Skip to content
Site Araçları
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Şu an buradasınız: Ana Sayfa arrow Toplum / Siyaset Dosyası arrow Toplum / Siyaset arrow Türkiye Nereye Sürükleniyor?
Türkiye Nereye Sürükleniyor? Yazdır E-posta
 

Görüntüleme : 274


Türkiye üzerine oynanan oyunlar hakkında yapılmış önemli bir siyasi yorum.

Batılı bir Antropolog olan Eickelman, Türkiye'ye ayak bastığında kendisine mikrofon uzatan hemen her gazetecinin; "Siyasal İslam, Türkiye ve dünya için ne kadar tehlikelidir?" sorusunu sorduklarını bir Türk bilim adamına hayretle anlatmış. Ve böylesi bir sorunun bir bilim adamına sorulmasının anlamsızlığını da dile getirmiştir.

Tabii ki "Türk basınında manşet olma şansını yitirdiğinin" farkında olmayan Eickelman, önemli bir gerçeğin altını çizercesine şunları da eklemeyi unutmamış: "Provokatif jurnalizm ile akademik tahlil ve objektif basın gerçekleri apayrı dünyalara aittir."

Yukarıda naklettiklerimizden, ilk bakışta, şöyle bir düşünceye ulaşılabilir:

Siyasi bir amaca yönelik olarak stratejik manipülasyona alet olmayan her gözlemcinin böyle düşünmesi gayet doğaldır. Dolayısıyla söz konusu zatın tavrı da her bilim adamında, her aydında bulunması gereken bir erdemin doğal uzantısıdır... Oysa durum hem Türkiye'de hem de dünyada bu kadar yalın değil.

Global sistem ve bu sistemin emperyalist amaçları yörüngesinde hareket eden uluslararası siyasi yapılar, ekonomik kurumlar ve bunları insanlığa olduklarından çok farklı takdim eden manipülasyon araçları (çağdaş belamlar olan medya ve bunların öne çıkardığı sözde aydınlar, bilim adamları...), hiçbir zaman vakaları sistematik bir tahlile tabi tutarak objektif kriterlere göre değerlendirmemektedirler.

Hep ne kadar objektifliğin, nesnelliğin, bilimselliğin arkasına sığınsalar da, siyasi ve ekonomik çıkarlarını azamileştirmek ve bunun devamı için elzem olan kültür emperyalizmini sürdürebilmek için her yola başvurmaktan kaçınmamaktadırlar. Uluslararası kuruluşları kullanarak siyasi baskılarla ülkeleri belirli bir çizgiye çekmek veya belirli çizgide tutmak  için  kesif  operasyonlar  yapmaktadırlar.

Ekonomik çarkı kendi kurdukları bir düzenekle adaletsiz bir şekilde kendi lehlerine çevirmek için hiç bir entrikadan geri kalmamaktadırlar. Ve tüm bunları köklü bir sisteme dönüştürmek amacıyla kendi ideolojik ve kültürel değerlerini evrensel değerler olarak dünyaya sunmaya devam edegelmektedirler...

Ajanlarla yürüttükleri faaliyetler bir yana, çıkar bağıyla kendilerine bağladıkları yöneticiler, gayri resmi olarak maaşa bağladıkları bürokratlar, entellektüeller ve medya lejyonerleri marifetiyle de etrafımızı çepeçevre kuşatmak istemektedirler. Ancak işledikleri cinayetleri yaptıkları zulümleri, sömürüleri ve aç bırakıp terörist faaliyetlerle yaşam haklarına tecavüz ettikleri masum insanların dramlarını, temelinde, burjuvazinin çıkarlarını egemenlerin diktatörlüğü bulunan demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi ne idüğü belirsiz kavramlarla kamufle etmeleri mümkün değildir...

Dünyadaki gelişmeleri mevcut sistemden pay alma mantığıyla değil de, global sistemi kontrol eden güçlerin düşünce ve davranışlarına kaynaklık eden felsefi alt yapıyı dikkate alarak değerlendirirsek, hiç olmazsa. bir kısım insanlarla bazı gerçekleri paylaşma imkanlarını bulabiliriz. Ne var ki bu tür insanlar dünyada az olduğu gibi Türkiye'de de mumla aranacak kadar az sayıda bulunmaktadır.

Üstelik Türkiye'de bu kişilikli, ilkeli insanlar sistemde hiç etkili olamazken, davranışlarını çıkarlarına ve çıkarlarını da konjonktüre endekslemiş insanlar etkili ve belirleyici olmaktadırlar. Dolayısıyla Türkiye kendine özgü bir hedef belirleyememekte ve bu amaca götürecek doğru rotayı çizememektedir. Bu durumun son zamanlarda yaşanan bir çok örneği bulunmakla birlikte anlatmak istediklerimizi Türkiye'nin en etkili güç odaklarından askeri kesimin düşünce yapısını yansıtan bir olgudan hareketle belirginleştirmek mümkündür.

Türk Genelkurmayı tarafından düzenlenen seri brifinglerde jakoben bir söylemin ve tavrın ortaya konduğu ve bazı konularda hastalık derecesinde hassasiyeti yansıtan bu tavrın sözde bilim adamları ve ruhbanlığı reddettiğini söylemekle birlikte ruhbanca bir tavır sergileyen aydınlarca topluma şırınga edildiği bilinmektedir. Dolayısıyla böyle bir ekibin yönlendirdiği ve dış bağlantılar nedeniyle konjonktürel durumlara çok duyarlı bir devlette, temel strateji, dış tehditlerden çok başta "irtica" (rejimin din anlayışı dışında kalan her türlü din anlayışı...) olmak üzere iç tehditler üzerine bina edilmektedir.

Nitekim, "Milli Askeri Stratejik Konsept" (MASK) incelendiğinde bu müzmin hastalığın konjonktürel olarak halen etkili olduğu tesbit edilebilir. Oysa, bilinmektedir ki, büyük düşünen hiç bir toplum, büyük devlet olmak isteyen hiç bir güç yoktur ki temel stratejik konseptini iç tehdit tanımlamaları üzerine kursun...

Küresel veya bölgesel iddia sahibi devletler. asırların yoğurduğu tarihi, kültürel değerlerini coğrafyalarını da dikkate alarak dinamik ve vizyonu olan bir stratejiye dönüştürmek durumundadırlar. Tabii bu değerler bütünü, hayatın gerçekleriyle, eşyanın tabiatıyla uyumlu olduğu zaman buradan güçlü bir medeni-yet ortaya çıkabilecektir. Bu çerçevede dış tehditler olsa olsa bu temel stratejinin kısa zaman dilimindeki taktik adımlarını belirleyebilir.

Bu temel gerçeklerin farkında olmayan Türkiye'deki ufuksuz yöneticiler, rejimin savunma mekanizması çerçevesine kendi ön yargılarını ve çıkar kavgalarını da eklediler. Böylelikle Türkiye bir çelişkiler ülkesi haline dönüştürülerek, çıkar kavgaları kaynaklı suni düşmanlar oluşturmaktan kendi geleceğini kurmak, daha derinlikli politikalar oluşturmak adeta unutuldu...

Yöneticiler, dış bağlantıları güçlü olan güç ve menfaat odaklarıyla ortaklaşa, ciddi felsefi farklılıklara dayanmayan suni çelişkilerden medet umdular. Kendi kişisel tedirginliklerini, çıkar kaygılarını velhasıl sistem içi güç ve çıkar kavgalarını devlet yönetimine yansıtarak Türkiye'yi pasif bir stratejiye mahkum etmekten çekinmediler.

Ne var ki, tüm bu kısır anlayışlara karşın Türkiye, gerek tarihi kökleri, gerekse de jeostratejik özelliklere sahip coğrafyasıyla her şeye rağmen bir yerlere adeta sürüklenmektedir. Başta ABD olmak üzere Batı, Türkiye'yi oyunun içine çekmekten büyük yarar ummaktadırlar.

Zira, bölgede orta ve uzun vadeli hesapları olan ve bu bağlamda temel stratejilerini belirleyen oyun kurucu ya da oyun kurucu olmaya aday devletler, bu büyük oyunu, en azından bölgede, Türkiyesiz oynayamayacaklarının bilincindedirler.

Bir kere, başta ABD olmak üzere Batının, hem kendi içindeki hem de bölgedeki İslami gelişmeleri bloke edebilecek ve Batının da kabul edebileceği "Light İslam" anlayışı çerçevesinde bir model oluşturarak bölgenin yeniden yapılandırılmasına katkıda bulunabilecek nitelikte bir Türkiye'ye ihtiyacı vardır.

İkincisi, Türkiye, bakiyesi üzerine kurulduğu Osmanlı'nın Avrasya, Ortadoğu ve Balkanlarda bıraktığı derin izler nedeniyle söz konusu bölge politikalarında vazgeçilmez bir ülke konumunda bulunmaktadır. Dolayısıyla Türkiye değişen dünyada konumu güçlenen ve ufku açılan bir ülke haline gelmiştir.

Hatırlanacağı gibi Türkiye, soğuk savaş yıllarında, NATO ve ABD politikaları nezdinde "kanat ülke" konumunda iken Yeni Dünya Düzeni oluşum sürecinde bir "cephe ülkesi" konumuna yükseldi. Dolayısıyla cephe ülkesi haline gelen Türkiye’nin Batı birliği içindeki misyonunu yerine getirebilmesi için göreceli olarak güçlenmesi, uydu bir bölgesel güç konumuna yükseltilmesi gerekli bulunmaktadır.

Bununla birlikte, ABD ve AB'nin ihtiyaç duyduğu, ancak Türkiye'de yönetime egemen olan güçlerin henüz niteliği konusunda anlaşamadıkları "model ülke"de olmalıdır Türkiye. Böylelikle Türkiye Batı değerleri zemininde giderek güçlenirken Batı medeniyetine tehdit oluşturabilecek potansiyel tehditleri de bloke edebilecektir.

Ancak, "toplumlar felsefi temelleri kadar sağlamdırlar" gerçeği de unutulmamalıdır. Dolayısıyla. kendi tarihi uzantılarını, düşünsel dinamiklerini inkar eden, siyasi bir felsefesi ve ufku bulunmayan Türkiye'nin bu sürüklenişinde kendi insanının geleceğinin ve çıkarlarının bulunduğunu söylemek mümkün görünmemektedir.

Bu durumda Türkiye, okyanusun ortasında rüzgarın merhametine sığınmış bir yelkenli gibi durmaktadır. Ve tahmin edilebileceği gibi, güçlü olarak esen ABD rüzgarının yelkenlerine dolduracağı hava ile bölgede kendine biçilen role doğru hızla sürüklenmektedir. Aynı zamanda Türkiye yeni rolüne uygun donanımlarla da güçlendirilmeye çalışılmaktadır. Yeni bir din kurgulanmaya çalışılmakta.., Batı medeniyetinin kriterlerine uygun yeni bir sistem oluşturulmaya çalışılmakta...

AB vasıtasıyla dünya ekonomisine tam entegrasyonu için çalışmaktadır.
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız gibi, Türkiye Batı medeniyetinin parametreleriyle yeniden yapılandırılırken kendilerine "İslamcı" yakıştırması yapılan yeni sağcı çevrelerin, sistem içi konumları ve çıkarları gereği, sanki hiç bir şey olmamışçasına Demokrasi, Özgürlük ve İnsan Hakları gibi ne idüğü belirsiz kavramlara sığınarak kısa vadeli açmazlarına çözüm bulma yolunu seçmeleri ibretle gözlemlenmektedir.

Quelle:İktibas Dergisi, A. Burak Bircan.




 

Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın Favori Yazdır E-mail olarak gönder

Kullanıcı Yorumları  
 

Kullanıcıların değerlendirme ortalaması

   (0 Oylama)

 

Görünen 0 yorum 0 yorumdan

Gönderilen yeni yorum yok

Yorumunuzu ekleyin



mXcomment 1.0.9 © 2007-2009 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >