Laiklik düşüncesinde yer alan 'Sezarın hakkı Sezara, Tanrının hakkı Tanrıya' sözünün bir küstahlık olduğunu ortaya koyan bir yazı.
Sezar dünya otoritesinin mümessili.
Dünyevi işlere hakim olan Sezar’dır. Sezar’ın kanunlarıdır.
Nasıl nişanlanacağınızı, nasıl evleneceğinizi, nasıl boşanacağınızı, nasıl vasiyet yapacağınızı, mirası nasıl bölüşeceğinizi, bir borç akdini nasıl düzenleyeceğinizi, arazileriniz, topraklarınız üzerindeki haklarınızın neler olduğunu, bu hakları nasıl kullanacağınızı, adam öldürürseniz size nasıl bir işlem yapılacağını ve belki de en önemlisi Tanrı'nın hakkını nasıl yerine getireceğinizi Sezar belirlemektedir.
Siz, Sezar'ın size tanıdığı sınırlar içinden Tanrının hakkını da yerine getirebilirsiniz.
Sezar'ın hakkını vermek demek, Sezar'ın emirlerine, Sezar'ın düzenlemelerine boyun eğmek, itaat etmektir.
Siz, Tanrının hakkını, Sezar'ın düzenlemesi içinde yerine getirirken, acaba gerçekten Tanrının hakkını mı yerine getirmektesiniz, yoksa Sezar'ın düzenlediği hususlardan bir başkasına mı riayet etmektesiniz?
Eğer dini, dünya işlerinin dışında, dünya işlerine karışmayan, sizin evlenmenize, boşanmanıza, arazi üzerindeki haklarınıza, adam öldürmenize vs. karışmayan, fakat bu hususlarda size birtakım afakî öğütler veren bir hadise gibi düşünüyorsanız mesele yok. Nitekim hıristiyan dünyada, sanırım böyle anlaşılmasından dolayı Sezar'ın ve Tanrının hakları ayrı ayrı sözkonusu edilirken kimse bundaki tuhaflığı görememekte. Yani Tanrı, paçayı kaptırmıştır Sezar'a. Sezar tanrılaşmıştır. Fakat gene de insanların önyargılarının, düşünmeye alışık oldukları tarzların dışına çıkmamak adına, yerleşme merkezlerine birer Tanrı köşesi konulması ihmal edilmemektedir: kiliseler. Tanrı yalnızca o köşelerde, oralarda hapistir, onun hakkını ancak o köşelerde verirsiniz, hakkı yendiğinde bunun hesabını gene yalnız oralarda ararsınız, dışarı çıkmak yasak.
Hıristiyan alemi Sezar'm ve Tanrının haklarını sözkonusu ederken şüphesiz adaletli bir duyguyla hareket ettiğini düşünmektedir. Çünkü Sezar'ın ve Tanrının haklarını birbirinden ayırırken kılı kırk yaran bir titizlik göstermektedir. Birinin hakkını ötekine yedirmemek için elinden geleni yapmaktadır. Buna rağmen, asıl önemli husus, temeldeki yanlışlık gözden kaçmaktadır: Tanrı ve Sezar ayrımı yapılırken Sezar’a iltimas edilmektedir.
Tanrının ve Sezar'ın haklarından bahseden biri, tartışmasız biçimde bir hakkaniyeti, nısfeti yerine getirme, adaleti icra etme duygusu içinde görünebilmekte ve elmalarla armutları kesin biçimde birbirinden ayırdığı gibi, Sezar'la Tanrının haklarını da birbirinden ayırmaktadır.
Gerçekteyse yapılan şey, adaletsizliktir. Çünkü kimin hakkı kime verilmektedir? Sezar'a ait olduğu sanılan haklar gerçekte Sezar'ın mı? Ama ya, Sezar'ın hakkı diye bilinen şey gerçekte onun değilse o zaman Sezar'a yapılan ödemelerin tümünün faturası Tanrıya ödettirilmiş olmuyor mu?
Laik toplum düzeninin isterlerine göre düşünenler için İslâm'ın öngördüğü düzene akıl erdirebilmek güç olduğu gibi, laik düzenle hiç karşılaşmamış olan bir müslüman da laik toplum düzeninin işleyiş biçimini yadırgayabilecektir.
Din ile toplum düzeninin, yani devletin ayrı tutulduğu bir telakki tarzı bir müslüman için akıl almaz bir hadise olarak görülür. Çünkü devlet derken sadece dinin hükümlerini uygulamaya memur bir "organizasyon"u tahayyül eden birisi için devletin bunun dışında bir gayeyle gerçekleştirilmiş olmasını düşünmek açık bir sapkınlık olarak görülecektir.
Toplum düzeni denilen kavramla, kişilerin iki yönlü bir ilişkisi vardır:
1. Kurulu düzen, kişileri, kendi kaidelerine uyarak yaşamaya icbar eder,
2. Kurulu düzenin üyeleri olan kişiler, mevcut düzenin bir parçası olarak yaşarlarken, O toplumun nihai gayesine ulaşmayı kolaylaştıracak fonksiyonu üstlenmiş olurlar.
Kurulu düzenin varmak istediği gayeyle fertlerin bu husustaki niyetleri arasındaki bir tetabuk, bir uzlaşma, uyuşma, daha kapsamlı bir deyişle bir "bütünleşme" varsa, şimdi değinilen her iki hususta herhangi bir problemin ortaya çıkması beklenmez. Fakat, o toplumun kaideleri ve nihai olarak varmak istediği hedeflerle o toplumun üyeleri olan fertler arasında tetabuk değil de, çatışma mevcutsa o takdirde ortaya bazı problemlerin çıkmasını beklemek tabiidir.
Mesele, şimdi ele aldığımız biçimiyle tamamen nazarî bir konu olarak görülebilir. Fakat bu konunun pratikteki sonuçları da bir o kadar önemlidir. Meseleyi, ibadet açısından ele alırsak söylemek istediğimiz konu belki biraz daha vuzuhla açıklanabilir. Laik toplumsal düzenler içinde ibadet, bilindiği gibi tamamen şahsi ve ferdi bir faaliyet olarak telakki edilir. Yapılması, yapılmaması tamamen fertlerin "keyfine" bırakılmış bir faaliyet alam diye düşünülür,
Oysa İslâm düzeni içinde, ibadet çok daha kapsamlı bir faaliyet mahiyetindedir. Yani icra edilip edilmemesi fertlerin keyfine kalmış bir faaliyet cümlesinden değildir. İbadet, temelde, şahsî ve ferdî bir amel olmakla beraber İslâmî toplumda, aynı zamanda o toplumun "kamu düzeni" ile de yakından ilgilidir. Bu yüzden devlet, fertleri ibadetlerini icra hususunda serbest bırakmaz. Tabii bu durum müslümanlar için sözkonusudur, gayrimüslimler bu konuda ayrı bir statüye tabidir.
Şimdi ibadeti aynı zamanda toplumsal bir vecibe telakki eden görüşle, onu tamamen şahsî ve keyfî bir faaliyet diye telakki eden görüşün, bu hususta tatbik edeceği kaidelerin farklı olacağı da tabiidir.
İslâm'ın emrettiği hükümlerin bütün müslümanlar tarafından bir kül halinde yerine getirilmelerinin zaruri olduğu bir yerde, bu ibadetler, yalnız fertler bakımından değil, bütün cemaat bakımından da istenen ve beklenen sonuçlarını doğuracaktır. Fakat laik toplum düzenindeki uygulamada olduğu gibi, ibadetlerin icra edilmesi fertlerin keyfîne bırakılırsa, o ibadeti icra eden fertler belki kendilerini şahsen sorumluluktan kurtarmış olurlar ama, o ibadetlerden beklenen bazı neticeler hasıl olmaz. Şüphesiz burada "beklenen" derken ibadetlerin bazı "maddi" beklentilerle yerine getirileceğini söylemek istemiyoruz. Fakat faraza müslümanların bir yandan zekatlarını verirken, bir yandan da faizli işlemlerini sürdürdükleri bir ortamda zekat vermenin cemaat için doğuracağı sonuçlar ortaya çıkmaz diyoruz.
Kaynak: Müslümanca Düşünmek, Rasim Özdenören, S. 133-137.