|
İslam'ın dünya için tek alternatif olduğunun dile getirilmesinin öneminden bahseden bir köşe yazısı.
Her şeyden önce şu: "Muhafazakâr demokrasi" kavramına yüklenen anlamlar son derece muğlak ve çelişkili.
İkincisi, bu kavram, yeni bir kavram değil. Türkiye'de bu kavram etrafında ilk kez bu kadar odaklaşılarak tartışılıyor veya konuşuluyor olduğu doğru; ancak unutmayalım ki, bu kavramın modern Batı siyasî tarihinde uzun, karmaşık ve çalkantılı bir hikâyesi var.
Üçüncüsü, bu kavram, bizim ürettiğimiz bir kavram değil: Batı'da üretilen kavramlar üzerinden kendimize yeni bir kimlik biçmeye çalışıyoruz. Bu ülkede bugüne dek Batıcıların yaptığı şeyi, yani "Batı'nın gönüllü acenteliği" işini ve işlevini bu kez biz üstleniyoruz. Pes doğrusu!
Dördüncüsü de, muhafazakâr demokrasi kavramsallaştırması üzerinden İslâm'ın dün olduğu gibi yarın da bu ülkede, bölgemizde ve hatta dünyada üstleneceği ve oynayabileceği rollerin kısıtlanmasına, sınırlandırılmasına ilişkin adımların atılmaya kalkışılmasıdır. Ki bu çok tehlikeli bir şeydir.
Biraz da bu tür arayışların rasyonel gerekçeleri üzerinde kafa yormak gerekiyor.
Bu tür arayışların en temel gerekçesi, Edward Mortimer'in kısaca ve özetle "laik devlet, müslüman toplum" diye tarif ettiği şizofrenik bir durum'un ortaya çıkmasıyla birlikte, "devlet" denen "entite" ile toplum denen "kantite" ve "kalite" arasında bir kopuş yaşanmaya başlanması gerçeğidir. Toynbee bu durumu "Türkiye'nin, kültür ve medeniyet değiştirmeye kalkışması" olarak tanımlar.
Türkiye'nin kültür ve medeniyet değiştirmeye ihtiyacı var mıydı? Hele de çöküş asrında bile Ahmet Cevdet Paşa gibi "dev bir adam"ın "Osmanlı, insanlığın son adasıdır" dediği bir zaman diliminde.
Ebette ki, Avrupalılar, Osmanlı'nın son iki yüzyılında Osmanlı'yı çökertmek için hep üzerimize üzerimize geldiler. Sonunda Osmanlı direnemedi; tarihe karıştı.
Ancak burada unutulmaması gereken çok yakıcı bir gerçek var: Osmanlı'nın, dolayısıyla İslâm medeniyetinin durdurulduğu zaman dilimi, aynı zamanda, Batı uygarlığının çok esaslı ve köklü bunalımlar yaşadığı bir zaman dilimidir. Elbette ki, Batılılar, bu zaman zarfında dünya üzerinde siyasî, ekonomik, askerî ve kültürel hegemonya kurmayı başardılar: Ancak Batı uygarlığı, tam bu zirve noktasında, esaslı ve çok yönlü bir kriz de (çöküş de) yaşamaya başladı.
O yüzden Batı uygarlık tarihçileri 1850'lerden sonra başlayan ve şu an içinden geçmekte olduğumuz süreci "bunalımlar çağı" diye tarif ederler. Toynbee'den Schweitzer'e, Danilevski'den Berdyaev'e, Sorokin'den Spengler'e kadar bütün büyük tarih felsefecilerinin altını çizdikleri yakıcı bir gerçektir bu.
Bu gerçek, medeniyet buhranı sürecinde hem Batı'ya hem de İslâm'a kapatılan Türk entelijansıyası tarafından ne yazık ki bilinmez.
Peki, Batı uygarlığının yaşadığı ve bütün dünyayı da içine sürüklediği bu bunalım nasıl bir bunalım?
Klasik sosyal teorinin kurucularından Max Weber, bu durumu, modern Batı kültürünü "demir kafes"e benzeterek izah eder ve modern Batı kültürünün iki esaslı kriz yaşadığını söyler: Birincisi, "anlam krizi"; ikincisi de, "özgürlük kaybı".
Benzer kriz tablolarını postmodern düşünürler de çizerler: Baudrillard, "Batı'da toplumsalın iptali"nden; Foucault ise, "insanın / öznenin ölümü"nden sözeder.
Bu bunalımı, Adorno ve Horkheimer'dan yola çıkarak "akıl tutulması" ve "araçsal akılın hâkimiyeti" olarak özetleyebiliriz: Rönesans ve Reformasyon'la birlikte mutlak özne konumuna yerleşerek tanrının rolünü oynayan Batılı insan, gelinen noktada, araçların (bilimin, teknolojinin ve siyasî iktidar aygıtlarının ve sınır tanımaz hazlarının) nesnesi, yani aracı ve kölesi olup çıkmıştır.
Sonuçta, toplumun, ahlakın ve insanın iç dünyasının tahrip olduğu; insanın doğayla, kozmik dünyayla, Tanrı'yla irtibatının koptuğu; kaba gücü (silahları, teknolojiyi) kontrol edenlerin dünyaya keyiflerine, çıkarlarına göre çeki düzen vermeye kalkıştıkları, güçlü olanı haklı gören sosyal darwinizm anlayışının hâkim olduğu kaotik ve katastrofik bir dünya zuhûr etti.
Batı uygarlığı, çatışmaya –tıpkı eski Roma'da olduğu gibi "askerî zorbalık düzeni"ne– dayalı bir uygarlıktır: Newsweek dergisinin son sayısında "dünyada silah harcamalarına yapılan yatırımın % 43'ünün Amerika, % 35'inin gelişmiş 10 ülke, geri kalan % 12'sinin ise dünyanın geri kalan kısmı tarafından yapıldığı"nın belirtilmesi, burada söylediklerimi doğrulamaktadır.
Hâl böyleyken, Batılıların demokrasiden, özgürlüklerden, insan haklarından sözetmeye kalkışmaları büyük bir yalandır.
Öte yandan, insanın doğayla, kozmik dünyayla ve Yaratıcı'yla irtibatını yeniden kurabilecek; tüm insanlığa barış, adalet, hakkaniyet ve hukuka dayalı bir "düzen" sunabilecek bir dinamizme ve kuşatıcılığa sahip olan İslâm'ın terörle özdeşleştirilmesi, Batı'da yaşanan bunalımın örtbas edilmesi amacını gütmektedir.
Meselenin bir diğer yüzü de, İslâm'ın bu dinamizmi ve kuşatıcılığı ile sadece müslüman toplumların değil, bütün dünyanın sorunlarını hâl yoluna koyabilecek yeni bir medeniyet sıçramasına kaynaklık edebilecek yegâne din ve dünya tasavvuru olduğu gerçeğinin Batılılar tarafından kavranılmış olmasıdır; ki bu durum, Batılıları fena halde ürkütmekte ve o yüzden Batılıların, İslâm'ın yeni bir medeniyet sıçraması gerçekleştirmesini önlemek amacıyla İslâm dünyası üzerine çullanmalarına neden olmaktadır.
Batılıların bugün izlediği en tehlikeli stratejilerden biri, "muhafazakâr demokrasi" kavramını ortaya atanların açıkça dile getirdikleri "ılımlı İslâm" projesidir. Ilımlı İslâm projesi, İslâm'ın protestanlaştırılması, yani laikleştirilmesi, yani toplumsal, siyasi, kültürel, ekonomik ve entelektüel taleplerinin iptal edilmesi projesidir. Hedef şudur: İslâm dünyasının küre ölçeğindeki haksızlıklara direnme ve yeni bir medeniyet sıçramasına soyunma girişimleri yok edilmek istenmektedir.
Batı uygarlığının esaslı bir bunalım yaşadığı ve bu bunalımı tüm dünyaya yaşattığı bir zaman diliminde, bizim yapmamız gereken şey, tam da İslâm'ın dünyaya esaslı şeyler söyleyeceği bir zaman diliminde İslâm'ı protestanlaştırmak değil, İslâm'dan yola çıkarak, Ahmet Cevdet Paşa'nın torunları olduğumuzu hatırlayıp, "insanlığın son adası İslâm'dır" diyerek, uzun vadeli, uzun soluklu ve kuşatıcı bir medeniyet projesi geliştirmenin yollarını araştırmaktır.
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
|