Skip to content
Site Araçları
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Şu an buradasınız: Ana Sayfa arrow Toplum / Siyaset Dosyası arrow Toplum / Siyaset arrow Sezarın Hakkı Nedir ?
Sezarın Hakkı Nedir ? Yazdır E-posta
 

Görüntüleme : 247

ImageLaiklik düşüncesinde yer alan 'Sezarın hakkı Sezara, Tanrının hakkı Tanrıya' sözünün bir küstahlık olduğunu ortaya koyan bir yazı.

Sezar dünya otoritesinin mümessili.

Dünyevi işlere hakim olan Sezar’dır. Sezar’ın kanunlarıdır.

Nasıl nişanlanacağınızı, nasıl evleneceğinizi, nasıl boşa­nacağınızı, nasıl vasiyet yapacağınızı, mirası nasıl bölüşeceği­nizi, bir borç akdini nasıl düzenleyeceğinizi, arazileriniz, top­raklarınız üzerindeki haklarınızın neler olduğunu, bu hakları nasıl kullanacağınızı, adam öldürürseniz size nasıl bir işlem yapılacağını ve belki de en önemlisi Tanrı'nın hakkını nasıl ye­rine getireceğinizi Sezar belirlemektedir.

Siz, Sezar'ın size tanıdığı sınırlar içinden Tanrının hakkı­nı da yerine getirebilirsiniz.

Sezar'ın hakkını vermek demek, Sezar'ın emirlerine, Se­zar'ın düzenlemelerine boyun eğmek, itaat etmektir.

Siz, Tanrının hakkını, Sezar'ın düzenlemesi içinde yerine getirirken, acaba gerçekten Tanrının hakkını mı yerine getir­mektesiniz, yoksa Sezar'ın düzenlediği hususlardan bir başka­sına mı riayet etmektesiniz?

Eğer dini, dünya işlerinin dışında, dünya işlerine karış­mayan, sizin evlenmenize, boşanmanıza, arazi üzerindeki hak­larınıza, adam öldürmenize vs. karışmayan, fakat bu hususlar­da size birtakım afakî öğütler veren bir hadise gibi düşünüyor­sanız mesele yok. Nitekim hıristiyan dünyada, sanırım böyle anlaşılmasından dolayı Sezar'ın ve Tanrının hakları ayrı ayrı sözkonusu edilirken kimse bundaki tuhaflığı görememekte. Yani Tanrı, paçayı kaptırmıştır Sezar'a. Sezar tanrılaşmıştır. Fakat gene de insanların önyargılarının, düşünmeye alışık oldukları tarzların dışına çıkmamak adına, yerleşme merkezle­rine birer Tanrı köşesi konulması ihmal edilmemektedir: kili­seler. Tanrı yalnızca o köşelerde, oralarda hapistir, onun hak­kını ancak o köşelerde verirsiniz, hakkı yendiğinde bunun he­sabını gene yalnız oralarda ararsınız, dışarı çıkmak yasak.

Hıristiyan alemi Sezar'm ve Tanrının haklarını sözkonu­su ederken şüphesiz adaletli bir duyguyla hareket ettiğini dü­şünmektedir. Çünkü Sezar'ın ve Tanrının haklarını birbirin­den ayırırken kılı kırk yaran bir titizlik göstermektedir. Biri­nin hakkını ötekine yedirmemek için elinden geleni yapmakta­dır. Buna rağmen, asıl önemli husus, temeldeki yanlışlık gözden kaçmaktadır: Tanrı ve Sezar ayrımı yapılırken Sezar’a iltimas edilmektedir.

Tanrının ve Sezar'ın haklarından bahseden biri, tartış­masız biçimde bir hakkaniyeti, nısfeti yerine getirme, adaleti icra etme duygusu içinde görünebilmekte ve elmalarla armut­ları kesin biçimde birbirinden ayırdığı gibi, Sezar'la Tanrının haklarını da birbirinden ayırmaktadır.

Gerçekteyse yapılan şey, adaletsizliktir. Çünkü kimin hakkı kime verilmektedir? Sezar'a ait olduğu sanılan haklar gerçekte Sezar'ın mı? Ama ya, Sezar'ın hakkı diye bilinen şey gerçekte onun değilse o zaman Sezar'a yapılan ödemelerin tü­münün faturası Tanrıya ödettirilmiş olmuyor mu?

Laik toplum düzeninin isterlerine göre düşünenler için İslâm'ın öngördüğü düzene akıl erdirebilmek güç olduğu gibi, laik düzenle hiç karşılaşmamış olan bir müslüman da laik top­lum düzeninin işleyiş biçimini yadırgayabilecektir.

Din ile toplum düzeninin, yani devletin ayrı tutulduğu bir telakki tarzı bir müslüman için akıl almaz bir hadise olarak görülür. Çünkü devlet derken sadece dinin hükümlerini uygu­lamaya memur bir "organizasyon"u tahayyül eden birisi için devletin bunun dışında bir gayeyle gerçekleştirilmiş olmasını düşünmek açık bir sapkınlık olarak görülecektir.

Toplum düzeni denilen kavramla, kişilerin iki yönlü bir ilişkisi vardır:

1. Kurulu düzen, kişileri, kendi kaidelerine uyarak ya­şamaya icbar eder,

2. Kurulu düzenin üyeleri olan kişiler, mevcut düzenin bir parçası olarak yaşarlarken, O toplumun nihai ga­yesine ulaşmayı kolaylaştıracak fonksiyonu üstlen­miş olurlar.

Kurulu düzenin varmak istediği gayeyle fertlerin bu hu­sustaki niyetleri arasındaki bir tetabuk, bir uzlaşma, uyuşma, daha kapsamlı bir deyişle bir "bütünleşme" varsa, şimdi değini­len her iki hususta herhangi bir problemin ortaya çıkması beklenmez. Fakat, o toplumun kaideleri ve nihai olarak varmak is­tediği hedeflerle o toplumun üyeleri olan fertler arasında teta­buk değil de, çatışma mevcutsa o takdirde ortaya bazı problem­lerin çıkmasını beklemek tabiidir.

Mesele, şimdi ele aldığımız biçimiyle tamamen nazarî bir konu olarak görülebilir. Fakat bu konunun pratikteki sonuçla­rı da bir o kadar önemlidir. Meseleyi, ibadet açısından ele alır­sak söylemek istediğimiz konu belki biraz daha vuzuhla açıkla­nabilir. Laik toplumsal düzenler içinde ibadet, bilindiği gibi ta­mamen şahsi ve ferdi bir faaliyet olarak telakki edilir. Yapıl­ması, yapılmaması tamamen fertlerin "keyfine" bırakılmış bir faaliyet alam diye düşünülür,

Oysa İslâm düzeni içinde, ibadet çok daha kapsamlı bir fa­aliyet mahiyetindedir. Yani icra edilip edilmemesi fertlerin keyfine kalmış bir faaliyet cümlesinden değildir. İbadet, temel­de, şahsî ve ferdî bir amel olmakla beraber İslâmî toplumda, ay­nı zamanda o toplumun "kamu düzeni" ile de yakından ilgilidir. Bu yüzden devlet, fertleri ibadetlerini icra hususunda serbest bırakmaz. Tabii bu durum müslümanlar için sözkonusudur, gayrimüslimler bu konuda ayrı bir statüye tabidir.

Şimdi ibadeti aynı zamanda toplumsal bir vecibe telakki eden görüşle, onu tamamen şahsî ve keyfî bir faaliyet diye te­lakki eden görüşün, bu hususta tatbik edeceği kaidelerin farklı olacağı da tabiidir.

İslâm'ın emrettiği hükümlerin bütün müslümanlar ta­rafından bir kül halinde yerine getirilmelerinin zaruri olduğu bir yerde, bu ibadetler, yalnız fertler bakımından değil, bütün cemaat bakımından da istenen ve beklenen sonuçlarını doğu­racaktır. Fakat laik toplum düzenindeki uygulamada olduğu gibi, ibadetlerin icra edilmesi fertlerin keyfîne bırakılırsa, o ibadeti icra eden fertler belki kendilerini şahsen sorumluluk­tan kurtarmış olurlar ama, o ibadetlerden beklenen bazı neti­celer hasıl olmaz. Şüphesiz burada "beklenen" derken ibadetle­rin bazı "maddi" beklentilerle yerine getirileceğini söylemek is­temiyoruz. Fakat faraza müslümanların bir yandan zekatlarını verirken, bir yandan da faizli işlemlerini sürdürdükleri bir ortamda zekat vermenin cemaat için doğuracağı sonuçlar ortaya çıkmaz diyoruz.

Kaynak: Müslümanca Düşünmek, Rasim Özdenören, S. 133-137.

 

Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Favori Yazdır E-mail olarak gönder

Kullanıcı Yorumları  
 

Kullanıcıların değerlendirme ortalaması

   (0 Oylama)

 

Görünen 0 yorum 0 yorumdan

Gönderilen yeni yorum yok

Yorumunuzu ekleyin



mXcomment 1.0.9 © 2007-2009 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >