Hayata bakış zaviyesini İslam'ın belirlemesi gerektiğini, çağın kendi başına belirleyici olamayacağını vurgulayan bir yazı.
İnsanın karşı karşıya bulunduğu bir meseleyi, bir bakışta ve küll halinde kavrayabilmesi olayına bedahat, deniliyor. Burada, insanın zekâsının, bilgisinin payı vardır elbet. Fakat bunlardan da çok, o kimsenin meselelere yaklaşırken kafasındaki ölçülerin yerli yerine oturmuş olması, bu ölçülerin yerli yerinde kullanılabilmesi önemlidir. İnsanın kafasında oluşmuş olan ölçüler muğlaksa, onun meseleye yaklaşış tarzı da muğlak kalacaktır. Bu bakımdan insanın, yaklaştığı meseleyi hangi açıdan hangi ölçüyle ele alacağını bilmesi, birinci adımdır. İnsan, dayandığı fikrî platformun mahiyetini açık seçik bilmelidir. Böylece, zihin aydınlığını (bedahati) sağlayan hususun dayandığımız ölçüler olduğunu söylemiş oluyoruz.
Şimdi ben, faraza, "Biz Osmanlıcı değiliz" dersem bu sözüm hem benim için, hem benim ölçülerimi bilenler için açık ve kesin bir anlam taşır. Çünkü ben bu sözü söylerken elimdeki hangi ölçüye göre konuştuğumu, beni böyle konuşmaya sevkeden sebebin ne olduğunu biliyorum. Fakat benim ölçülerime uzak olan, benim ölçülerimi bilmeyen birisi için bu cümlenin açık seçik bir anlamı bulunmayacaktır. Hatta benim sözümün anlamını paylaştığını söylese bile, benim bu sözle neyi kasdettiğimi bilemeyeceği için, yanılabilecektir de. Çünkü pek muhtemeldir ki, onun Osmanlıcı olmadığı yerde, biz Osmanlıcıyızdır.
Sözgelimi, Batıcılar (aynen hakiki Batılılar gibi) Osmanoğlu'nu sevmezler, dolayısıyla Osmanlıcı da değildirler. Bu yüzden onlar da kolaycacık "biz Osmanlıcı değiliz" diyebilirler. Fakat onların bu sözünün altında İslâm düşmanlığı vardır. Osmanlılar Müslüman oldukları için onlardan yana görünmezler, Oysa biz, işte bu noktada Osmanlıcıyızdır. Fakat biz, "Osmanlıcı değiliz" derken, İslâmî davranışlarımızda bize Osmanlının örneklik edemeyeceğini, ondan şu veya bu şekilde yararlanmamız mümkün bulunsa bile, bizim için asıl örneğin "Asr-ı Saadet" olduğunu bildiğimiz için böyle söylemekteyiz. Öte yandan, Türkiye'de birtakım sosyalistler de Osmanlıcı olduklarını ileri sürerler. Fakat onların Osmanlıcılığı ile bizimki arasında gene fark vardır. Sosyalist, Osmanlıcı olduğunu söylerken, kendine "milli bir dayanak" arama ve bulma çabasındadır. Biz, Osmanlıyı, bütün hatalarına ve her şeye rağmen mücerret bir İslâmî gayret içinde gördüğümüz için severiz. Oysa sosyalist, bu noktada ondan nefret eder.
Demek ki, mücerret bir söz, onu söyleyenin amacına göre değişik anlamlara gelebilmektedir. Bu değişik anlamların bütün boyutlarıyla anlaşılabilmesi için, kendimize ait ölçülerimizi çok iyi bilmek ve kullanmak durumundayız. İnsanlarımız, bir çok meseleyi anlamak hususunda şaşkına dönmüşse, bu, onlara kendi ölçülerinin unutturulmuş olmasındandır. Hadiseye kendi ölçülerimizin perspektifinden bakmayı başardığımızda zihnimizin de aydınlandığını, teşevvüşten kurtulduğunu farkedeceğiz. Osmanlıcılığı sırf bir misal olsun diye andık...
Günümüzde kendisine Müslümanım diyen pek çok kimse "çağın gözüyle İslâm'a bakma" yaklaşımını benimsemiş durumdadır. Bilim diye belletilen çağdaş sapkınlıklara kesin doğrular diye bakılınca, yani "bilim" denilen hadise yeni bir "din" olarak peşin dogmalarımızın arasına karıştırılınca, bu yeni dogmaların bile İslâmiyeti "reddedemediğini" görme hevesi pek çok Müslümanın böyle bir bakış açısını benimsemesine yol açmıştır. Günümüz Müslümanlarına kazandırılmak istenen yanlışlığın, sapkınlığın belli başlılarından biri budur. Bu bakış açısının gizlediği temel espri şöyle bir fikri telkin etmek ister: Aslolan bilimdir ve önemli olan bu "bilimin" değerlendirmesidir. Oysa Müslüman, çağın gözüyle İslâm'a bakmaz, İslâm'ın gözüyle çağa bakar.
Müslüman, kendisini değerlendirmeye tabi tutmak isteyen "kıstası" "Müslümanca" olup olmadığına göre değerlendirir. Eğer kullanılan kıstas "Müslümanca" değilse, bu kıstas, İslâm'ı ister göklere çıkarsın, ister yerin dibine geçirmeye çabalasın bir değer ifade etmez. Başka bir deyişle, bizim için aslolan, bu kıstaslar hakkında İslâm'ın ne dediğidir.
Batı'da Rönesansın doğuşuna Müslüman bilginlerin ön ayak olduğu iddiası, Batı'nın geliştirdiği bilim karşısında aşağılık duygusuna kapılanların fikrine tercüman olmaktadır. Eğer Müslüman bilginlerin çalışmaları olmasa, Batı'da Rönesans doğmazdı, deniliyor. Bu fikir aslında büsbütün yanlıştır demek istemiyoruz. Fakat burada önemli olan, gene, temel yaklaşımımızı doğru tesbit edip etmememizle ilgilidir. Rönesans, aslında, Batı'da, Hıristiyanlığa karşı bir dinsizlik gayretinin sonucu olarak çıkmıştır. O çağın Batılı bilim adamları veya sanatçıları, fikirlerini geliştirirlerken Müslüman bilginlerden de "yararlanmışlardır." Fakat bu demek değildir ki, Rönesans, "İslâm ruhunun" bir hasılası olarak meydana getirilmiştir. Ama "Rönesans" deyince hayranlıktan dillerini yutayazanlar, her halükârda, bu harekete İslâm'ın da adının karıştırılmasından hoşlanıyorlar. S.H. Nasr, Rönesans vakıası hakkında şu çarpıcı gerçeği iyi belirliyor: Rönesansa Müslüman bilginlerin katkısı olmuştur, fakat Batılı bilim ve sanat adamları, Müslümanların eserlerini İslâmî muhtevalarından ve İslâmî ruhtan tamamen boşandırarak bu işi yapmışlardır.
Batı'nın bugün geliştirdiği bilim hadisesinde bütünüyle böyle bir zihniyet hakimdir. Başka bir deyişle, Batı'nın Rönesansına karşı Müslüman olarak bizim övünmemizi ya da yerinmemizi gerektiren, yani bize ilişkin bir husus yoktur.
Kaynak: Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören, S. 60-63.