişmeyecektir) kimi İslamcıların demokrasiyi ve laikliği İslamla örtüştürmeye çalışmaları "kuruntu"dan başka bir şey ifade etmeyecektir.
Türkiye demokratik ve laik bir ülkedir. Ve kendisini karşıt düşüncelere karşı korumaya çalışması en doğal hakkıdır. Bu bakımdan ne kadar demokrat veya laik olacağı kendisinin bileceği bir iştir. Çünkü iktidardaki görüşün/ideolojinin adı ne olursa olsun öncelikle kendisini korumayı temel ilke edinmesi gerektiğini söylemiştik.
Bu bağlamda devlet bireye olduğundan farklı bir yüzle görünmek gereği duymaktadır. Yıllarca Müslümanlıktan (dinden değil) vazgeçerek laik ol dediği bireye istediğini kabul ettiremeyince de, bu sefer müslüman olman laik olmana engel değil, yani hem müslüman hem laik olabilirsin demeye başladı, inandırıcı olabilmek için de bu söylemini prof etiketli, ilahiyat kökenli ruhbanlarına ve çıplak uyarıcılara söyletti.
Ancak kim ne söylerse söylesin: İslam'la demokrasiyi örtüştürmeye çalışmak demokrasi demokrasi olarak, İslam'da İslam olarak kaldığı sürece asla mümkün olamayacaktır. Çünkü ikisinin de temel referansları tamamen farklıdır. Nasıl ki demokratik toplum, demokratik ölçülere göre oluşan toplumsa; bir toplumun İslam toplumu olabilmesi için de Kuran'ın ölçülerine göre oluşması zorunludur, iki farklı zorunluluk: birisinin kaynağı insan, diğerinin kaynağı ise Allah. Birisinin iman, diğerinin pozitivizm.
Demokratlar ve İslamcılar konjonktürün bir gereği olarak birbirlerini kandırmaya çalışmaktan vazgeçmeliler. Herkes gerçek yüzüyle ortaya çıkmalıdır. Bu laiklerin de, İslamcıların da hayrına olacaktır.
Unutulmasın ki insanın namusu olduğu gibi düşüncelerin de namusu olmalıdır.
Kaynak: İktibas Dergisi, Erhan AKTAŞ, Mart 2000.
|