Skip to content
Site Araçları
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Şu an buradasınız: Ana Sayfa arrow Toplum / Siyaset Dosyası arrow Toplum / Siyaset arrow Siyaset
Siyaset Yazdır E-posta
 

Görüntüleme : 268


Siyasetin hayatın vazgeçilmez bir öğesi olduğunu ve hayatı tanzim için gönderilmiş İslam dininin de siyasi bir din olduğunu çok ciddi delilleriyle kanıtlayan önemli bir yazı.

İnsanların eşya ile ilişkileriıin başlamasıyla birlikte birbir­leriyle de ilişkilerinin başladığnı biliyoruz. Beka içgüdüsü in­
sanı, içinde yaşadığı ortamda hayatiyetini devam ettirebil­mesi için eşya ile ve insanlarla ilişkiye sevketmektedir. Bu dö­nemlerde insanın eşya ile ilişkisini iyi belirlemesi, eşyayı kul­lanmayı, ondan yararlanmayı öğrenmesi ve bunun kendine mahsus kurallarını bulması gerekiyordu. Mesela insan, yiye­cek ihtiyacını nereden ve nasil karşılayacağı müşkili ile karşı­laşınca av ve avcılık denilen şeyi öğrenmek, avlanmayı öğ­renmek zorunluluğunu duymuştur.

Bunun gibi yine insan, yükü olmuş taşıma gereği duymuş, işi olmuş bir yere gitme ve kısa sürede gidebilme gereği duy­muştur. Bineğe ihtiyaç duymuştur. Gördüğü kadarı ile binit olabilecek hayvanlardan merkeb, deve, katır, at ve benzeri hayvanları gözüne kestirmiş ve bunlardan yararlanabilme imkanları araştırmış, bulmuştur da. Bunları yabanî halde iken yakalamış, evcilleştirmiş, ehlileştirmiş ve hizmetine koymuş­tur. Binekliğe sür'ati ve gücü ile en uygun bulunan At'a ön­celik vererek onu terbiye etneyi, bakımını, alacağı hizmetin devamlılığını sağlayacak sair gerekleri yerine nasıl getireceği­ni, ister istemez At'ı da tanıyarak, huyunu, suyunu öğrenerek geliştirmiş ve biçimlendirmiştir. Evet Araplar bu işe (Sin-Yâ-Sin) harfleriyle teşekkül eden Siyâse (Siyâset) demişlerdir ki bugünkü dilimizde Seyislik olarak kullanılmaktadır.

Seyis, kısaca at bakıcısı demektir. Öyle bir bakıcı ki At'ı at olmaya, kendisinden bekleneni vermeye hazırlayan kişi. Bu­nun gereklerini bilen insan.

Seyislik üzerinde durmanın sebebi anlaşılıyor olmalıdır. Zira Siyaset, insanlar için aynı şeyleri yapma mahareti, mesle­ği olarak bu kelimeden ve bu anlamdan aktarılmış ve asırlardan beri kullanılmaktadır. Siyaset arabça lügatlerde kök, huy, ahlak, seciyye, güve, küf anlamlarına gelen 'Süse' kelimesin­den türemiştir ve 'Sevvese ve Siyasetün' fiil haliyle riyaset başkanlık, idarecilik manalarına gelmektedir.

Bir işi idare et­mek, üzerine almak manalarındaki bu kelime hayvanları güt­mek, çobanlık etmek manasında kullanılmaktadır. Hadiste 'Benî İsrail'i Nebiler idare (siyaset) etti. Benden sonra ise Nebî gelmeyecektir...' şeklinde kullanılan siyaset Kur'an'da kul­lanılmamıştır.

At için söz konusu olan anlam, hemen aynıyla insan yetiş­tirilmesi, yönetilmesi söz konusu olduğunda ortaya gelmek­tedir. Hemen herkes ilgilenmektedir siyasetle. Zira siyaset herkesi mutlaka ilgilendirmektedir. İnsan olan, yaratılışı ge­reği diğer insanlarla birlikte yaşamaya müsait şekilde vâredilmiş bulunduğundan, onlarla birlikte yaşayacaktır. Nasıl yaşa­yacaktır hemcinsleriyle, bunun yönetimi ne olacaktır, nasıl bulunacaktır ki kendisine uygulanacak olan yönetim biçimi ve bunun metodu onun tabiatına uygun olsun, fıtratı ile çe­lişki arzetmesin ve sonuç olarak uyumluluk doğsun? Bu so­run insanları hep meşgul etmiştir.

Hemen bütün toplumlar­da bu ana soruna ilgi duyulmuş, az ya da çok insan kendini bu işe vermiştir. Hatta bir kısım insanlar bu işi meslek olarak seçmişler, kimi de teorilerini bulmuş ve geliştirmeye koyul­muştur. Bunun sonucu muhtelif siyâsî teoriler belirmiş, geliş­tirilmiş, sistemleştirilmiş, felsefesi yapılmış, üzerinde müna­kaşalar olmuş insanlık tarihi ile birlikte bu gelişmeler günü­müzde daha da önemle üzerinde durulma gereği duyulmuş­tur. İnsanlar birarada yaşadıkça siyaset (insanların idaresi işi) her geçen gün daha çok önemli olacak, kendisinden bekle­nen daha da artacaktır. Bir bakıma beraber yaşamanın ana esasları da diyebileceğimiz siyasî ilkeler insanları daha büyük bir önemle ilgilendirecektir.

Eski yunancada politika, siyaset karşılığı olarak kullanılıyor ve insanlar onunla meşgul oluyorlardı. Mısır, Sümer, Akad, Hind, Çin ve Eski Türkler'de de siyaset insanları hep meşgul etmiş; ne olduğu, esasları, nasıl yapılması gerektiği ile ilgili sonuçlar çıkarılmış, kanunları belirtilmeye çalışılmıştır.

Siyaset tabiatı yani gerçeği itibariyle otoriteyi — iktidarı— gerektirdiğinden, iktidarla birlikte mütalea olunması da kaçınılmaz bulunmuştur.. Hakimiyetin kime ait olacağı sorunu siyasetin nasıl elde edileceği sorusunu da beraberinde bulundurmuştur.

Akıl bir muhakeme vasıtasıdır. Düşünmek için bir lazimedir. Bu muhakeme vasıtasına sahibi kılınan insan aklı ile al­gılamalarını değerlendirecekir. İnsan olarak yaratılmış hem­cinsleriyle birlikte ve yalnız yaşaması halinde neler yapılması, nasıl yapması gerektiğini düşünecektir. Eşyaya bakarak, develerin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine dağ­ların nasıl dikildiğine ve yerlerin nasıl serildiğine bakarak ve düşünecektir (1).

Bizim için yararlı şeyleri denizlerde götü­ren gemilerin nasıl yüzdürüldüğüne bakacak, nutfe iken can verildiğini düşünecektir (2) Evet kendisini Vareden'in Bir'liğini düşünecektir. Sonsuz kudretini düşünecektir. Kendisini, kendisiyle birlikte yaratılan özelliklerini, çevresindeki eşyayı, onunla ilişkilerini, kendi nefsi ile arasındaki alakayı düşünecektir. Ve tabii kendisini Yaratan'la ilişkilerini düşünecektir. Diğer insanlarla ilişkilerini, birlikte yaşayabilmek için neyi, nasıl yapmak gerektiğini düşünecektir. Zira akıl ona bunları düşünmek ve kendisine ulaşan doğruyu kabul etmek için ve­rilmiştir. Doğru sözü işittiğinde kulak vermek için verilmiştir akıl (39/17).

Evet, dünyada insanları birarada en uygun şekilde yaşata­cak, yönetecek, yönlendirecek ve insan olmasının, yaratıl­mışların en şereflisi bulunmanın gereğince yaşatacak —in­sanca yaşatacak— esasları, kanunları düşünecektir. Bunları kimin koyması gerektiğini düşünecektir. Kim koyarsa konu­ların tealluk ettiği eşyanın tabiatına uygun olacağını düşüne­cektir. Herşeyin kendisi için en münasibini yaratanın, yarat­tıklarına en uygun düşen özellikleri verenin düzen koymada­ki üstünlüğünü, tartışılmaz üstünlüğünü düşünecek ve kabul edecektir. Ki bu aklın, gerçeğine en uygun düşenidir.

İnsanları idare etme anlamında kullanılan siyaset, konu olarak insanı ve ona en uygun olan yönetimi, bilmek ve bu­lup uygulamak işiyle meşgul olmak demektir. Bu konuyla uğ­raşanlara yardımcı nitelikli işleri iş edinmek demektir.

İslâm, insanların siyasetini belirleyen, esas siyasi düsturlar vazeden bunu kuvveden fiile çıkaran, uygulayan bir hayat bi­çimidir. İnsanların hangi kaidelere riayetle nasıl insanca yaşayabileceklerini gösteren, bunu teoride bırakmayıp, Peygam­berimizin uygulamasıyla gerçek hayata indiren ve yaşanılabilirliğini gösteren bir sistematiktir. Yani Peygamber insanlara bir taraftan kendini Yaratan'a nasıl ibadet edileceğini diğer bir tabirle ibadetin siyasetini öğretmeye gönderilmiş bir uy­gulayıcı görünümünde iken, diğer yandan Hukuk nediri Hukukullah ve Hukukulibâd (kul hukuku)'ı belirlemiş ve nasıl pratize edileceğini göstermiştir.

Örneğin bir mal hangi halde ve şekilde kimden kime nasıl intikal ederse bunu Belirleyen'in razı olacağı ve kendisi için de razı olacağı bir çözüm vardır. Bu belirlenmiş ve 'bir kimsenin malı diğerine ancak onun rızası ile helal olur' denilmiş, esas vazedilmiştir. Mal üzerinde muhtaçların ve sayılanların hakkı bulunduğu bildi­rilen hak —Zekât— alınırken sahibinin rızasına riayet şartı is­tisnaî olarak aranmamıştır. Yani esaslar vazedilirken istisnalarda belirtilmiş ve insanların karşılaşacağı müşkiller açık bıra­kılmadan çözümlere kavuşturulmuştur. Malî siyâset belirlenirken, 'Ümmetten olmayanlara ilişkilerin siyaseti —ulusla­rarası ilişkiler— de belirlenmiştir.

İdare edenlerin idare ediş siyaseti belirlenirken, idare olunanların mükellefiyetleri bir taraftan belirlenmiş diğer yandan da kendilerini idare edenle­ri muhasebe, muhakeme ve idareden azletmenin esasları be­lirlenmiştir. Tek kişiden Devlete giden yol yaşanarak örnek­lendirilmiş, insanların ufku açılarak onlara bir yandan komşu hukukunun ne olduğu belirtilirken, diğer yandan nasıl devlet olacakları öğretilmiştir.

Otoriteye sahip değil iken ona nasıl kavuşulacağı Mekke döneminin —II. Akabe Biatinin akdine kadarki dönem— yaşamıyla akıllar için sergilenirken, Medi­ne'ye hicretten itibaren devlet olmanın gereklerinin yerine getirildiği gösterilmiş, Allah'ın hükümleriyle hükmedebilme­nin otoriteye —iktidara— ihtiyaç duyurduğu gösterilmek is­tenmiştir. Daha sonra devlet olma ve otoriteyi sürdürme, sü­reklilik kazandırmanın siyaseti belirlenmiştir.

İslâm, düşünce ve ondan ayrılmayan, onun cinsinden bir metoddan oluşmaktadır. İtikaddan ibadete, adaletten hükü­mete kadar bunun yolu —siyaseti— belirlidir ve Kur'an'daki teorinin yanında Rasulullah(s.)'taki pratiğin muhtevasında bulunmaktadır. İslâm kendi dışından esas olarak herhangi bir şey ithal ve ikmal gereği duymayan bir bütünlüğe sahiptir (5/3).

Bu bütünlüğü ile yeterlidir. Öylesine yeterlidir ki esas itibariyle herşeyi açıklayıcı olarak gönderilen (5/15) bir Kitab'a sahiptir. Bütün mesele onu anlamak, hayatın gerçekle­rine uygulamak ve yaşanan bir sistem olarak dipdiri hayatta tutmaktır. Kireçlenmesine meydan vermemek, eşyanın ger­çeklerini kavrayarak canlılığını muhafaza etmek, insanların sorunlarını çözücülük vasfını ortaya çıkarmak, bütün insanla­rın nazarlarına sunmak ve üstünlüğünün tartışılmazlığını te­ori ve pratikte göstermek ancak onun insan fıtratı ve eşyanın tabiatı ile uyumluluğunun görünebilir ve gösterilebilr olma­sını sağlar.

Siyaset insanların idaresiyle uğraşmak olduğuna göre, bu yolda düşünmekten, çare aramaktan uygulamaya kadar bir bütün olarak siyaset ve onunla meşgul olmak insan için el­zem olduğu gibi müslüman için de farzdır. Zira insanların yö­netilmesi, yönetime ihtiyaç bulunması hayatın gerçeklerinin bir farzıdır. Bunun İslâm esaslarına göre düşünülüp, uygula­maya konulması ise bu farzla bütünleşen fakat müslümanlar için yerine getirilmesi gereken bir farzdır. Farzı yeryer 'ol­mazsa olmaz' anlamında kullanıyoruz ki dindeki yerinde de bu anlam saklıdır.

Eskiler daha kuşatıcı ve kısa bir ifadeyle siyaseti ‘İnsanla­rın umuru ile uğraşmaktır' diye de tanımlamışlardır ki doğru­dur. İnsanların umuru (işleri) ile uğraşmak da İslâm'ın vazge­çilmez bir rüknüdür ki belki bu rükün diğer rükünlere haya­tiyet kazandırıcı bir rükündür. Zira İslâm başlı başına bir siya­settir. İslâm'ın iştigal alanı siyasettir. İbadetten ticarete, kom­şu hukukundan aile efradına karşı mükellefiyetlerine, Ümme­tin ortak malını gereğine uygun işlemekten alış-verişe, giyim­den aralarında çıkan ihtilafları çözmeye ve daha nelere kadar herşey insanların umurudur.

Bu umur ise meşgul olmayı ge­rektirmekte, çözüme kavuşturulmaya muhtaç buhnmaktadır. Çözümün kendisine dayanacağı esasların belirlenmesine ve çözüm metoduna ihtiyaç vardır. Gerek esaslar gerekse metod en uygun olarak bulunmalı ve uygulanmalıdır. Bunun­la uğraşmak ise siyasettir ve farzdır.

Günümüzde olduğu gibi daha önceki asırlarda da insan­lar, umurları ile meşgul olunmasına ihtiyaç duymuşlar ve meşgul de olmuşlardır. Rasulullah (s.) insanların umuru ile meşgul olmuş ve bu umuru düzene koyacak kaideleri kendi­sine gelen vahiyle belirlemiştir. Vahiyde hem umurun hal çareleri hem de bu çarelerin uygulama metodları gösterilmiştir. İslâm insanların umurunu (işlerini) halledici, düzene koyucu ve koyduğu düzenleme ile de huzur getirici niteliğiyle başlı başına bir bütün arzeder. Belirlediği siyasetin temeli 'Allah'ı razı emek' olmuştur.

Daha önceleri olduğu gibi günümüzde de insanlar bilerek ya da bilmeyerek, anlayarak veya anlamadan, az veya çok siyasetle meşgul olmaktadırlar. Günümüzde detaylandırılarak tarımdan ticarete, turizmden ekonomiye, meskenden enerji­ye kadar herşeyde bir siyasete ihtiyaç duyulduğu, bir siyaset benimsendiği, aktüaliteden bile takib edilir haldedir. O denli siyasetle meşgul olunmaktadır ki kimilerinin siyasetle meşgul olunmaması gerektiğini söylemesi ve öyle hareket ettiğini sanması da bir siyasetle meşgul olmadır, fakat sakat ve siya­setin gerçeğine uygun olmayan bir meşgul olmadır. Böyle düşünmenin herşeyden önce siyasetin ne olduğunu bilmemekten kaynaklanan veya bunun muvazı olarak yanlış anla­manın sonucu olduğunu belirtmek istiyoruz.

Siyasetten uzak kalmanın taşlanan şeytandan uzak kalmakla eş anlamlı algı­lanması, olsa olsa siyasetin bizzat kendisi ile değil, onun yön­temlerinden, metodlarından bir metoddan şikayeti kapsayıcı oldudunu düşündürtüyor. Zira her ideolojinin —dünya görüşünün, dinin— kendisine göre belirlediği amellerin değer öl­çüsü vardır. Örneğin Makyavelizm diye adlandırılan yöntem­de 'gaye vasıtayı mübah kılar' ölçüsü ile 'gaye'nin mübahlığı ancak 'mübah vasıtayla sağlanır' ölçüsü arasındaki fark siyasettede kendini göstermekte ve ulaşılacak gayenin ne denli aziz olursa olsun kullanılacak vasıtada da bu izzeti koruyacak özeliklere dikkat edilmedikçe ulaşılan gayeye bir sürü rezil­likle ancak ulaşılabilmekte ve gayede de izzet kalmamakta­dır.

Zira ona ulaşıncaya kadar hemen herşey tersyüz edilmek­te, nice değerler çiğnenmekte ve böylece de ancak varılsa varılsa rezil bir sona varılabilmektedir. Nasıl varılmasın ki; varılan yere (ulaşılan gayeye) varıncaya kadar herşey mubah gö­rülmüş, bütün değerler çiğnenmiş olarak varılmaktadır. Bu durumda gaye nasıl ve ne şekilde yüceliğini koruyabilecektir, mümkün müdür onun yüceliğini, her türlü alçaklıkla, rezillik­le koruyabilmek?!

Şeytandan korunmakla, böylesi siyasetten korunmak ara­sında yapılan benzetme elbette makuldür. Lakin siyasetin tü­münü böyle bilmek, başka bir siyaset bilmemek ise asla ma­kul değildir. Zira İslâm’ı tebliğ etmek siyasettir. Emr-i Bi'l Ma'ruf ve Nehy-i Ani'l Münker siyasettir, 'Sizden bir ümmet (topluluk) bulunsun ve insanlara iyi ile emretsin kötülükten nehyetsin' hitabı siyasetin nasıl yapılacağını gösteren yön­temdir. Hacc da, namaz da, yeryüzünü ifsaddan alıkoymaya çalışmak da siyasettir.

İslâm kendi düşüncesini gerçekleştirici metodu da kendi­si koyduğu ve bir insicam bulundurduğu için onun siyasetin­de ne metod olarak ne de düşünce olarak bir bozukluk, çe­lişki, çirkinlik yoktur. Çirkinlik ancak İslâm düşüncesini, İslâmî olmayan metodlarla uygulamaya koyabileceğini sananla­rın anlayışından kaynaklanmaktadır. Çarpıklık buradan gel­mektedir. Makyavel'in metodu ile İslâm gerçekleştirilemeye­ceği, yaşanamıyacağı gibi Marks'ın metodu ile de gerçekleşti­rilemez.

İslâm demokratik bir düzen olmadığından, demok­rasi ile İslâm getirilmeye veya yaşanmaya çalışıldığında çar­pıklık buradan kaynaklanmaktadır. Sosyalizm ile İslâm birbi­rinden çok farklı şeyler olduğundan bir İslâmî düşünce sos­yalist bir metodla gerçekleştirilemeyeceği gibi sosyalist bir düşünce de İslâmî bir netodla gerçekleştirilemez. Eğer bu yapılmaya teşebbüs edlirse ortaya çıkan görüntü çirkinleş­mektedir.

Komşu hukukunun kaideleri ile akrabalık ilişkilerinin hu­kuku da birbirine karıştırıldığı, biri diğerinin yerine kullanıldığında yine çarpıklıklar çıktığı gibi, sulh zamanının hükümleri ile harb hukukunu da çatıştırmanın insanı, müslümanı içinden çıkılmaz çıkmazlara soktuğu görülmüştür, soğuk harb ile sıcak harbi bile genelde harb olmalarına rağmen, hu­kukunun farklılığını göz önünde bulundurmadan, birbirine karıştırıp biri içinde iken diğerinin hukukunu uygulanak da insanımızı çıkmazlara sokmuş ve sokmaktadır. Velhasıl herşeyi yerli yerinde bilmek ve birbirine karıştırmadan ait oldukları yerde uygulamakla ancak sonuca ulaşılabilmektedir. Ta­bii ki sağlıklı sonuçlara ulaşabilmekten söz ediyoruz.

Biz Rasulullah (s.)'ın 'tek kişiden devlete giden yol'da ne­yi nasıl yaptığını anlamaya bakalım. Şöyle kısa fakat özhalinde de olsa O'nun siyasî hayatının anektodlarını vermeye çalı­şalım. Bu suretle Müslüman olarak siyasî tavırlarımızın nasıl olması, ne şekilde hareket etmemiz gerektiği de ortaya çıka­caktır.

Rasulullah (s.)'a ilk vah'y geldikten itibaren başlyarak Medine'ye kendisinin de hicreti ile belirli bir dönemi tamamlanan ve sonrasıyla da devam eden yaşamını ana hatlarıyla ele alarak siyasetin ne demek dduğunu anlamaya çalışalım. Biz­ler için 'güzel örnek' bulunduğu bildirilenin hayatından bunu anlamaya çalışalım. Bir takım tasnifler yapmak konunun hem hatırda tutulmasını kolaylaştırmış olacak, hem de anlaşılması ve başkalarına da anlatılması kolay olacaktır.

I.) Hz. Muhammed'e ilk vahiy geldiğinden, bunun vahiy olduğuna kesin olarak inandığı zamana kadar geçen süre.

Bu sürede Hz. Muhammed gerçekten tereddüt geçirmiş, kendisine gelen şeyin Şeytan'dan mı, Allah'tan mı olduğu ko­nusunda endişe, tereddüt sahibi bulunmuştur. Bu endişesini hem arkadaşı hem de hanımı ağırbaşlı, ciddi bir kadın olan Hz. Hatice ilk planda gidermeye çalışmış, kendisi ile de kal­mayarak amcazadesi Varaka'ya alıp götürerek, kocasının başına gelen halden ona da sormuş ve Kureyş'in içinde nadir rastlanan İncil ve Tevrat'ı okumuş haniflerden olduğu söyle­nen Varaka'yı da dinleyen Hz. Muhammed kendisine gelenin Rabb'inden olduğu konusunda daha bir rahatlamıştır, emin olmuştur. Geniş bilgiler siret kitaplarında bolca bulmduğundan biz burada tafsilata geçmiyor, yalnızca satır başları gibi bilgiler vermeye çalışıyoruz.

Demek ki bu safha insanın taşıdığı tebliğin doğruluğuna önce kendisinin inanması gerektiğini gösterir safhadır, der­sek isabet etmiş oluruz. Aklen de naklen de başka türlü olma­sı yani inanmadığı bir şeyin dâîliğini yapması bir insan için olacak şey değildir. Samimiyetsizlik olur ve devamlılık arzetmez.

II.) Taşıdığı tebliğin kesinkes doğruluğuna inanan insanın bu tebliğini topluma iletmesi ve benimsetebilmesi için tebli­ğin mahiyetine yatkın gördüğü kişilerle konuşup, onları da kazanarak taşınan tebliği topluma birlikte maletme çabasına girme süresi.

Bilindiği gibi bir fikir hiçbir zaman tek bir insan tarafından bir topluma mal edilememiştir. O insan Peygamber de olsa durum değişmemiştir. Zira Allah'ın sünneti böyledir. Pey­gamberler ise bu sünnete rağmen iş yapan kimseler değiller bilakis bu sünnetleri tanıyarak gereğine göre hareket eden kimselerdir. Nitekim bakıldığında kimi peygamberin havari­si, kiminin de sahabesi olduğunu görmüyor muyuz ?

Bu bilinmelidir ki arkadaş ancak güven vererek kazanılır. Korku doğurarak, tehdid ederek, ya da menfaat sağlayarak bir fikre arkadaş, sahib, havari bulunmaz, bulunamaz. Bu yol ile bulunacak arkadaş olsa olsa mafya türü amaç taşıyanlar için bulunur. İslâm'ı taşımak ise mafyacılık değildir. İslâm in­sanlara insan olduğunu, insanca yaşamayı belletmek üzere gönderilmiştir. İnsanca yaşamak ise insanın Yaratıcısını, hilkatini bilmek ve O'na kulluk edebilmenin yolunda bulun­makla mümkündür.

Bu safhaya günümüzün çok kullanılan tabiri ile 'kadrolaş­ma' safhası da denilmektedir.

Bu safha ister istemez insanın tanıdıkları arasında taşıdığı fikre en yakın bulduklarından, mütemayil gördüklerinden başlamaktadır. Tamamen tersini düşünseniz bile bu başlama tarzında bir değişiklik göremezsiniz.

Hangi fikir olursa olsun, eğer tek kişi ile gerçekleştirilecek bir düşünce değilse ister istemez taşınılan düşünceye yatkın görünenler arasından yardımcı aranacaktır, uzak bulunanlar­dan değil. Nitekim Rasulullah (s.) da tanıdıkları arasında cid­di bir insan olan hanımı Hz. Hatice'den başlayarak en iyi anlaşageldiği Hz. Ebu Bekr'e açmıştır bu fikrini —yani kendine geleni— öyle değil mi?

Ne var ki dikkat edilecek husus zahiri yatkınlıklar olma­yıp, derûnî (ciddi, samimi) yatkınlıklar nazara alınmalıdır. Aksi halde aldanmalar olacak ve hüsran hasıl olacaktır. Bu safha düşünce ve metodun iyice tanınması, bilinmesi ve ke­sinkes inanılması safhasıdır. Zira ileride karşılaşılacak güçlük­leri göğüsleyecek olanlar gerektiği şekilde kendilerini hazır­lamamış olurlarsa mutlaka büyük yenilgiler, yanılgılar, kırıl­malar hasıl olacak ve hezimet de kaçınılmaz bulunacaktır.

Buna meydan vermemenin tek yolu ise herşeye rağmen, kar­şılaşılacak güçlüklerin Allah'a sığınarak hepsine göğüs gere­bilmek yeteneğinin kazanılmasıdır. Bu bir yerde olmazsa ol­maz cinsinden birşeydir. Öyle gün olacaktır ki yalnız, hem de yapayalnız kalacak ve tecrit olunacaktır düşüncenin sahiple­ri... İşte bu yalnızlıkla dahi onlar Allah'a gurbetleri ile kendi­lerini yalnız hissetmekten korunacaklar, inkisar yerine ümit taşıyacaklar, kendilerine ne yapılırsa yapılsın kendileri yalnız­ca İslâm'ın kendilerinden istediği gibi olmayı şaşmadan sürdürebileceklerdir.

İslâm öyle bir şeydir ki onu yaşayan asla yılgınlık duymaz. Allah'a gerçekten tevekkül eden, kesinlikle başka vekil edinmek gereğini hatırına bile getirmez. Kendisi­ne yapılan hiçbir kötülük onu aynıyla ya da daha değişik bir kötülükte cevaplamaya meylettirmez. Kendi malı alınır, lakin o başkasının malını almaz. Kendine hakaret edilir lakin o ha­karet edene bile hakaret etmez. Kendisine zulmedilir lakin o kimseye zulmetmez. Zira o bilir ki kendisi bir müslüman ola­rak korunması gereken değerleri korumakla yükümlüdür. Kendisi de bozulur ve kendisine yapılan bozuklukları o da başkalarına yaparsa bu değerler yeryüzünden kaybolur. Bu takdirde ortada değerler kalmaz. İşte bu hal mahvolmuşluğun halidir.

Rasulullah’a bakınız: Kendisine ve kendine ina­nanlara yapılanların hiçbirine aynıyla değil, ancak İslâm'ın kendine ta'lim ettiği ile mukabele etmiştir. Medine'ye hicret edenlerin mallarına, evlerine gözlerinin önünde el konul­muş, lakin o Medine'ye giderken elindeki emanetleri bir bir sahiplerine iade ederek gitmenin çarelerini bulmuş ve uygu­lamıştır. Dememiş ve yapmamıştır ki bu müşrikler müslümanların mallarına el koyuyorlar ben de onların bendeki mal­larını alıp Medine'ye götüreyim de bari yaptıklarının bir kıs­mına karşılık olsun ve hiç değilse onlara bir kaç günlük ge­çim olsun. Yapmamıştır Rasulullah bunu, düşünmemiştir bi­le... Dikkatlerinizi çeknek istiyoruz, müslüman olarak kimi örnek alacaksınız? Rasulullah'ı ise O, böyle yapmıştır. Bize de öylesi düşer. Başka türlüsünü yapmayı düşünen ve yapanlar­dan ise elbette Allah’ın Rasul'ü beridir. Bu böyle biline...

Bu süreç kesinlikle kamuoyunu kazanma, lehine çevirme sürecidir. Kamuoyu o demektir ki ona rağmen düşünenler (kemiyet bakımından) çok olsalar bile ona karşı gelemezler. Yani kamuoyuna rağmen birşey yapılamaz, yapılsa da tut­maz. Hakim kanaat manasına da kullanılan kamuoyu, ağırlığı­nı herkesin üzerinde hissettiği genel kanaat demektir. Genel kanaat ise mutlaka çoğunluğun sahibi olduğu kanaat mana­sında olmayıp, çoğunluğu etkisi altında tutan kanaat demek­tir. Bu dönemde kamuoyu kazanmak ve buna dayanarak oto­riteye ulaşmak için çalışılır.

Bu dönemde zorunlu hüküm, uygulanma imkânı taşımaz. Bu sebeble kimsenin gerek kendi aralarında, gerekse ferdî olarak şu veya bu şekilde hüküm vererek onu uygulamaya koyması da caiz değildir. Müeyyide anlamına gelecek şekilde kullandığımız hükmü uygulamadan kaçınmak, uzak durmak gerekir. Zira hüküm uygulamak sulta sahibi bulunmayı ge­rektirir ki bu yeki yalnızca devlet yani hakiki sulta sahibine aittir. Devletin dışında herhangi bir sulta sahibi yoktur ve ola­maz da. Olur veya bulunursa devlet içinde devletlik söz ko­nusu olur ki mevcut devletin, otoritesinin tartışılmaya baş­landığı anlamına gelir. Buna son vermek gereklidir.

Gösterilecek gayretle doğru orantılı olarak bu süreç kısa­lır veya uzar. Lakin bilinmelidir ki öncelikle sürece ömrünü kazandıran sürecin gerekleridir. Bunlara riayet gerekir. Ri­ayet edilmezse sonuç alınamaz veya ortaya çıkacak sonuç başlangıçta hedeflenenden başkası olacaktır. Ki istenilen de bu değildir.

Her hal ve karda helâl ve harama riayet etmek, kimsenin malına, canına, ırzına Allah'ın koyduğu hudutları aşarak zarar vermemek gerekir. İslâm mutlaka korunması gereken değer­ler toplamıdır. Bu değerler korunmadıktan sonra neye ulaşılırsa ulaşılsın, nasıl ulaşılırsa ulaşılsın demenin bir anlamı yoktur ve olamaz. Bize Allah'ın Rasul'ü bunun nasıl gerçek­leştirilmesi gerektiğini fiilen öğretmiştir. Evinde başlayarak belirli bir süre devam eden tebliğinin ikinci ana safhası Ebû Kubeys'in eteklerinde Kureyş'i etrafına kendisini dinlemek üzere çağırmasıyla başlamıştır. Ve ta II. (bir diğer tasnife gö­re de üçüncü) Akabe Biatı'na kadar sürmüştür. Bu Akabe Biatı başlıbaşına bir olaydı ve mutlaka anlaşılması gerekmekte­dir. Kaynaklara bu nazarla bakılmasını ve konuyu anlamaya çalışılmasını zaruret olaak görürüz.

İkinci Akabe Biati ile Rasulullah'ın Medine'ye göçeceklerin en sonuncusu olarak gittiği güne kadar geçen süre pek kı­sadır ve üç ay civarındadır. Fiilî otorite teşekkül etmiş ve oto­ritenin de başı hükümleri uygulama konusunda anlaşmaya varılan insanların başına varıp ulaşmıştır artık.

İşte bu dönem yeni bir dönem olup devlet olma dönemi­dir.

III.) Devlet olma dönemi: Bu dönem fiilen II. Akabe Biati ile başlamıştır denilebilir. Devlet olmaya resmen ve fiilen ka­rar verilen ve idare edecek ve edileceklerin müşterek rızala­rı ile bilfiil gerçekleşen bu biat (Devlet olma kararı) ile üze­rinde hakimiyetleri bulunan topraklarda toplanmaya başlanıl­mış ve devletin başının da gelmesi ile kuruluş fiilen tamam­lanmıştır. Pek küçük bir varlık şeklinde de olsa teşekkül eden yeni devlet başında Resulullah'ın bulunduğu, Allah'ın hü­kümleriyle hükmedilen, komşularıyla da ilişkilerinde yine ay­nı hükümlere göre anlaşmalar yapma yetkisini taşıyan bir devlet. Küçük bir coğrafyada da kurulsa iktidar, halk ve top­rak unsurları üzerinde yükselen bir devlet.

Bilindiği gibi bu devlet ilk iş olarak Medine'nin yerlisi olan henüz müslüman olmamış bazı araplar ve belli başlı üç büyük (nüfusu çok ve organize halde anlamında büyük) yahudi kabilesi ile 47 mad­delik bir anlaşma yapmış ve bu anlaşmada karşılıklı haklar be­lirlenmiş, mükellefiyetere yer verilmiş, bir takım problemle­rin nasıl çözümleneceği aydınlığa kavuşturulmuştur. Bu an­laşmanın bir kısmı iç hukuk kaideleri denilebilecek kaideler iken diğer bir kısmı da devletlerarası hukuku ilgilendiren ka­ideler olarak görülmelidir. Bu anlaşmanın bir takım hüküm­lerine iyi komşuluk anlaşması gözü ile de bakmak konuyu açıklığa kavuşturucu olacaktır.

Nitekim üç yahudi kabiles ile ilgili hükümler bu tür sorunları kapsamına almaktadır. Adı geçen bu 47 maddelik sözleşme ile bir yandan iç hukuk easları belirtilirken, diğer yandan başka devletlerle ilişkiler (ulıslararası ilişkiler) tesbit olunmuş, bunun hukuku tesbit olunmuştur. Yani genelde bir hukuk tesbit olunmuş ve bu hukuka riayet sağlanmaya çalışılmıştır. Günümüzde buna hukuka tabi devlet anlayışı denilmektedir. Yalnızca tabir olaak benzerlik gördüğümüz fakat hukuka tabi devlete Hukuk Dev­leti denildiği halde 'hukuku tanımamayı hukuk edinmişleri' kasdetmediğimizi hemen belirtmek isteriz.

Devlet haline gelme dönemi kesif olarak ahkam ayeterinin de nazil olduğu dönemdir. Nitekim kıtal ayetleri de Medine'de nazil olmuştur. Devlet düzenine tealluk eden sair ayetler de keza Medine'de nazil olan ayetlerdir.

Allah'ın Rasulü'nün siyasî hayatını böylece pek genelce de olsa özetlemiş olduk. Üç ana bölümde vermeye çalıştığımız vepek az olayı açıklayıcı olarak zikrederek konuyu aydınlatmaya çalıştığımız dikkatlerinizi çekmiş olmalıdır. Bilinmesi gereken daha birçok detay vardır. Bunları ise Kur'an'ı ve Peygamber'in hayatını bütün tafsilatı ile defaatla okumak ve mütala etmekle edinmek kabildir.

Yazımızın sonunda konumuzu ilgilendiren ve daha teferruatlı bilgi edinilecek olan yararlanılan kaynaklardan bazılarının bir listesini ilave ettik. Umulur ki hiç değilse bazıları olsun mütâlâ olunsun ve gerçekten konuya ilgi duyuluyorsa bilinmesi gerekenler öğrenilsin. Bilinmeden de hiçbirşey yapılamayacağı bilgisi bari bilinsin.

(1)Gaşiye 88/17-20,
(2) Mü'minûn 23/12-14.

Yararlanılan Kaynaklar:

(1) Kamu Hürriyetleri; Prof. Münci Kapani, A.Ü, Hukuk Fakültesi Yayınları. 392, Be­şinci Baskı, 1976, ANKARA.

(2) Siyaset Bilimine Giriş; Prof. Bülent Daver, Kalite Matbaası, Dördüncü Baskı, 1976, ANKARA.

(3) Siyasetname; Nizamülmülk, İ.Ü. Hukuk Fakültesi, İdare Hukuku ve İdare İlimle­ri Enstitüsü Yayınları, Birinci Baskı, 1954, İSTANBUL.

(4) Mukaddime; İbn Haldun, M.E.B. Devlet Kitapları, İkinci Baskı, 1968, ANKARA.

(5) İslâmda Devlet İdaresi; Muhammed Hamidullah, Naşiri: Mürşid Çantay, Birinci Baskı, 1963, İSTANBUL.

(6) Ahkamü's-Sultaniyye; El Maverdi, Bedir Yayınevi: 113, Birinci Baskı, 1976, İS­TANBUL.

(7) Kitab'ül Haraç; Kadı Ebu Yusuf, İ.Ü. İktisat Fakültesi, Maliye Enstitüsü: 45, 1970, İSTANBUL.

(8) İbn Haldun’un Metodu ve Siyaset Teorisi; Ümit Hassan, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fa­kültesi Yayınları: 405, 1977, ANKARA.

(9) Siyasi Partiler; Maurice Duverger, Bilgi Yayınları, İkinci Basım, 1974, ANKARA.

(10) Politika; Aristoteles, Remzi Kitabevi, Birinci Baskı, 1975, ANKARA.

(11) Devlet, Eflatun, Remzi Kitabevi, İkinci Baskı, 1971, İSTANBUL.

(12) Siyasi İnsan; Seymour Martin Lipset, Türk Siyasi İlimler Derneği Yayınları, Siya­si İlimler serisi; 8, Birinci Baskı, 1964, ANKARA.

(13) Uluslararası İlişkiler Kuramı ve Dünya Siyasal Sistemi; Kenneth Waltz-George H. Quester, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları: 510, Birinci Baskı, 1982, AN­KARA.

(14) Uluslararası Politika; Prof. Mehmet Gönlübol, S. Yayınları, İkinci Baskı, 1979, ANKARA.

(15) Din ve İdeoloji, Prof. Şerif Mardin, İletişim Yayınları, İkinci Baskı, 1983, ANKA­RA.

(16) Politika Sözlüğü, Aşukin-Butirsky-Veber-Davidov-İUna-Kirlilova-Lenin-Lukovtse-va-Struva-Yunin, Sosyal Yayınlan, 1979, İSTANBUL.

(17) Dünya Politika Ansiklopedisi; Ahmed Angın Yönetimindeki bir heyet tarafın­dan hazırlanmış. Kitapçılık Ltd. Şti. Yayını, 1967, İSTANBUL.

(18) Politika ve Ekonomi-Politika Sözlüğü; Bulgaristan'da Bir Heyet tarafından hazır­lanmış. Yeni Yayınları, 1978, İSTANBUL.

(19) Baskı Gruplarının Siyasal İktidarla İlişkileri; Dr. Mehmed Akad, İ.Ü. Hukuk Fak. Yay.: 479, 1976, İSTANBUL.

(20) Siyasal Düşünceler Tarihi; George Sabine, Türk Siyasi İlimler Derneği Yayını: 16, 1969, ANKARA.

(21) Devlet Sistemleri; Prof. Esat Çam, İ. Ü. İktisat Fakültesi Yayınları: 381, 1976, İS­TANBUL.

(22) Siyasal Sistem ve Siyasal Davranış; Dr. İlter Turan, İ.Ü. İktisat Fak. Yayınlan: 389, 1977, İSTANBUL.

(23) Siyasal Partiler, Ergun Özbudun, A.Ü. Hukuk Fak. Yayını: 409, 1977, ANKARA.

(24) İslâmda Siyasi Düşünce ve İdare; Harun Han Şirvani, İrfan Yayınevi: 1965, AN­KARA.

(25) İslâm Devletinin Rükünleri; S. Haşroğlu, İslâm Neşriyatı, 1980, ANKARA.

(26) İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri; Doç. Salih Tuğ, İrfan Yayınevi, 1969, İS­TANBUL.

(27) İslâm Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı; Dr. Salih Tuğ, A.Ü. İlahiyat Fak. Yayınla­rı: 50, 1963, ANKARA.

(28) Devlet ve Din; Prof. Çetin Özek, Ala Yayınları, İkinci Baskı, 1983, İSTANBUL.

(29) Rasulullah'ın İslâm'a Davet Metodu; Ahmed Önkal, Hayra Hizmet Vakfı Yayın­ları: 11, 1981, KONYA.

(30) İslâm Hukukunda Milletlerarası Münasebetler ve Ülke Kavramı, Dr. Ahmed Özel, Marifet Yayınları, İslâmî Araştrma Serisi: 10, 1982, İSTANBUL.

(31) Meydan Larousse; Politika ve Siyaset Maddeleri (Cilt 10-11).

(32) Halkla İlişkiler, Alaeddin Asna, l Cilt, Başaran Matbaası, İkinci Baskı, 1974, İS­TANBUL.

(33) Tarih Boyunca Politika; Atilla Tokatlı, l Cilt, Hürriyet Yay., 1. Baskı, 1980, İS­TANBUL.

(34) Dünyada İlk Yazılı Anayasa; İslân Anayasası: Doğan GüneşYay., 1. Baskı, 1965, İSTANBUL.

(35) İslâm Teşkilatı: Koca Emirzade. Haz. Melih Yuluğ, 1. Baskı, 1980, İSTANBUL.

(36) İslâm'da Devlet İdaresi; Muhammed Hamidullah, Çev.: Kemal Kuşçu, 1. Cilt., Ahmed Said Matbaası, 1. Baskı, 1Ç>3, İSTANBUL.

(37) İslâm Devletler Hukuku (Siyer-Kebir); İmam Muhammed, Çev.: M. Said Şimşek-İbrahim Sarmış, 1. Cilt, Evs Yy., 1. Baskı, 1980, İSTANBUL.

(38) Kitabü'l-Emval; Ebu Ubeyd, :Çev. Cemaleddin Saylık, 1. Cilt, Düşünce Yay., 1. baskı, 1981, İSTANBUL.

Quelle:İnanmak ve Yaşamak I, Ercümend Özkan.





Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Favori Yazdır E-mail olarak gönder

Kullanıcı Yorumları  
 

Kullanıcıların değerlendirme ortalaması

   (0 Oylama)

 

Görünen 0 yorum 0 yorumdan

Gönderilen yeni yorum yok

Yorumunuzu ekleyin



mXcomment 1.0.9 © 2007-2009 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >