Skip to content
Site Araçları
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Şu an buradasınız: Ana Sayfa arrow Toplum / Siyaset Dosyası arrow Toplum / Siyaset arrow Kavramların Dilini Anlamak
Kavramların Dilini Anlamak Yazdır E-posta
 

Görüntüleme : 478

ImageLaiklik ve Demokrasi kavramı örneğinde yaşanan kavram kargaşalarına ışık tutan bir yazı.

Demokrasi ve Laiklik Kavramları temelinde bir değerlendirme

TEZ

"Her kavramın içinde zamana karşı dirençli bir "öz" anlam vardır ve kavramın asıl anlamını bu öz verir. Kavram kargaşası nefsi tercihler ve ideolojik eği­limlerden kaynaklanır."

Hepimizin bildiği gibi, konuştuğumuz dil, hayatımızı sür­dürebilmemiz için ihtiyaç duyduğumuz en temel besinler kadar ge­reklidir. Gündelik hayattan entellektüel hayata kadar her an her or­tamda, insanların birbirini anlama ve tavır ve düşüncelerini buna göre düzenlemelerinin tek aracı, o toplumun kullandığı dildir. Dil o kadar önemlidir ki, iki kişinin sıradan ilişkilerini düzenlemede aracı olduğu Sibi, bir milletin diğerinden ayırt edilmesinin de temel ölçütlerinden "iri olarak kabul edilir. Türk toplumunu Arap toplumlarından, Fars toplumunu Amerikan toplumundan, Çinlileri Almanlardan farklı kılan ana unsurlardan biri de dildir. Basit ifadeyle söyleyecek olursak, hava ve su olmadan bir hayat düşünülemezse, dil olmadan da bir hayat düşünülemez.

Bu ölçüde bir 'temel ihtiyaç maddesi' olan dilin öne­minin bilincinde olan insanlar, konuştukları dile kendi duygu ve dü­şüncelerinin damgasını vurarak, insan, toplum ve evren hakkındaki etik ve estetik kanaat ve karakteristiklerini yansıtmışlardır. Böylece dil, her toplumun özünde yaşattığını dışa vurma aracı olarak tarih bo­yunca işlev görmüştür. Filologlar, işte bu yüzden toplumların etik, es­tetik, felsefi özelliklerini, o toplumun kullandığı dili analiz ederek or­taya çıkarmanın mümkün olduğunu savunmuşlardır. Hatta bir vakıadır; tarih ilmi biraz da filolojinin gelişmesiyle bir 'bilim' dalı olma özelliğine kavuşmuştur.

Evet, kullanılan dil, bu denli hayatî öneme sahiptir, ama acaba o dili konuşan insanlar, her zaman ve her ortamda o dili anlamışlar mıdır? Toplumlar acaba kavram kargaşası yaşadıklarında, insanlar bir­birlerinin meramını anlayabilmişler midir? Toplumun kullandığı dil, o toplumda yaşayan insanlara, her dönemde daima aynı anlamları mı ifade etmiştir? insanlar aynı kelimelerle konuşmalarına rağmen farklı farklı şeyler ânlıyorlarsa, o dil hakkında söylenecek şey, dilin işlevini yitirdiği mi olmalıdır? Yoksa kavramlann içinin dolup-boşalması ta­rihsel bir kaçınılmazlık mıdır? işte bu türden sorular, toplumun düşünsel hayatını çözümlemek ve anlamak isteyenler için cevabı tar­tışmasız alınması gerekli olan sorulardır. Burada bu soruları cevaplamaya çalışacak ve buradan hareketle yeni bir tez ortaya ata­cağız. Daha sonra kavramlann bize anlatmak istediklerinin ne olduğu/ olabileceği konusunda teorik bir temel oluşturup, sonra da, bugün toplumumuzda çokça tartışılan kavramlardan 'demokrasi' ve laiklik! bu teorik temel çerçevesinde irdelemeye çalışacağız. Bu arada gün­delik yaşamda sıklıkla kullanılan ve kullanımı ile anlamı arasında fark­lılaşmalar ve sapmalar görülen kimi deyim ve terimleri de, açıklayıcı olmalan bakımından, tezimizi geliştirmek için kullanacağız.

I. Kavramların Dili ve Kavram Kargaşası

Her toplum, hem maddî âlemin zihnine yansıttığı, hem de biz­zat kendi zihninin pratik hayattan bağımsız olarak ürettiği anlamlan somutlaştıracak ve bu anlamlara tanınabilecekleri bir kimlik ka­zandıracak kavramlar üretir. Kimi kavramlar her toplum için aynı ar, lamları ifade ederken, kimileri de o topluma özgü anlamlar taşırlar. Genel olarak, maddî alemi anlamlandıran kavramlar her toplum için aynı/benzer anlamlara gelirken; düşünsel dünyanın kavramları top­lumdan topluma farklılık gösterirler. Örneğin, su, hava, güneş, toprak gibi kavramlar her insan ve toplum için aynı anlamı ifade ederken, özgürlük, yasallık, demokrasi, laiklik, siyaset, tasavvuf, hikmet, insan hakları, adalet gibi kavramlar, kişiden kişiye, toplumdan topluma farklı anlamlar taşıyabilirler, ilk gruba giren kavramlar üzerinde de tar­tışma vardır, ama biz yazımızda özellikle ikinci gruptaki kavramları in­celemeye çalışacağız. Zaten kavram tartışmaları da hep bu tür söz­cükler üzerinde olmaktadır. Bunun nedeni de çok basittir: ilk gruptaki kelimeler üzerinde düşünsel ve nefsi tercihler etkili değilken, ikinci gruptaki kelimeler çoğunlukla bu tercihlerin konusu olmuşlardır. O halde insa'n ve toplumların her türden tercihleri, kavramlara farklı an­lamlar yüklenilmesinde belirleyici unsurlardan biri olarak ele alın­malıdır.

İşte kavramlara düşünsel ve nefsî tercihlerin yüklediği farklı an­lamlar yüzünden 'kavram kargaşası' olarak bildiğimiz hadise doğar. Bu durumda insanlar birbirlerini anlamakta zorluk çekerler, 'birinin de­diği ötekini tutmaz'; aynı kavrama çok farklı anlamlar yüklenir. Kav­ramsal tartışmalar her toplumda olabilir ama kavram kargaşası ge­nellikle kişilerin nefsî tercihleri sonucunda ortaya çıkar. Bu tür kargaşalar, toplum 'kritik bir dönemden geçerken'(l) hasta benlikli veya 'dumanlı havadan hoşlanan' kişilerce çıkarılabilirler. Amaç gayet basittir; 'çıkarların korunması'...

Yalnız kavram kargaşasını sadece bu nedene bağlamak ta doğru olmaz. Zira birbaşka önemli neden daha vardır ki o da 'ideolojik tercihler'dir. 'Değer yargıları' farklı olan kişiler, aynı kavrama farklı anlamlar yükleyebilirler. Şimdi her iki kargaşaya da örnekler vererek konuyu açmaya çalışalım. Tarihsel olarak ka­nıtlanmıştır ki, Muaviye'nin Sıffîn Savaşı'nda müslümanların ölü­münden Hz. Ali'yi sorumlu tutmak için "onların ölümüne Ali neden oldu" demesi ve haklı-haksız aynmına islamdan dayanak noktası bul­mak yerine, iktidar hırsı (nefsî tercihi) yüzünden kendi haksızlığına kılıf bulmayı tercih etmesi ve sadece 'öldürülmüş olmayı' kayıp ve üzüntü nedeni sayması ilk türden kargaşanın doğma nedeni olarak görülebilir. Hz. Ali'nin ise, 'ölme' ya da 'öldürülme'nin 'Allah yolunda' olmasının asıl ölçüt olduğunu hatırlatarak, Muaviye'ye cevaben; "o zaman Bedir Savaşı'na çıkan müslümanları da Muhammed öldürdü!" karşılığını vermesi; 'cihad', 'şehadet', 'kıtal' gibi kavramların asıl an­lamlarına yapılan bir gönderme olarak alınabilir. Muaviyenin 'şe­hadet', 'kıtal' gibi kavramlann içeriğini bozacak türden yaptığı yorum kavram kargaşası doğururken, Hz. Ali'nin cevabı, kavramın özünü ko­ruma yönünde verilmiş bir karşılıktır.

Aynı konuya bir başka örnek te müşriklerin 'riba (faiz)da alışveriş gibidir' sözlerinden verilebilir. Müş­rikler burada "alışverişte nasıl kâr elde ediliyorsa, faizde de kâr elde ediliyor; o halde biri helâlken diğeri nasıl oluyor da 'Allah'a karşı harp ilan etmek' anlamına gelebiliyor" demek istemektedirler. Allahu Tealâ ise, bu sözü söyleyenlerin 'kafir1 olduklarını beyan ediyor. Yani Allah (C.C.) bunu söyleyenlerin 'gerçeği gizlediklerini', bile bile yalan uy­durduklarını söylüyor. Zira alışverişteki kâr ile faizden elde edilen kâr arasında dağlar kadar fark vardır. Faiz 'hiçbir haklı nedeni olmadan' zayıftan, zayıflığından yararlanılarak elde edilen kazanç iken, alış­verişten elde edilen kazanç, verilen hizmetin karşılığı olarak elde edi­len kazançtır. Bu sözü söyleyenlerin amacı elbette müslümanların ka­falarını karıştırmak ve kişisel çıkarlarını koruyabilmektir. Allah (C.C.)burada duruma müdahele ediyor ve 'alışveriş', kâr', faiz' gibi söz­cükler arasında doğabilecek bir 'kavram kargaşasına' engel oluyor.

Burada gözden kaçmaması gereken bir başka hususta şudur: Kavramların aslî anlamları zaman içinde değiştirilmiş veya saptırılmış ise, bu kavramlara 'aslî' anlamlarını yüklemek yönünde verilen mü­cadele için 'kavram kargaşası doğurmak' nitelemesi yapılamaz. Müşriklerin yaptığı kavram kargaşası doğurmak iken, Peygamberimizin (SAV) yaptığı, kavramları aslî anlamlarına irca etmektir; ya da 'İslamî açıdan kavramların içinin doldurulması'dır. Peygamberimiz, islamın çağrısını Mekkelilere duyurduğunda, ibadet, ilahlık, keramet, rablık, şehadet, vahdet gibi o toplumda kullanılan kavramlann içini yeni an­lamlarla doldurmuştu. Bu elbette 'İslamî değer yargısı'nın kavramlara yansıtılmasıydı. Bunun adına Mekkeli müşrikler 'fitne' ('kargaşa') de­diler.

Evet yapılan iş, onlar açısından 'fitne çıkarmak' olarak gö­rülebilirdi, ama Allahu Teala'ya göre de asıl 'fitneciler' Mekkeli müş­riklerdi ve 'yeryüzünde din Allah'ın oluncaya kadar 'fitne' ile savaşılmalıydı'. Buradaki tartışmanın 'farklı değer yargılarından' kay­naklandığı açıktır. Aynı tartışmanın benzerini Batı dünyasında Marx ve Mill arasında veya demokratlar ile radikal feministler arasında da görüyoruz. Marx ve radikal feministler 'siyaset' kavramını tartışırken, 'aile' kurumunun bir siyasal yapı olduğunu ileri sürerlerken, Mili veya bazı demokratlar 'aile' kurumunun en fazla hükümetlerin formel fa­aliyetleri kapsamında ele alınabileceğini ve kıstasın 'birbaşkasına müdahil olma' ölçütü olduğunu; birşeye 'siyasal' demek için bu ölçütün asgarî şart olmasının yeterli kabul edilmesi gerektiğini söy­lemektedirler. Görüldüğü gibi 'değer yargıları' veya ideolojik tercihler de aynı kavramlar üzerinde tartışma doğurmaktadırlar. Dikkat edi­lirse, nefsî tercihlerin doğurduğu kargaşaya bir çözüm bulmak, ide­olojik tercihlerin doğurduğu kargaşaya çözüm bulmaktan daima daha kolay olmuştur. Asıl zorluk, insanların zihnî süreçlerinden süzülüp gelen anlamların farklılaşmasında yatmaktadır. Burada karşımıza iki önemli soru çıkmaktadır:

1. Kavramların içeriğinde değer yargılarından bağımsız olarak, 'zaman içinde' kendiliğinden anlam sapmaları olabilir mi?

2. Kavramların değiştirilemez bir 'öz' anlamları var mıdır?

İlk sorunun cevabını dolaylı olarak 'değer yargılarının etkisi' ile vermeye çalışmıştık. Yalnız burada bir nokta daha vardır ki o da 'ya­şanan pratiklerin' etkisidir. Halk arasında çokça söylenir: 'inandığını yaşamayan yaşadığına inanır'. Bunun anlamı şudur: İnsan ya dü­şünceleri doğrultusunda yaşayacaktır ya da hayatı küçümseyecek ve arzularına boyun eğmiş olarak hayat sürecektir. Yani ya 'olduğu gibi görünme' yolunu tercih edecek, ya da 'göründüğü gibi olacaktır'.

Gö­ründüğü gibi olmayı tercih eden kişi, 'hayatın tadını çıkarmanın' yol­larını arayacak ve zamanın çarkları arasında öğütülmeyi ka­bullenecektir. Bu kişi, zaman içinde, yaşadıklarına 'gerçeklik' atfedecek ve onları zihninde meşrûlaştıracaktır. Böylece onun için önce başka bir anlam ifade eden bir kavram, daha sonra başka bir an­lama gelecektir. Örneğin, "aşk" kavramı daha önce onun için 'ölesiye sevmek' 'sevgili uğrunda herşeyi feda edebilmek', 'hesapsız bağlılık' anlamlarını ifade ederken, daha sonra aynı kavram "don't make war, make love" (savaşma, aşk yap) gibi cümlelerde 'seks yapmak' (zina etmek) anlamına gelecektir. Ya da daha önce onun için 'şehadet' kav­ramı 'Allah yolunda ölmek' anlamı taşırken, daha sonra devlet hiz­metinde çalışan herhangi birinin 'görevi başında ölmesi'yle ka­zanılacak bir mertebe anlamına gelecektir.

'Aşk yapmayı' kutsayan anlayış, 'hesapsız sevgi'nin yerini nasıl almışsa, 'Allah yolunda canını feda etme'nin anlamı da zaman içinde 'devlet yolunda ölme' an­lamına aynı yolla gelebilmiştir. Nasıl ve ne olmuştur da 'aşk kavramı bu iki 'farklı' insan için farklı anlamlar taşıyabilmektedir? Yine aynı şe­kilde ne olmuştur da 'şehid olma' kavramının içinde yatan 'Allah'ın birliği ve gerçekliğine tanıklık etmek' anlamı ortadan kalkmış ve 'dev­letin yüce menfaatleri yolunda ölme'nin adı 'şehid olmak' şeklinde değişivermiştir? Olan şudur: kişi en yüce değer olarak neyi görüyorsa, onu yaşayacak, onu sayacak ve onu kavramsallaştıracaktır.

Eğer 'hesapsız' ve 'gönülden' sevdiği yüce varlık Allah ise Allah'ın koyduğu ölçüler içerisinde, Allah aşkıyla dolacaktır. Eğer beden zevki tatmak onun için sevgilerin en yücesi anlamına geliyorsa, o zaman da 'aşk yapma'nın kutsiyetine inanacaktır. Söylemek istediğimiz şeyi, şöyle bir geriye dönüp, Osmanlı Devleti'nin son döneminde yaşayan bir müslümanla aynı müslümanın şu içinde yaşadığımız dönemde hayat süren torunları arasında mukayese yaptığımızda, daha iyi an­layacağız sanırım. Bu gün 'aşk yapma'nın yüceliğine inanan insanlar o dönemde meselâ Çanakkale Savaşı'nda 'şehid' olanların torunu iseler, ne olmuştur da aynı kavramlar bu farklı kuşaklar için farklı anlamlara gelebilmişlerdir? Evet, olan şudur; toplumun değer yargıları ve kut­salları değişmiştir ve bu yüzden kavramlar farklı anlamlar taşımaya başlamışlardır. 4 kuşak öncesinin insanları olaylara genel olarak islâmi değer yargılarından bakarken, bugünkü neslin laik, hümanist, feminist kesimleri olayları, anti-islamî gözle değerlendirmektedirler. İşte 'aşk' ve 'şehadet' kavramlarının içeriklerinin değişmesinin özünde bu husus yatmaktadır.

Bu yargımızdan "madem insanlar kendi düşünce ve çıkarları doğrultusunda kavramlara yeni anlamlar yüklüyorlar, o halde hiçbir kavramın 'değiştirilemez' 'öz1 anlamı yoktur" neticesi çıkmamalıdır. Hayır, insan arzu ve düşüncelerine konu olan kavramların da bir 'öz' anlamları vardır, ama bunların tartışma konusu olmaları 'nefs' ile doğ­rudan bağlantılıdır. Çünkü nefs 'vehmedebilir' veya 'ihanet' edebilir. Düşünün ki Allah'ın değiştirilemez ayetleri de çıkar söz konusu ol­duğunda 'az bir paha karşılığı satılabilmektedir'. O halde buradan iki sonuç çıkmaktadır.

1. Arzu, ihtiyaç ve ideolojiler kavramlara farklı anlamlar yük­leyebilir.

2. Her kavramın değiştirilemez bir 'öz' anlamı vardır.

Kavramlara 'değer yargıları' ve 'nefsin tercihlerinin yüklediği anlamların 'aslî' olmadıkları bilinmekle birlikte, burada birbaşka soru daha sorulmalıdır; o da 'bu anlamların kavramın 'öz' anlamından nasıl ayırtedileceğidir? '. İşte can alıcı nokta budur. Bu hususu açıklığa ka­vuşturmak için kavramların 'yapısı' hakkında bir analiz yapma ihtiyacı vardır.

II. Kavramların Yapısı

Kavramlar, bir nesneyi, bir olayı kısaca şeyleri tanımlamak için kullandığımız araçlardır. Şeyin mahiyetine dair açıklayıcı ve betimleyici nitelemeleri olan kavramlar, o şeyi tarif etmenin aracıdırlar ve o şeye isim olurlar. Yalnız şeyi tarif için kullanılan kavramların içinde birden çok özellik bulunur. Bu özellikler o şeyi, "efradını cami, ağ­yarını mâni" şekilde tanımlamak içindir. Bunlardan bazıları, o kav­ramın dilbilim yönüyle 'kökü'nden kaynaklanan özellikler olabileceği gibi, kimisi de zaman içinde o kavramın 'dallanıp-budaklanması' so­nucunda neşet eden özellikler olabilir.

Kavramın tüm özellikleri ara­sında da belirli bir benzerlik vardır. Buna 'aile benzerliği denilebilir. Bir aileyi tanıyabilmek için nasıl aile bireyleri arasındaki benzerlikten yararlanmak mümkün oluyorsa, aynı şekilde bir kavrama tanım ko­yabilmek için de birbirine benzeyen özelliklerinden yararlanılabilir. Kavrama ait birbirine benzeyen özellikler sayesinde kavramın 'özü'nü yakalamak mümkünse de, bazı özelliklerin diğerlerinden farklı ve/ veya önemli-önemsiz olduğu da bir gerçektir. Bu noktada ortaya te­melde iki görüş atılmaktadır: ilkine göre, bu özelliklerden hiçbiri, 'tek-başına' o kavramı nitelemek için 'yeterli' değildir ve tek başına kul­lanıldığında o kavramı tanımlayamaz(2).

Bu teze örnek olarak 'elma' kavramını verelim: "elma, sarı, yeşil veya kırmızı renkli; yuvarlak, ek­şimsi tadı olan, tepe kısmı hafif içeriye çökük ve sapı olan, ağaçta ye­tişen, güneş ışığıyla ve toprakla beslenen... bir meyvedir" de­diğimizde, bu tezin savunucularına göre, yukarıdaki özelliklerin tümünü sıralamak kaydıyla ancak elmayı tanımlayabilmemiz mümkün olmaktadır. Ama dikkat edilirse bu özelliklerden biri veya birkaçı ol­madan da elma yine elma olarak nitelenebilir. Örneğin, sarı veya kır­mızı değil de turuncu bir elma türü olursa, o zaman elmayı nitelemek için renk faktörünün 'belirleyici' veya 'özden' olmadığı sonucu çı­kacaktır.

O halde elmayı tanımlamak için renk faktörünün dışında özde yatan bir veya birkaç anlamın olduğu kabul edilecektir, işte buradan iki önemli sonuca ulaşabilmekteyiz:

1. Birbirine benzeyen özellikler içinde 'sabit' olanlar vardır ve bunlardan birinin bile eksik olması tanımı imkansız kılar.

2. Bu özellikler bir önem sırasına koyulabilirler.

Bu iki neticeden şu sonuca ulaşmak ta mümkündür: kavramların içinde zaman içinde ortaya çıkabilecek sapmalara ve anlam kay­malarına karşı dirençli olan değişmez bir 'öz1 vardır. Kavramın özünde gizli olan bu anlam, o kavrama renk verir, ve onun adını koyar. O halde önemli olan işte bu 'özü' yakalamaktır. Fakat kavramların içinde gizli olan bu özü nasıl bulacağız? İşte bu noktada 'demokrasi' ve 'la­iklik' tartışmasını başlatabiliriz:

III. Demokrasi ve Laiklik Tartışmaları

Fred M. Frohock, Siyasetin Yapısı adlı makalesinde(3) kav­ramların yapısını analiz ederken, her kavramın içinde bir 'öz' anlam ol­duğunu ve onsuz kavramın doğru anlaşılamayacağını belirtiyor ve bir demokrasi tartışmasına giriyor. Demokrasi kavramını tahlil ederken, bu kavramın içinde yeralan özellikleri iki ana gruba ayırıyor.

Bunları a) halk egemenliği, b) iktidann paylaşımı, ekonomik dengenin sağ­lanması, iktidar kapılarının herkese açık olması, bilginin serbestçe dolaşımı, sistemin vatandaşların arzu ve isteklerine, sivil özgürlüklere ve sivil haklara cevap verecek kapasitede olması ve diğerleri... şeklinde sıralıyor.

Bu özelliklerin tümünü içinde barındıran bir sistemin de­mokratik olarak nitelendirilmesinde hiçbir sakınca olmadığını belirten Frohock, a) ve b) kategorilerindeki özellikleri bir önem sırasına ko­yuyor ve ikinci kategorideki özelliklerden bir veya birkaçının bu­lunmadığı bir sistemin demokratik olarak nitelendirilebileceğini, ama 'halk egemenliği'nin bulunmadığı bir sistemin demokratik ola­mayacağını ifade ediyor(4).

Frohock, ayrıca, b) kategorisindeki özel­liklerin 'halk egemenliği'nin tesisi için gerekli olan özellikler olarak alı­nabileceğini de belirtiyor. Kimi zaman da halk egemenliğinin biçim değiştirerek, sistemin, "doğrudan demokrasi", "temsilî demokrasi" gibi isimlerle nitelendirilmesine yolaçabileceğini, ama 'demokrasi' olarak nitelendirilen bütün bu sistemlerin özünde mutlaka 'halk ege­menliği' kavramının yattığını ifade ediyor. Tartışma burada 'halk ege­menliğinin' ne olduğu noktasında odaklanıyor.

Örneğin: Mao ile Dahl arasında bu konuda yapılan tartışmada, Mao toplumda gerçek 'ege­men' olanın 'devrimci önderlik' olduğunu söylerken Dahl, bilinen an­lamıyla 'halk'tır diyebiliyor ama ikiside, demokrasinin özünde "halk egemenliği"nin yattığını reddetmiyor.

Aynı değerlendirme 'laiklik' kavramı için de yapılabilir, 'laiklik' için de pekçok şey söylenmiştir.

Bunları şöyle sıralayabiliriz: 'Din ile devlet işlerinin ayrı tutulması'(5), 'siyasete sadece aklın hükmetmesi', 'aklın hayatın her alanına hakim olması', 'dünyevî yasama dinin müdahele etmemesi", 'siyasal otoritenin emredici yaptırım gücünü din­den almaması, meşruluğunu dine dayandırmaması'(6)...

Etimolojik olarak, laiklik terimi Yunanca'da 'laos' (halk) kelimesinden türetilen laikos ve Latince'deki laicus sözcüklerinden Türkçeye aktarılmış bir kelimedir. 'Din adamı olmayan, ruhani bir sıfatı ve dinsel bir işlevi bulunmayan kişi, kurum ve nesnelerı'(7) tanımlamak için kullanılmaktadır. Yani öz itibariyle 'laik' olan kişi, sınıfsal bir özel­liği olan 'din adamları' grubuyla bağı olmayan kişi olmaktadır.

Dinin sınıfsal bir içeriğe sahip olduğu toplumlarda laikliğin anlamı gayet açık bir şekilde anlaşılabilmektedir. Nitekim aynı sınıfsal içerik var­lığını koruduğu için, Aydınlanma Dönemi'ni yaşayan Avrupa'da La­ikler, bir izm üreterek, dinin toplum hayatından uzaklaştırılmasının adını 'Laiklik' olarak belirlediler. Buna bağlı olarak ta 'kişilerin dinsel inanç ya da inançsızlıktan, din buyruklarını yerine getirip ge­tirmemekten dolayı kınanmamasını, ayrım görmemesini, serbestçe ibadet edebilmesini, ibadete zorlanmamasını vb. öngören'(8) bir sis­temin adı olarak laikliği tesis ettiler.

20. yüzyılda ise 'din ve vicdan özgürlüğü'nü teminat altına almanın adına laiklik dediler. Böylece la­iklik terimi, Avrupa nm geçirdiği pekçok siyasal tecrübenin sonucu olarak ve belki de aralarında bir 'aile benzerliği' bulunan bir dizi an­lamın ortak adı oldu.

Burada laiklik terimini de tıpkı demokrasi terimi gibi kategorilere ayıracak olursak yine iki ana gruptan bahsedebiliriz. a) 'din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması' b) 'din ve vicdan özgürlüğü', 'aklın ege­menliği', 'ifade özgürlüğü', 'bütün hukuk topluluklarının birarada barış içinde yaşaması' ve diğerleri...

Burada da b) kategorisindeki özel­liklerden biri ya da birkaçının eksik olması durumunda da laikliğin sözkonusu olabileceği ortada iken, dinin devlet işlerine müdahil ol­maması şartı eksik olduğunda o sisteme laik denemez, ('sekülarizm' kavramını bilinçli olarak laiklik kavramından ayrı tutuyoruz).

IV. Türkiye'de Demokrasi ve Laiklik Nasıl Anlaşılıyor?

Bu noktaya kadar sürdürdüğümüz kavram tartışmasından şu so­nuca ulaşabiliriz: 'halk egemenliği' unsuru olmadan demokrasi, 'din ile devlet işlerinin ayrılması' unsuru olmadan da laiklik olamaz. Diğer özellikler bu özelliğin detaylarıdır veya bu özellikle doğrudan ilişkisi olmayan unsurları içermektedir.

Bir kişi 'demokrasi' kavramını kul­landığında mutlaka 'halk egemenliği'ni de kastettiğini bilmelidir. Yine 'laiklik' kavramını kullandığında da 'din ile devlet işlerinin ayrı olması' şartını aklında bulundurmalıdır. Fakat Türkiye'de bu kavramları en çok tartışan iki kesim olarak 'laikler' ve 'müslümanlar' dikkate alındığında; kavramların 'özlerinden daha çok, yan unsurlara gönderme yapıldığı, yan unsurlardan dayanak noktaları bulunmaya çalışıldığı gö­rülmektedir.

Radikal laikler olarak tanımlayabileceğimiz kesim, gerek demokrasinin gerekse laikliğin özünde yatan anlamları isabetli bir şe­kilde vurgular ve savunurken, kendini müslüman olarak niteleyen geniş bir kesim ise, kavramların içine kendi arzu ve kanaatlerinin üret­tiği anlamları yüklemeye çalışmaktadırlar. Ilımlı laikler olarak ni­telenebilecek bir kesim ise, hem demokrasinin hem de laikliğin 'öz' anlamlarına atıfta bulunmaktan ısrarla kaçınmayı ve yan özelliklerden bir veya birkaçının kavramın 'öz' anlamı olarak kullanılması gerektiğini ileri sürmektedir.

Bunların çıkarları, sistemle müslümanların çatışmaya girmesini önlemek olduğundan, yaptıkları işi anlamak zor değildir. Aynı şekilde kendini müslüman olarak niteleyen fakat sistemle kar­şılaşma cesaretini kendinde bulamayanlar da yine bu kavramlara kendi istedikleri gözle bakmakta ve yan özelliklerden dilediklerini bu kavramların 'özü' olarak tanıtmaya çalışmaktadırlar. Nitekim, artık ik­tidara oynayan ve tabanında müslüman desteği bulunan bir partinin başkanı 'demokrat' olmanın faziletine inanırken, adı medyada müs­lüman aydına çıkmış bazı entellektüeller de 'eğer demokrasi buysa ben de demokratım' demekte hiçbir sakınca görmüyorlar.

Eğer bu ay­dınlar demokrasinin ne olduğunu bitmiyorlarsa ya da henüz rie ol­duğu konusunda kesin bir kanaate varmadılarsa bu onların nasıl olupta toplumun karşısına 'aydın' sıfatıyla çıkabildikleri sorusunu be­raberinde getirir. Yok eğer demokrasinin ne idüğünü bilip, yine bu sözleri söyleyebiliyorlarsa bu da onların sahip olduklarını söyledikleri düşünce ve inançlarına ne kadar saygıh olduklarını gösterir. Burada son bir şık daha kalıyor ki o da demokrasi ve laiklik kavramlarına 'ken­dilerince meşru' bir anlam yüklemeleridir. Bu durumda da hangi 'ilmî' hüviyete sahip oldukları sorulmalıdır. Zira herkes istediği kavrama is­tediği anlamı yükleyemez. O zaman Nasreddin Hoca'nın dediği gibi "patlıcana da gözü açılmamış sığırcık yavrusu" denilebilir!

Evet, bazı kavramlar tartışma götürür ama 'ideolojik' kavramlarda netlik esastır. Bu kesimlerden başka bir grup daha vardır ki bunlar da 'radikal müs­lümanlar' olarak nitelenmektedir. Bu kesimin bariz vasfı ise hem de­mokrasiyi hem de laikliği -İslamdışı sayıp- reddetmeleridir. Bu grup, 'hükmün kaynağı halktır' yargısı 'halk egemenliği' kavramının içine girdiği için, ve halkın da her an için vahye ters yasama yapma ih­timali olduğu için, demokrasiyi islamla çelişen bir sistem olarak gör­mektedir. Gerçekten de halkın, egemenliğini çoğunluk idaresi ile somutlaştırdığı demokrasilerde, çoğunluğun rey kullandığı bir konuda vahye ters düşülmesi durumunda -ki bu her zaman için mümkündür ve pratikte, de yaşanmaktadır- meşruluğun kaynağı Allah yerine 'halk' olacaktır ve bu müslümanlar bu konuda isabet etmektedirler.

Yine 'hayatın her alanını tanzim eden din' olarak İslama inanan müs­lümanların, din-devlet, din işleri-dünya işleri gibi ayrımları daha baş­tan bâtıl görüp 'laikliği' reddetmeleri de islamî ilkelere uygundur. (Biz burada "demokrasi ve laiklik islamda yoktur" şeklinde bir kanaat belirtmektense -ki bizim kanaatimiz de budur- kavramların özünde yatan anlamlarla Türk toplumunun farklı kesimlerinde bu kavramlara yüklenen anlamlar arasında mukayese yapıyoruz).

Demokrasi ve Laiklik kavramlarının 'özü' hakkında Türkiye'deki farklı kesimlerin tutumlannı kısaca belirttikten sonra, konunun ye­terince aydınlığa kavuşması için bu konuda sıkça yapılan yanlışlıklara da değinmekte yarar görüyoruz. Bunları maddeler halinde belirtelim ve tartışmamıza devam edelim:

A) Demokrasi Hakkında Yanlış Kanaatler

1. Demokrasi, demokrasiye inanmayanların da haklarının ko­runduğu en iyi rejimdir.

Bu kanaat tümüyle bir değer yargısının sonucudur. Bu değer yar­gısının 'doğruluğu' ise ancak kendinden menkûldür. Zira de­mokrasilerde çoğunluğun istek ve arzuları, neticede hükmî özellikte olacaktır ve azınlığın hakları ancak 'bir yere kadar' savunabilecektir. Yani azınlığın hiçbir zaman hükmî hüviyeti olmayacaktır. Yasamanın esasını, belirli bir konuda çoğunluğun aldığı karar belirlediği için, te­oride reddi kolay gibi görünse de, pratikte çoğunluğun kararının 'doğruluğu'na hükmedilecektir. Zira ya bu kararın 'doğru' olduğu söy­lenecektir ya da gerçeğin ifadesi olmadığı itiraf edilmekle birlikte, 'pratik zorunluluk' gereği bu karara göre hayat tanzim edilecektir.

De­mokrasiler, 'dogma' olduğuna inandıkları vahiy ve Allah kavram­larının belirleyicilik yetkileri olmadığı düşüncesinden hareket ettikleri için, ideolojik-imanî hususlarda karar verme/hükmetme yetkisinin de yine insana ait olduğunu kaçınılmaz olarak ifade edeceklerdir. Kısaca, herkesin düşüncesini hür ve örgütlü bir biçimde ifade edebileceği en iyi sistem olarak tanıtılan demokrasiler de, azınlığın birtakım haklarının-farzedin ki demokrasiyi yıkıp İslamî veya komünist bir rejim kurma taleplerinin- pratiğe dökülmesine karşı çıkmaktadırlar. Bu bağ­lamda demokrasiler, "özgürlük, özgürlük düşmanlarının hakkı ol­mamalıdır" gibi gerekçelerle, hakların belirli bir sınıra kadar ta­nınabileceği gerçeğinin kanıtlayıcısı olmaktadırlar.

Aslında her toplumun bir kamu düzeni ve normu vardır. Top­lum, bir hukuk düzeni içinde yaşayacaksa (ki bu bir kaçınılmazlıktır), o toplumda 'hakim' olan, yani kamu yaşamını tanzim eden bir üst yapı ve kurallar bütünü olacaktır. Çoğunluk ta, azınlık ta bu kurallara uyacaktır. Zira aksi olduğunda kamu yaşamında kaos doğar. Kaosun ol­duğu yerde de ne çoğunluğun ne de azınlığın hakkından bah­sedilebilir. Esas itibariyle hukuk denilen şey de, taraflar arasında vereceği kararın nihaî karar olarak kabul edildiği bir üçüncü merci sözkonusu olduğunda, vardır. İki kişi arasında çıkan tartışmada eğer bir merci, son kararı söylemiyorsa, iki taraf arasındaki çatışmayı sona erdirmek mümkün olmaz.

O halde hukuk, ancak bir üçüncü kişiliğin varlığında mümkün olur. Bu kişiliğin özelliği ise, nihaî hükmü veriyor olmasıdır. Eğer her toplumsal yasam, böyle bir düzenin işlediği yerde varolabiliyorsa, o zaman her toplumda bir hakim hukuk (ve ideoloji) olduğu da kabul edilmelidir. Zaten pratikte olan da bundan başkası değildir. Nasıl ki, herkesin istediğini düşünme ve yaşama hakkı ol­duğu söylenen 'demokratik' Türkiye'de başörtülü kızların Üni­versitelere girişine veya örtülü olarak devlet dairelerinde çalışılmasına engel olunma gerekçesi olarak 'kamu düzeni' gösteriliyorsa, islamî bir ülkede de 'kamu düzenini ihlâl ettikleri' gerekçesiyle mini etekle gez­mek isteyenlere sınırlamalar getirilir. Bu doğaldır.

Zira 'demokratik' Türkiye'de 'islamcı' bir pratiğe her türlü kolaylığın gösterilmesi aslında ideolojik açıdan tutarsızlık olur ve bu ideolojinin hakim olduğu top­raklarda geçerli olan kamu düzeni de bu pratiği "gönül rahatlığı" için­de kaldıramaz. Aksi taktirde 'bu ne perhiz bu ne lahana turşusu' do­kundurmasına muhatap olunur. Bu bağlamda islam devletinde tesettüre aykırı giyime devletin rıza göstermesi mümkün değildir. Öte yandan Marksist bir devlet düşündüğünüzde de benzeri bir uy­gulama karşınıza çıkar. Komünist bir devletin de kendine özgü norm­ları vardır ve bu toplumda da bu normlara uymak zorunludur.

Burada akla şu düşünce gelebilir: Türkiye'de veya bir başka yerde bu tür yasakçı uygulamalar olabilir, ama bunların faturası de­mokrasiye çıkarılmamalıdır. Zira Batıda herkes istediği gibi gi­yinmekte, istediğini söylemekte, dilediği gibi yaşamaktadır. Asıl de­mokrasi budur." Bu itirazın hiçbir tutarlı yanı yoktur. Batıdaki sistemin adı da demokrasidir, Türkiye'deki sistemin adı da... Zira her iki örnek siyasal sistemde de 'hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir', işte bu yüz­den 'halk egemenliği' özelliği, bu ülkelerin demokratik olarak ni­telendirilmesi için yeterlidir. Ama ileri sürülebilir ki "Batıdaki demokrasi 'iyi', Türkiye'deki demokrasi 'kötü'dür; Batı da herkes dilediği gibi düşünüp-yaşayabilirken Türkiye'de bu mümkün olmamaktadır..."

Bu kanaat ta esas itibariyle doğru değildir. Batıda da Özgürlüğün bir 'sınırı' vardır. Evet orada Batı yaşam-tarzına aykırı düşünen ve bu dü­şüncelerinin bir kısmını pratize eden kişiler vardır ve bunlara karışılmamaktadır, ama bu kesim bir 'siyasal' tehtid unsuru olarak gö­rüldüğünde 'kamu düzeni yasaları' işlemekte ve bu kişiler hakkında gerekli takibat başlatılmaktadır. Spor salonu içinde 'islam devleti'(i) kurulmasına karşı çıkmayan Batılı demokrasiler, 'bir siyah isyanı baş­latabilecek tek adam' olarak gördükleri Malcolm X (Malik el-Şahbaz)'ın derhal ortadan kaldırılması kararını verebilmektedirler. Bunun pekçok örneği verilebilir. Burada önemli olan toplumun değer yar­gılarından kaynaklanan normların, istisnasız her birey üzerinde şu veya bu biçimde bir yaptırımının olacağı gerçeğidir. Demokrasiler de bu anlamda bir 'özgürlüğü' garantileyemezler.

2. Demokrasi, aslında seçimle işbaşına gelinen bir sistemin adıdır.

Bu kanaat te esas itibariyle yanlıştır. Zira demokratik sistemlere 'demokratiklik' özelliği/boyası veren şey 'halk egemenliği' kavramıdır ve seçimler de bu amaçla yapılırlar. 'Hakimiyetin kayıtsız şartsız Allah'a ait olduğu' toplumlarda da bir biçimde 'seçim' yapılabilir. Ör­neğin, parlamentosu halk tarafından 'seçilen' Türkiye'de demokratik sistem varken, yine parlamentosu (meclisi) halk tarafından seçilen İran'da demokrasi değil, Islâmî bir devlet düzeni vardır (düzenin 'ne kadar' İslâmî olduğu ayrı bir tartışma konusudur).

3. Demokrasi İslama tercih edilemez, ama diktatörlüğün olduğu yerde demokrasi savunabilir.

Bu kanaat, Türkiyeli müslümanların zihninde öteden beri varolan 'ehven-i şer' mantığının bir ürünüdür. Şerrin daha az zararlısının tercih edilebileceği aklen de kabul gören bir husustur, ama burada hadise ters-yüz edilmektedir. Zamanla ehven-i şer de 'iyi'lerden bir iyi olarak görülmeye başlanmaktadır. Demokrasi de bazı müslümanlar tarafindan diktatörlük gibi daha 'şer' olan yönetim biçimlerine tercih edilebilecek bir sistem olarak görülmektedir. Halbuki müslüman öz itibariyle her iki şerri de reddetmelidir.

Ehven-i şer olan şey, hayrın olmadığı yerde ancak mazur görülebilir. Halbuki İslam her çağda ve her ortamda ilkeleri ve siyasal grafiği ile zaten vardır. Bu halde iken demokrasinin 'ehven-i şer' olarak kabulü mümkün değildir. Hüseyin Fadlallah'a atfen söylenilen "diktatörlüğün bulunduğu yerde de­mokrasi tercih edilebilir, fakat İslamın karşısında demokrasi tercih edi­lemez" sözü de öz itibariyle yanlıştır.

Zira demokrasiler bazan dik­tatörlüklerden daha fazla İslama zararı dokunan sistemlerdir. İslâmî hareketi zayıflatmak için, seçimleri 'çeşnide onların da tuzu bulunsun' kabilinden yaparlar ve müslümanları sistemle uzlaştırırlar. Buradaki tehlikenin 'Şeytan'ın sağdan yaklaşması' olduğu bir hakikattir ve bi­linmelidir ki diktatörlük gibi 'Şeytan'ın önden ve soldan yaklaşması'ndan, bu yaklaşma biçimi daha tehlikelidir.

4. Demokrasi istikrar ve refah doğurur

Demokrasinin istikrar doğurduğu tezi bir yanılsamadır. Aslında demokratik sistem ancak toplumda radikal bir muhalefet kalmadığı zaman işleyebilir. İktidarı ele geçirmek için mücadele veren rakip ide­olojik güçlerin olduğu toplumlarda, demokratik sistemin işlemesi zor­dur. Bunun da basit bir nedeni vardır: rakip güçler arasındaki çatışma, zıt taleplerin çarpışmasından ve kurulu düzenin bu taleplere kapalı ol­masından kaynaklanmaktadır ve bu düzen 'değişmedikçe' bu çatışma son bulmayacaktır. Ama bir sistemde muhalif güçler sindirilmişse (Batılı demokrasilerde olduğu gibi); hakimiyet doğrudan fizikî güç kullanılarak değil de medyatik unsurlar kullanılarak sağlanmışsa; ya da kurulu düzene karşı çıkabilecek potansiyele sahip muhalefet, seçim sistemi aracılığıyla rejime angaje edilmişse, burada demokrasi işleyebilir. Aslında "demokrasi istikrar doğurur" demek yerine, '"muhalif sesin çıkmadığı' istikrarlı ortamlarda demokrasi yaşayabilir" demek daha doğrudur.

Demokrasinin beraberinde refah getireceği tezi de tümüyle batılı bir önyargının ürünüdür. Bugün dünyada pek-çok askerî diktatörlükle yönetilen ülkenin refah seviyesi, demokratik olan kimi ülkelere nazaran daha ileridir. Esasında refahın kıstası farklı, demokrasinin kıstası farklıdır. Batılı demokrasilerin, yüzyıllardır sö­mürdükleri Asya ve Afrika ülkelerinin zenginlikleri sayesinde refaha kavuşup, sonra da bunu demokrasiye bağlamalan 'deccâl' üç­kağıtçılığı değil de nedir?

B) Laiklik Hakkındaki Yanlış Kanaatler

1. Asıl laiklik İslamda vardır.

Laikliği 'aslî' anlamıyla değil de, nefsî tercihi ya da 'kendi değer yargıları'na göre yorumlayan bazı kesimler, İslâmı da bu çarpık an­layışlarına uydurmaya çalışarak, laiklikle İslamın çelişmediği kanaatini yaygınlaştırmak istemektedirler. Laikliğin 'din ve vicdan özgürlüğü' olduğunu, bunun da en âlâsıyla islamda olduğunu ileri süren bu kesim, islamda 'teslimiyet' ve 'ibadet' (kulluk)in asıl olduğunu hep görmezden gelmekte ve Kur'an'da hiçbir yerde ne emir ne de tavsiye babında geçmeyen 'hürriyet' (özgürlük) kavramını yüceltmektedirler.

Halbuki laik-hümanist felsefenin kutsadığı özgürlük' kavramının içi, boydan boya 'Allah'a isyan' çığlıklarıyla doludur. Yine bu kesim, İslâmî düzende 'dileyenin dilediği gibi yasayabileceğini', 'kimsenin kimseye karışmayacağını da ileri sürebilmektedir. Bunun meşrulu­ğunu da 'bireyin özgür alanına kimse müdahalede bulunamaz' dü­şüncesinden çıkarmaktadırlar. Bireyin özgür olduğunu vehmettikleri alanın içine, islamın yasaklan ve hadleri girdiğinde, dini de islâmı da hiçe sayarak 'Laiklik' kılıcına sarılmaktadırlar. Halbuki islam da 'ibadet' esastır; zira insan daima 'ibadet' edeceği bir mabud arar ve bulur. Önemli olan gerçek mabudu bulmak ve ona inanmaktır. Allah da 'tek bir efendiye hizmet eden köle ile birden çok efendiye hizmet eden kölenin arasındaki farkı' hatırlatarak bu hususa işaret etmektedir.

İnsan Allah'a kul değilse, ya nefsine, ya paraya, ya Michael Jackson'a, ya Tarkan'a ya da Lât ve Uzza'ya kul olacaktır. İslam, müslümanın ha­yatına biçim verir ve bu konuda müslümanın kendisine kesin bir tes­limiyetle teslim olmasını ister. Kişi birkez Allah'a inandımı, artık onun için bu konuda 'özgürlük' yoktur. (Yalnız inanma sürecinde ve inandıktan sonra da aklın kesinkes kullanılması gerekir. Körü körüne, ge­leneksel olarak atadan-babadan duyma usûllerle imanın faydası yok­tur.) Buna inanan bir müslüman bırakınız 'Mega-laik' olmayı, 'laikçik' bile olamaz.

2. Türkiye laik bir ülke değildir.

Bu kanaat te yine, laiklik konusunda kesin bir tavır takınamayan kesimlerden serdedilmektedir. Halbuki, tıpkı demokrasi kavramını tartışırken belirttiğimiz gibi, Türkiye laik bir ülkedir, fakat belki Ba­tıdaki kadar laik değildir. Türkiye'deki uygulama da bir tür laikliktir; ama Amerika ya benzemeyebilir veya İngiltere'deki laikliğe de benzemeyebilir. Nasıl ki çürük elma da neticede armut değil elma ise, aynı şekilde Türkiye'deki laikliğin batıdaki örneklerinden bazı hu­suslarda farklılaşması sonucunda bu sisteme laiklikten başka bir ad verilemez.

Türkiye'de 'din işleri devlet işlerinden ayrıdır', din devlete müdahale edemez, devlet te meşruluk kaynağını dinden almaz. La­iklik işte budur ve bu özellik Türkiye'de vardır. 'Efendim, laikliğin tarifi anayasa da bile yapılmamış, o halde laikliği biz tarif edelim' türü la­kırdılar boş laflardır. Dünyanın batısındaki halkların en azından ikiyüz yıldır uyguladıkları bir sistemin tarifini, dünyanın doğusundaki biri mi yapacak? Laikliğin ne olduğu da bellidir, islamın ne olduğu da... Ve bu iki sistem birbiriyle taban tabana zıttır.

(1) Hüseyin Matemi, "Kavram Kargaşası", Zaman, 17 Ocak 1987.

(2) John Searle, (1959), "Proper Names". Mlnd, 67: 166-73.

(3) Fred M. Frohock, The Structure of "politics", The American Political Science Review, Vol: 72, 1978, p. 859-70.

(4) A.g. makale, s. 863.

(5) Ana Britanica, Ana Yayıncılık, Cilt: 14, s. 243.

(6) Sosyal Bilimler Sözlüğü, Ömer Demir/Mustafa Acar, Ağaç Yay. 1992, Laiklik Maddesi, s. 227.

(7) Ana Britannica, Agy. s. 243.

(8) Age. s. 243.

Kaynak: İktibas Dergisi, M. Kürşad Atalar.

Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Favori Yazdır E-mail olarak gönder

Kullanıcı Yorumları  
 

Kullanıcıların değerlendirme ortalaması

   (0 Oylama)

 

Görünen 0 yorum 0 yorumdan

Gönderilen yeni yorum yok

Yorumunuzu ekleyin



mXcomment 1.0.9 © 2007-2009 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >