Hiçbir devletin tarafsız olamayacağını ve İslam'da din ile devletin birbirinden ayrı tutulamayacağını ortaya koyan bir yazı.
Laikliğin, dinsizlik olduğu şeklindeki yaygın kanaatin silinmesi için zaman zaman farklı tanımlar ve teviller yapılmaktadır.
'Laikliğin dinsizlik demek olmadığı... İslâm'a ters bir yanının bulunmadığı... Fakat bugün yanlış anlaşıldığı veya yanlış uygulandığı... Laik devletin de tarafsız, yansız, bütün dinlere veya dinsizlere eşit uzaklıkta durması gerektiği söylenmektedir.
Bu demagojilere, müslümanların bir kısmı da 'He ya, adam doğru söylüyo..' diyerek katıldıklarını ifade etmektedirler.
'Dinde zorlama yoktur.. '2/256
'Doğrulukla sapıklık ayrılmıştır..' 2/256
'Dileyen iman eder, dileyen inkâr eder!.'
'Sen onlar üzerinde bir zorlayıcı değilsin..' 50/45 gibi ayetlerden hareketle siyasi otoritenin yâni devletin; 'benim dinimin (veya dinsizliğimin) gereği bu..' bahanesiyle sosyal hayatta insanların dilediği gibi davranabilecekleri bir ortamı tesis etmekle görevli olduğu düşüncesiyle, bu anlayışı ifade eden laikliğin esas itibariyle İslâm’da var olduğu iddia edilmektedir.
Yine aynı mantığı sürdürerek; 'Din ile devletin ayrılması gerektiği ve 'kişi' olmaması sebebiyle devletin dininin olmayacağı, bir dine sahip olmanın ancak şahıslar için mümkün olabileceği' bir kısım müslüman tarafından savunulmaktadır.
Bugün karşı çıktıkları hususun ise sadece, laiklik anlayışındaki ve uygulamadaki bozukluklar olduğunu söylüyorlar.
Öyle görünüyorki, İslâm adına 'tarafsız devlet' talebinde bulunanlar herkesin 'benim hayat görüşümün gereği bu..' gerekçesiyle dilediğini yaptığı ve devletin de olup bitenleri duyarsızlıkla uzaktan uzağa seyrettiği bir yönetimi benimsemekteler.
Esasen pratik hiçbir değeri olmayan bu anlayışa laik kesimi bile razı etmek mümkün değilken, bir kısım müslümanın benimsemiş görünmesi tuhaftır.
Evet müslümanlar olarak kimseye din dayatmaya hakkımız yoktur. Ancak müşterek mekânları kullandığımız farklı inançtaki insanların canlarının istediği gibi davranmalarına nasıl rıza göstereceğiz? Buna ne müslümanların ne de gayri müslimlerin razı olması mümkün değildir.
Zira (ateizm de dahil) her inancın dışa ve toplumsal alana yansıyan yanları vardır. Her inancın sosyal alana yansıyan yanlarının tahammül edilebilir veya edilemez kısımları olacaktır. Meselâ, gayrimüslimlerin mabedlerinde tapınmalarına, yortu kutlamalarına, evlenme veya cenaze merasimlerine, hukuklarının kitabı bir temeli olan din mensuplarının-kendi aralarında (miras hukuku vs.) uygulamalarına müsaade edilebilir. Ancak gayri müslim bir kadının son derece dekolte bir kıyafetle sokakta gezmesi-kendi inancıyla bağdaşabilir veya yayın organına sahip bir gayri müslimin, pornografik yayınlar yapması kendi diniyle çelişmeyebilir... Sokaklarda sarmaş dolaş sevişen insanların da bu halleri kendi hayat görüşlerine ters olmayabilir, homoseksüellik de...
Şimdi toplumu alakadar eden bu tür davranışlara nasıl rıza göstereceğiz? Müslümanların, toplumu ifsad edici hiçbir davranışa müsaade etmeleri mümkün olmadığı gibi, gâvurların da toplumu islâh edici davranışlara müsaade etmesi mümkün değildir. (Tıpkı bugün başörtüsüne müsaade etmedikleri, her başörtülünün önünü kestikleri gibi). Çünkü gâvur ifsat etmek için, mümin ıslah etmek için çalışır, bu hep böyle olmuştur. Bu sebeplerle, dileyenin dilediği gibi yaşayacağı bir zemin hazırlamak nasıl olurda bir müsiümanm talebi olabilir?
Bu önemli bir mantık tıkanıklığıdır. Böyle bir yönetim anlayışı köpeklerin salınıp taşların bağlandığı bir toplum özlemidir. Gözlerinizin önünde sayısız münker işlenirken 'bu onun dininin gereğidir, karışamayız..' gerekçesiyle, elinizle, dilinizle kötülüğe müdahale edemeyeceğiniz bir ortamı istemektir.
Bireysel alanda bile -marufu emr, münkerden nehy- ile görevli bulunan müslümanın, devlet gibi bir güce sahip olduğunda bu gücü aynı erdemli amaç uğrunda kullanmaması ancak modern bir maraz olarak nitelenebilir.
Daha da vahim olan: 'Allah bile dileyenin cehenneme gitmesine izin vermişken, insanların davranışlarına biz nasıl karışırız?' gibi, son derece sathî, son derece avamî, son derece bektâşi, son derece Kur'an'dan uzak ve son derece laik bir anlayışın yayılıyor olmasıdır.
'Her koyun kendi bacağından asılır,' 'Bana dokunmayan yılan bin yaşasın' 'Elle gelen düğün bayram' 'Söz gümüşse sükût altındır' gibi -insanın münker karşısındaki direncini kıran- atasözlerini kültüründe barmdırabilmiş bir toplumun laikliği benimsemesi yadırganmayabilir...
Fakat hayata sağlıklı bakması ve diri bir zihni yapıya sahip olması beklenen bazı müslümanların bu düşüncelerini yadırgıyoruz doğrusu.
Dikkat edilirse, bu ata sözleriyle, laik devletin topluma bakışındaki temel espri aynıdır. Dolayısıyla 'tarafsız devlet' veya 'laiklik'i benimsemek aynı zamanda 'Her koyun kendi bacağından asılır' sözünü de onaylamak demektir.
Yine 'Allah bile insanlara cehenneme gitme hakkı tanıyor...' diyerek başlanan çiğ düşünceyle, insanları zulüm karşısında sus-pus olmaya çağıran bir anlayış, hem laikliği hem de sözü edilen atasözlerini kabulleniyor demektir.
Şu Kur'an-i ikaz gerçekten uyarıcıdır:'... O aldatıcı sizi Allah ile aldatmasın.' 31/33
İnsanların Cehenneme gitme özgürlükleri elbet var.. Fakat hayasızlığı ve fitneyi yaygınlaştırarak, başka insanları da cehenneme çağırmaya hakları olmamalıdır.
Herkesin dilediğince yaşamasına müsaade edilecek ise; fitne ve münkerin yeryüzünden kaldırılmasının, kötülükleri el ile, dil ile düzeltmenin, haksızlık karşısında susmamanın anlamı nedir?
Bu bakımdan, bireyin de, devletin de tarafsız olması ne mümkündür ne doğrudur. Bu sebeple 'devlet şahıs değilki dini olsun..' tarzındaki sözler tutarlı değildir. Zaten laikliğin ortaya çıkışı bile, devletin dininin olduğunun/olabileceğinin delili değil midir?
Laiklik, 'devletin dini olmalıdır' iddiasının karşıtı değil midir? İddiadan öte, laiklik 'din devletlerine' karşı icat edilmeli mi? 'Devlet dini kurallara dayandırılmaz' sözü, 'devlet dini esaslara dayandırılmalıdır' tezine karşı ortaya çıkmadı mı? O halde devletin dini olmaz ne demek!
Devlet netice itibariyle ipleri insanların elinde olan bir aygıtın adı ise, ipleri tutanların dini, mutlaka bu aygıta da yansıyacaktır/yansımalıdır. Devleti elinde tutanların eşya ve hadiselere bakarken mutlaka bir kriterinin bulunması gerekmiyor mu? Devlet olaylar karşısında takınacağı tavrı, tepkiyi hangi değer yargıları üzerine bina edecek? Örneğin, anayasasını, yasalarını yaparken hangi ölçüler esas alınacak?
Meselâ, devlet din konusunda zorlayıcı ve dayatmacı olmamalıdır, deniyor. Devletin sahip olması istenen bu temel ilkeyle bile 'dinde zorlama yoktur' ayetinden hareket etmek suretiyle, devleti dini kurallara dayamış olmuyor musunuz?
Devlet dini kurallara dayandırılamaz, deniyor. Peki (kuralsızlık mümkün olmadığına göre) devlet hangi kurallara dayandırılır? Her ideoloji-hayat tarzı vaz ediyor olması açısından -dinin tanımı içine gireceğine göre, "devlet sadece ilahi dine (İslâm'a) dayandırılamaz" mı denmek isteniyor? Sosyalist devlet, Komünist devlet, kapitalist devlet, Kemalist devlet (ki bunların her biri din sayılabilir) olabilir fakat, ilahi dine dayalı devlet olmamalıdır mı denmek isteniyor?
Eğer böyle ise bir müslüman böyle bir düşünceye nasıl sahip çıkabilir?
Hukuk devleti deyip duruyoruz: iyi de bu hukuk devleti hangi hukuka göre şekillenecek? İşte bütün bu sorularla ortaya çıkarmaya çalıştığımız özellikler bir devletin aynı zamanda dinini ve tarafını belirleyecektir.
Yok eğer devlet; dinsiz, yansız, renksiz, korkusuz, tatsız bir ucube ise, o şeyin varlık nedeni nedir? Ağırbaşıyla etrafı bön bön seyretmekten başka işe yaramayan bir devletin hikmet-i vücudu nedir?
Devlet denilen o egemen aygıtın; güzel-çirkin, doğru-eğri, iyi-kötü, zulüm-adalet anlayışını ne belirleyecek?
Devletin yapısı, biçimi ile ilgili teorilere, son dönemde -sanıyorum mucidi müslümanlar olan-'hakem devlet' diye bir yenisi ilave edildi. Meraklılarınca hayli ilgi de gördü.
'Tarafsız devlet' iddialarını kabul etmek mümkün değil ama 'hakem devlet' talepleri kabul edilebilir gibi görünüyor. Çünkü 'tarafsızlıkla' 'hakemlik' çok farklı şeylerdir. 'Tarafsızlık' etliye-sütlüye karışmayan anlamını çağrıştırırken, 'Hakemlik' ilkeli olmak, haktan yana olmak gibi müsbet anlamları muhtevidir. Evet, 'Hakem Devlet' istekleri makul görülebilir. Ancak, hakem sözcüğünün ifade ettiği mânâyı tümüyle kavramak şartıyla... Her hakemin hakemliğini belli ilkelere göre yapması gerektiği düşünülürse, devletin hakem olmasının da ancak ilkeler bütününe yani bir dine sahip olmasıyla mümkün olabileceği çıkar ortaya.
Ayrıca hakemin temyiz (iyiyi kötüden, doğruyu eğriden ayırd etme) gücüne sahip olması da bir mecburiyettir.
Birbirinin türevi olan hakem-hikmet-hâkîm sözcükleri esas itibariyle derin ve ince bir anlayışı, özellikle varlığın ve vahyin ince ve derin manalarını sezmek, kavramak suretiyle ortaya çıkan bir sonucu ifade eder. O halde 'hakem devlet' tabeasına bu kemal ile vaziyet etmelidir.
Bu sebeple 'hakem devlet' tanımına, hakem kelimesinin müştakları olan hikmet, hâkim, hakim sözcüklerinin ifade ettiği anlamları kapsayacak biçimde yaparsak itiraz etmeye hakkımız olmayabilir.
Yok eğer 'hakem devlet'ten muradınız, kimsenin kimseye müdahale etmeyeceği dileyenin dilediği gibi davranacağı bir ortamın tesisi için jandarmalık yapmak ise, bu düşünce sanıyorum müslümanların katılacağı bir devlet anlayışı değildir.
Böyle bir devlet anlayışı anarşizmin, kuralsızlığın, kaosun işlerlik bulması demektir.
Netice olarak, devletin tarafsız olması ne doğrudur ne de mümkün.
 | İktibas Dergisi, Sayı: 227, Kasım 1997. |
|