|
Tevrat ve İncilin değiştirildiğini ve bugün için geçerli olmadıklarını kanıtlayan ilmi bir makale.
İnsanların vahye muhatap olmadıkları hiç bir dönem yoktur, insanların atası Hz. Âdem bir peygamberdir. Ondan sonra da pek çok peygamber gelip geçmiş vahiy kanalıyla aldıkları ilâhî tebliğatı insanlara tebliğ etmişlerdir.
Allah'ın vahiy yoluyla peygamberlere gönderdiği talimatlar, inanç ve ibadet meseleleriyle sınırlı değildir içtimaî hayatla ilgili kuralları da içerirler.
İnsanlık tarihi incelendiğinde insan toplumlarının çeşitli evrelerden geçtiği, değişik dönem ve ortamlarda toplumların farklı içtimaî kurallara ihtiyaç duyduğu görülecektir. Elbetteki az sayıdaki toplumlarla kalabalık toplumların, göçebe toplumlarla yerleşik toplumların tarıma dayalı toplumlarla sanayi toplumlarının ihtiyaçları farklı olacaktır.
Bütün peygamberlere gelen vahiylerin kaynağı bir olmakla birlikte içtimaî hayatla ilgili konularda ihtiyaca göre bir takım kuralların farklılık arzetmesi yadırganacak bir durum değildir. Beşerî yasalarda da durum aynı değil midir? Çıkarılan yasalar bir müddet sonra toplumun ihtiyaçlannı karşılayamamakta ve değiştirilmektedir.
Ancak inançları ilgilendiren konularda bir değişiklik mevzubahis değildir. Bir önceki peygamber bu konuda neyi tebliğ etmişse ondan sonra gelen de aynı şeyleri tebliğ etmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
«Allah Nuh 'a din olarak buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. (Ey Muhammed), sana vahyet-tik; İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya buyurduk ki: Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin.»"113
Bilindiği gibi Kur'an, diğer peygamberlerin dinini de "İslâm" olarak isimlendirmektedir. Bütün dinlerin temeli, Allah'a teslim olmaktır. Hepsinin "İslâm" ismini taşımaları, bazı alanlarda bir takım farklı kuralları ihtiva etmelerine engel değildir. Falan peygamber döneminde emredilen bir kural sonraki peygamber döneminde değişikliğe uğramışsa, önceki dönemde o kurala uymak Allah'a teslim olmanın bir gereği ise, değiştikten sonra o değişik haliyle ona uymak da Allah'a teslimiyetin bir gereğidir.
Nesh, şer'î bir hükmün daha sonra gelen şer'î bir hükümle değiştirilmesidir. Bir önceki şeriatın tüm kurallarının bir sonraki şeriat tarafindan değiştirilmesi sözkonusu olamayacağına göre peygamberlerin şeriatleri arasında tümden bir neshin sözkonusu olamayacağı söylenebilir. Ne var ki önceki şeriatı ihtiva eden kitap tahrifata uğramış, doğru ile yanlış birbirine karışmışsa, artık o şeriatın tümden kaldırılması yani nesh edilmesi gerekir. Böylesi bir durumda eski şeriat yenisiyle tebdil edilir.114
Ayrıca belli bir dönem için gönderilmiş olan bir şeriat, döneminin son bulmasıyla yürürlükten kalkar ve yerine yeni şeriat yürürlüğe girer. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
»Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah'ın izni olmadan hiç bir peygamber bir âyet (mucize) getiremezdi. Her ecelin kitabı vardır. Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır; Ummu'l-Kitab O'nun kâtındadır.»"115
Neshle ilgili incelememizin ilk bölümünde «Kur'an'da Nesh» konusunu işlerken, Kur'an bünyesinde nâsih-mensûhun bulunduğunu söyleyenlerin delil olarak ileri sürdükleri âyetlerin siyak ve sibakını dikkate almadıklarından böyle bir hataya düştüklerine dikkat çekmiş ve haddizatında o âyetlerin, geçmiş şeriatlerin neshini dile getirdiklerini belirtmiştik.116
Bu girişten sonra Kur'an'ın geçmiş şeriatleri (kitapları) neshetmediğini ileri sürenlerin iddialarını tek tek ele almak istiyoruz. Hemen şunu belirtelim ki bu iddiaların bir kısmı bazı kimselerce ileri sürülmüşken bazıları da başkaları tarafından ileri sürülmüştür, incelememizde hangi iddiaların kimler tarafından ileri sürüldüğü meselesini gündeme getirmeden konumuzu ilgilendiren iddiaların tamamını değeriendirmeye çalışacağız.
Aynca bu iddiaları ileri sürenlerin çoğu Yahudi ya da Hıristiyan olduklarından Tevrat ve İncil'den sık sık nakiller yapacağız.
Tesbit edebildiğiniz kadarıyla bu konuda ileri sürülen iddiaları şu maddelerde toplamak mümkündür:
1. Hz. Muhammed (s) sadece Araplara peygamber olarak gönderilmişti. Kur'an sadece Araplara hitap eder. Diğer kitapları neshetmekle bir ilgisi yoktur.
2. Nesh, aklen de şer'an de mümkün değildir. Allah emrettiğini bilahare değiştirmez. Ancak cahiller; geleceği bilmeyenler kararlarını değiştirirler. Neshi kabul etmek, Allah hakkınla "bedâ"yı kabul etmek anlamına gelir ki bu mümkün değildir.
3. Tevrat'ın hükümleri kıyamete kadar kalıcıdır.
4. İncil'in hükümleri kıyamete kadar kalıcıdır.
5. Kur'an kendinden önceki kitapları tasdik edici olduğunu belirtmekte Tevrat'ı hidâyet olarak nitelemektedir. Bu durumda Kur'an'ın önceki kitaplan neshettiğini söylemek mümkün değildir.
Birinci iddia
Hz. Muhammed(s)'in peygamber olduğunu kabul etmeyen bir kimseyle O'nun bütün insanlara gönderilip gönderilmediğini tartışmak yersizdir. Ama kişi Hz. Muhammed'i peygamber olarak kabul ediyorsa, Hz.Muhammed'in bütün insanlara gönderilip gönderilmediğini tesbit etmesinin yolu, Kur'an'a müracaat etmektir. Konuyla ilgili olarak Kur'anı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır:
«Seni insanlara elçi olarak gönderdik.’117
"De ki: 'Ey insanlar, ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi Allah'ın elçisiyim.' 118
«Biz seni ancak bütün insanara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.119
Bu âyetler, Muhammed (s)'in istisnasız bütün insanlara gönderildiğinin açık delilleridir. Hz. Muhammed'in getirmiş olduğu Kur'an'ın da bütün insanlara gönderildiğine dair pek çok âyet vardır. Bu ayetlerden bir kaçı şöyledir:
«Alemlere uyarıcı olsun diye kulu (Muhammed)'e Furkan'ı indiren (Allah)'ın hayır ve bereketi pek çoktur.»120
»Halbuki o (Kur'an), bütüı alemlere gönderilmiş bir uyarıcıdan başka bir şey değ/dir.»121
«O (Kuran) bütün alemlere öğüttür.»122
Bir peygamberin, sadece Araplara gönderildiği halde kendini bütün insanlığa gönderilmiş gibi göstermesi; Allah'a iftira etmesi asla mümkün değildir. Peygamberlik müessesesini kabul eden her akıl sahibi tartışmasız bunu kabul eder.
«O (Kur'an), elbette şerefli bir peygamberin (Allah'tan aldığı) sözüdür. O bir şairin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz! Bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz! Alemlerin Rabbinden indirilmiştir.O bazı laflar uydurup bize iftira etmiş olsaydı, elbette ondan sağ elini (gücünü, kuvvetinij alırdık, sonra onun can damarını keserdik.. Sizden hiç kimse buna engel olamazdı.»123
İkinci iddia
Neshin "bedâ" olduğu şeklindeki iddialarına gelince, neshin ne anlama geldiğini birinci bölümde anlatmıştık. Bu sebeple burada "bedâ"nın ne anlama geldiğini ve neshle bir ilgisinin olup olmadığını inceleyeceğiz.
Sözlükte "bedâ" iki anlama gelir:124
a. Gizli iken ortaya çıkmak.
b. Daha önce mevcut olmayan bir görüşün belirmesi.
"Bedâ" sözcüğü her iki anlamıyla Kur'an-ı Kerim'de geçmektedir.
»Allah tarafından, hiç hesaba katmadıkları şeyler ortaya çıkmıştır.»125 âyetinde birinci anlamda;
«Sonra bu kesin delilleri gördükleri halde onu bir süre zindana atma görüşüne vardılar.»126 âyetinde ise ikinci anlamda kullanılmıştır.
Her iki anlamıyla da bedâ'nın Allah katında sözkonusu olması mümkün değildir. Çünkü bedâ, bilgisizliğin sonucudur. Allah ise bilgisizlikten münezzehtir. Allah'ın varlığına inanan, kâinatı yaratıp düzenlediğini kabul eden her akıl sahibi Allah'ı bilgisizlikten tenzih eder.
‘Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır. Onları ancak O bilir. O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. O'nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez.»127
Bu iddialarının tutarsızlığı, nesh ile bedâ'yı biribirine karıştırmalarıdır. Neshin bedâ ile yani bilgisizlikle bir ilgisi yoktur. Nesh, Allah tarafından önceden yapılmış bir düzenlemedir. Allah hangi hükmü ya da hangi şeriatı ne zaman yürürlükten kaldıracağını önceden hesaplamıştır. Yürürlükten kaldırma, Allah'ın bilgisinin değişmesi sonucu değil, kulların içinde bulundukları şartların değişmesi sonucudur ve Allah, şartların hangi vakitte değişikliğe uğrayacağını da önceden bilir.
Muarızlar iddialarında şer'an da neshin mümkün olmadığını ileri sürüyorlar. Oysa nesih, Kur'an'la gündeme gelen bir mesele değildir. Hz. Adem'den bu yana daima şeriatlerin gündeminde olagelmiştir. Tahrif edilmiş şekillerinde bile Tevrat'ta da, İncil'de de buna dair pek çok delil vardır.
Tevrat'ta Nesh Örnekleri:
a. Hz. Adem şeriatında kişi kendi kızkardeşiyle evleniyordu. Tevrat dahil sonraki ilâhî kitaplarda kardeşle evlenmek yasaklanmıştır. Kızkardeşle evlenme hükmü neshedilmiştir.128
b. Tevrat'ta cumartesi günü çalışmak yasaklanmıştır. Oysa önceki şeriatlerde cumartesi günü çalışmanın yasak olması gibi bir durum sözkonusu değildir ve Tevrat da bunu kabul etmektedir.129 Böylece daha önce mevcut olan cumartesi günü iş yapma serbestisi Tevrat'ta neshedilmiştir.130
c. Hz. Nuh şeriatinde kan hariç bütün hayvanların etleri helal kılındığı halde Tevrat'ta bazı hayvanların eti yasaklanmıştır.131
d. Hz. Yakub döneminden Tevrat ininceye kadar uyluk başı üzerindeki kalça adalesini yemek Israiloğul-lan'na yasaklanmıştır. Oysa daha önce böyle bir yasak sözkonusu değildir. Tevrat'ta bu mesele şöyle anlatılmaktadır:
«Ve o gece (Yakub) kalkıp iki karısını ve iki cariyesini ve on bir çocuğunu aldı ve Yabbok geçidini geçti. Onları alıp çayı geçirdi. Kendisine ait olan şeyleri de geçirdi. Ve Yakub yalnız başına kaldı. Seher sökünceye kadar bir adam onunla güreşti. Onu yenmediğini görünce, uyluğunun başına dokundu ve onunla güreşirken Yakub'un uyluk başı incindi ve dedi: Bırak gideyim, çünkü seher vakti oluyor. Ve dedi: Beni mübarek kılmadıkça seni bırakmam. Ve ona dedi: Adın nedir? Ve o dedi: Yakub. Ve dedi: Artık sana Yakub değil, ancak İsrail denilecek; çünkü Allah ile ve insanlarla uğraşıp yendin. Ve Yakub sorup dedi: Rica ederim adını bildir. Ve dedi: Adımı niçin soruyorsun? Ve orada onu mübarek kıldı. Ve Yakub o yerin adını Penuel koydu; çünkü: Allah'ı yüz yüze gördüm, ve canım sağ kaldı, dedi. Ve Penuel'i geçtiği zaman, güneş üzerine doğdu ve uyluğu üzerinde aksıyordu. Bunun için bu güne kadar Israiloğulları uyluk başı üzerindeki kalça adalesini yemezler; çünkü Yakub'un uyluk başına kalça adalesine dokundu.»132
Hatta Tevrat'ta aynı şeriatın bünyesinde neshin vukuuna dair deliller de mevcuttur. Meselâ Hz. İbrahim'in oğlunu kurban etmekle emrolunduğu ve oğlunu boğazlamak üzereyken bu hükmün neshedildiği Tevrat'ta da zikredilmektedir.133
Yine Allah'ın, buzağıya tapanların öldürülmelerini emrettiği sonra bu emri neshettiği Tevrat'ta anlatılmaktadır:134
Tevrat ve İncil arasında da nesh vakaları mevcuttur. Buna dair bir kaç mİsal zikretmek istiyoruz:
a. Domuz eti yemek Tevrat'ta haram olduğu halde İncil'de helâldir. Böylece İncil, Tevrat'ın bu konudaki haram hükmünü neshetmiştir.
b. Tevrat'ta boşama serbest olduğu135 halde İncil'de boşama serbest değildir. Kadın ancak zina ettiği takdirde boşama olabilmektedir. Hz. Musa şeriatında serbest olan boşamanın Hıristiyanlıkta yasaklanmasının gerekçesi Matta İncil'inde şu şekilde açıklanmaktadır:
«Ferisiler yaklaşıp, onu (Hz. İsa'yı) denemek için: 'Bir insanın herhangi bir sebeple karısını boşaması caiz midir?' diye ona sordular. İsa onlara şöyle cevap verdi: 'Okumadınız mı ki, Yaratan, başlangıçta onları erkek ve kadın olarak yaratmış ve demiştir ki: Bu nedenle, erkek babasını ve anasını bırakacak ve karısına bağlanacaktır; ve ikisi bir beden olacaktır. Böylece onlar iki değil, tek bir bedendirler. Öyle ise insan, Allah'ın birleştirdiğini ayırmamalıdır.' 'O halde niçin, dediler İsa'ya Musa bir kadını boşamak için ona bir boş kâğıdı verilmesini emretmiştir? İsa onlara şu cevabı verdi: 'Musa kalplerinizin katılığından ötürü karılarınızı boşamanıza izin verdi; ancak başlangıçta böyle olmamıştır. Oysa ben size diyorum ki, her kim, zina hali dışında karısını boşayıp bir başkasıyla evlenirse, zina etmiş olur.»136
c. Sünnet olma Yahudilikte mecburi iken Hıristiyanlıkta mübahtır.137
d. Cumartesi günü çalışmak Tevrat'ta yasak kılındığı halde İncil'de bu yasaklama neshedilmiştir.138
Görüldüğü gibi şeriatler arası, hatta bir şeriatın kimi hükümleri arasında neshi, elimizdeki Tevrat ve İncil de kabul etmektedir.
Üçüncü ve Dördüncü iddia
Yahudiler, Tevrat'ın emirlerinin kıyamete kadar kalıcı olduğunu iddia ederken Hıristiyanlar da İncil'in kıyamete kadar kalıcı olduğunu iddia ediyorlar.
Herşeyden önce bir kitabın yürürlükte kalabilmesi "için tahrifata uğramadan varlığını devam ettirmesi zorunludur. Tevrat'ta da, İncil'de de tahrifattan korunup muhafaza edileceklerine dair Allah'ın herhangi bir taahhüdü sözkonusu değildir.
Tesbit edebildiğimiz kadarıyla elimizdeki Tevrat'ta hükümlerinin kıyamete kadar kalıcı olduğuna dair bir bilgi mevcut değildir. Hatta Tevrat'ta Hz. Musa'dan sonra bir peygamberin geleceği ve ona ittiba edilmesi gerektiği anlatılmaktadır. Tevrat'ta aynen şöyle denilmektedir:
«Onlar için kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım; ve sözlerimi onun ağzına koyacağım, ve onlara emredeceğim herşeyi onlara söyleyecek. Ve vaki olacak ki, benim ismimle söyleyeceği sözlerimi dinlemeyecek adamdan ben intikam alacağım. O peygamber benim ona emretmediğim hiç bir sözü kendiliğinden söylemeyecektir. Çünkü böyle bir davranışın ne kadar ağır olduğunu o peygamber kesin olarak bilir.»139
İleride de göreceğimiz gibi sözkonusu edilen bu peygamber, Peygamberimiz Muhammed (s)'dir.
Bu konuda İncil'in ifadesi ise şöyledir: «Sanmayın ki ben Kutsal-Yasayı veya peygamberleri yıkmağa geldim; ben yıkmağa değil, tamamlamaya geldim. Çünkü, doğrusunu size söylüyorum, gök ve yeryüzü geçip gitmeden önce, herşey gerçekleşinceye kadar Kutsal-Yasanın bir harfi, bir noktası bile yok olmayacaktır. Onun için her kim bu emirlerden en ufağına karşı gelip, insanlara da öyle yapmayı öğretirse, Göklerin ülkesinde küçük olacaktır. Aksine her kim onları yerine getirir ve onları öğretirse, o, Göklerin ülkesinde büyük sayılacaktır.»140
Burada sözü geçen «Kutsal-Yasa»dan maksat, Tevrat'taki hükümlerdir. Metinden anlaşılan da budur. Ancak İncil'in bu sözünün geçerli olabilmesi için hem Tevrat'ın ve hem de İncil'in tahrifata uğramamış olması lazım. Çünkü sözkonusu edilen Yasanın günümüze kadar, hatta kıyamete kadar muhafaza edilmiş olması yani tahrifata uğramamış olması gerekir,
İkincisi, bu ifadelerin İncil'e ilave edilmiş olmasından emin olmamız için İncil'in de tahrifata uğramamış olması gerekir. Ama özellikle Tevrat açısından bunun büyük bir önemi vardır. Çünkü sözkonusu Kutsal Yasanın bir harfinin dahi değişikliğe uğramayacağından söz edilmektedir, -ileride delilleriyle anlatacağımız gibi- Tevrat tahrif edildiğine göre bu ifadenin Hz. İsa'ya ait olması düşünülemez.
Ama Kutsal-Yasadan maksat, Hz. Musa'ya inen On Emir ise bu sözler bir ölçüde doğrudur. Çünkü Tevrat'ın Çıkış bölümünün yirminci babında anlatılan on emirden cumartesi günü çalışmayı yasaklayan emir hariç diğerlerinin hepsi Kur'an'da da zikredilmektedir. Ancak bu şekilde kıyamete kadar bu Yasanın kalıcılığı gerçekleşmiş olmaktadır.
Beşinci iddia
Bu iddialarında kendinden önceki kitapları doğrulayıcı olan Kur'an'ın sözkonusu kitapların neshedicisi olamayacağı söylenmektedir.
Yukarıda da belirttiğiniz gibi Kur'an, kendinden önceki kitapların bütün hükümlerini ayrı ayrı neshetmiş değildir. Çünkü ilâhî şeriatlerin hepsinde inanç prensipleri aynı olup bir değişikliğe uğramazlar. Neshe medar olan meseleler, ahkâm meseleleridir. Bunların tamamının neshinden de söz edilemez. Bunlardan ancak belli bir kısmı nesh konusu olur. Ancak Kur'an'dan önceki kitapların tahrife uğramış olması fiilen mensûh olmalarına götüren bir neticeyi ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca belli bir dönem için gönderilmiş olan kitaplar, dönemlerinin son bulmasıyla -hükümlerinin bir çoğu yeni dönemde yürürlüğe giren kitapta mevcut olsa da- yürürlükten kalkarlar, neshedilirler.
Kur'an'ın onları doğrulayıcı olması, asıllarının ilahi olduğunu doğrulamasıdır. Yani önceki dönemlerde onlara uyanlann hak yolda olduklarını doğrulamaktır. Bugün elimizde mevcut olan şekilleriyle onları bir bütün olarak doğruladığını iddia etnek asla mümkün değildir. Çünkü Kur'an ile elimizdeki Tevrat ve İncil arasında bir takım çelişkilerin mevcudiyeti bir vakıadır. Nitekim Kur'an-ı Kerim de elimizdeki İncil ve Tevrat'ın tahrif edildiklerini bildirmektedir:
»Sözlerini tutmamaları sebebiyle onlan lanetledik ve kalblerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler. Kendilerine belletilenin bir kısmını unuttular.İçlerinden pek azından başkasının daima hainliklerini görürsün, onları affet vazgeç. Allah iyilik yapanları şüphesiz sever’141
Ayet Yahudilerden söz etmekte ve onların, kendilerine belletilenlerden bir kısmını unuttukları ifade edilmektedir. Hiç şüphesiz kendilerine belletilen Tevrat'tır. Bununla da kalmamış bazı kelimelerin yerlerini değiştirmişlerdir.
Müteakip âyette ise Hıristiyanlardan bahisle şöyle buyurulmaktadır:
Hıristivanlarız diyenlerden de kesin söz almıştık:onlar kendilerine belletilenin bir kısmını unuttula,.bu yüzden aralarına kıyamete kadar düşmanlık ve kin saldık. Allah yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.’142
Kuran, Hıristiyanların da kendilerine indirilen kitabı tam olarak muhafaza etmediklerinden bahsettikten sonra hem Yahudi ve hem de Hıristiyanlara şu çağrıda bulunmaktadır:
«Ey Kitab ehli! Kitap'tan gizleyip durduğunuzun çoğunu size açıkça anlatan ve bir çoğundan da geçiveren peygamberimiz gelmiştir. Doğrusu size Allah'tan bir nur ve apaçık bir Kitap gelmiştir.»143
Kur'an'da Ehl-i Kitab'tan bahisle yine şöyle buyurulmaktadır:
«Vay haline o kimselerin ki, Kitab'ı elleriyle yazıp, az bir paraya satmak için, 'bu Allah katındandır' derler. Ellerinin yazdığından ötürü vay haline onların! »144
Kelimelerin yerlerini değiştirmeleri, kendilerine belletilenin bir kısmını unutmaları ve kendi elleriyle yazdıklarını Allah'ın sözü olarak takdim etmeleri, kitaplarının tahrif edildiği anlamına gelmez, kitapları yanlış uyguladıkları anlamına gelir denecek olursa, o zaman yapılacak şey İncil ve Tevrat'ın bizzat incelenmesi olacaktır. Tahrif edilip edilmedikleri o zaman fiilen isbat edilmiş olacaktır.
İncil'in Tahrifi
Herşeyden önce bir çok İncil arasından seçilerek üçüncü asırdan itibaren Hıristiyanlar arasında itibar gören dört İncil ilâhî bir kitap üslûbunu taşımıyorlar. Hz. İsa'nın hatıraları ve birtakım vaazlarını ihtiva ediyorlar. Oysa Kur'an-ı Kerim, Hz. İsa'ya indirilmiş tek bir kitaptan bahsetmektedir145 İşte o tek olan İncil ortada yoktur. Hz. İsa'ya indirilen İncil'in, bir tek İncil olduğunu söyleyen yalnız Kur'an değildir. Markos İncil'inde de Hz. İsa'nın bir İncil'inin bulunduğundan bahsedilmektedir. Markos'taki ifade aynen şöyledir: «Yahya zindana atıldıktan sonra, İsa, Allah'ın Müjdesini yayarak, Celile'ye geldi.»146
Metinde geçen "Allah'ın Müjdesi" ifadesiyle Hz. İsa'ya indirilen İncil kastedilmiş olmalıdır. Çünkü "İncil"in sözlük anlamı "müjde"dir. Hz. İsa'nın yaydığı "Müjde"nin tamamı bugün elimizde mevcut değildir. Müelliflerinin ismini taşıyan İncillerde "Müjde"den ne kadar iktibaslar mevcutsa ancak o kadarı günümüze kadar muhafaza edilebilmiştir ki onları da mevcut İncillerden ayıklayıp çıkarmak âdeta imkânsızdır.
Kur'an'ın peygamberlere bakışı ile mevcut İnciller'in Hz. İsa'ya bakışları arasında mukayese kabul etmeyecek farklar vardır. Kur'an, peygamberlerin birer beşer olduklarını sık sık vurgular. Mevcut İncillerde ise Hz. İsa bir beşer değil, bir ilah olarak takdim edilmektedir. .
Kur'an'da peygamberimiz Muhammed (s) hakkında kullanılan ifadelerden bir kaçı:
"De ki: Ben peygamberlerden bir türedi değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum ve ben apaçık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim.»147
«De ki: Ben de sizin gibi bir insanım. »148
«De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben sadece elçi olarak gönderilen bir insan değil miyim?»149
«De ki: Ben size, Allah 'in hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem; size ben meleğim de demiyorum.»150
Ve işte Hz. İsa hakkında elimizdeki İncillerin söyledikleri:
«Yahudiler, onu taşlamak için, yine yerden taş topladılar. Fakat İsa onlara şöyle dedi: Size pederimden gelen bir çok iyi işler gösterdim. Bu işlerden hangisi için beni taşlıyorsunuz? Yahudiler ona: Seni, diye cevap veriler, iyi bir işten ötürü değil, küfür yüzünden taşlıyoruz, çünkü sen, bir insan olduğun halde, kendini Allah yapıyorsun. İsa onlara şu cevabı verdi: Yasanızda: Ben dedim ki, sizler ilahlarsınız, diye yazılmış değil midir? Demek ki, Yasa, Allah'ın sözünün kendilerine gönderildiği kimseleri, ilahlar diye adlandırmaktadır. Ve kimse Kutsal Kitabı ortadan kaldıramaz. Allah'ın oğluyum dediğim için, Pederin takdis edip dünyaya gönderdiği kimseye siz kalkıp: Sen küfrediyorsun, diyorsunuz. Eğer pederimin işlerini yapmıyorsam, bana iman etmeyin. Ama yapıyorsam, bana iman etmeseniz bile, işlere iman edin. Böylece öğrenecek ve bileceksiniz ki, Peder bendedir ve ben de Pederdeyim.»151
Şu elimizdeki İncil'e bakın ki, bir peygambere kendi dilinden ilah olduğunu söyletiyor! "Peder bendedir ve ben Pederdeyim" dedirtiyor. Hz. İsa hakkında "Allah'ın oğlu", "Insan-oğul", "Rab" gibi ifadeler kullanan bu İncillerin Allah tarafından gönderilen İncil olmadıkları açıktır.
Kur'an-ı Kerim'de diğer peygamberlerden bahsedilirken genelde isimleri zikredilerek onlardan söz edildiği halde Hz. İsa'dan bahsedilirken "Meryem oğlu İsa" ifadesinin özellikle vurgulanmasının sebeplerinden biri de herhalde İncillerdeki bu tahrifata dikkat çekmek içindir.
İncil Hz. İsa'nın ilahlığmı iddia ederken Kur'an onun hakkında şöyle buyurmaktadır: ,
«Ve yine Allah demişti ki: Ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara: 'Ben ve annemi, Allah 'tan başka iki ilah edinin' dedin? Hâşâ, dedi, sen yücesin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin, sen benim nefsimde olanı bilirsin. Ben senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gaybleri bilen yalnız sensin, sen.»152
Mevcut İncillerde bir yerde iddia edilenin başka bir yerde tam tersi iddia edilebilmektedir. Meselâ bir yerde, «eğer ben kendi kendime tanıklık edersem, tanıklığımın bir değeri yoktur»153 denilirken başka bir yerde: «Her ne kadar kendi kendime tanıklık ediyorsam da tanıklığımın kabulü gerekir»154 denilmektedir. Allah'tan indirilmiş bir kitapta bu tür çelişkiler bulunamaz.
Yine Hz. İsa'nı'n soy kütüğü verilirken Matta İncil'inde Hz. İbrahim'e ulaşıncaya kadar otuz dokuz baba sayılırken Luka İncil'inde ellinin üzerinde babadan bahsedilmektedir.155
Kur'an-ı Kerim, Hz. İsa'nın asılmadığını söylediği halde156 eldeki İnciller onun asıldığını iddia etmektedir.157 Hatta asılmak üzereyken Hz. İsa'nın: «Allah'ım,! Allah'ım beni niçin bıraktın" dediğini iddia ederler.158
Mevcut İncillerin tahrif edildiklerine dair daha pek çok delil nakletmek mümkün. Konuyu uzatmamak için Tevrat'ın tahrif edildiğini gösteren delillere geçelim.
Tevrat'ın Tahrifi
Bugün elimizde bulunan Tevrat'ın da tahrif edildiğine dair deliller pek çoktur. Hz. Musa'nın levhalar şeklinde aldığı ve Yahudilere dikte ettirdiği Tevrat, bugün elimizde bulunan Tevrat değildir.
Tevrat Hz. Musa'ya indiği halde bugün elimizde bulunan Tevrat Hz. Musa'nın mezarından bahsetmekte hatta Hz. Musa'nın mezarının kaybolduğundan söz etmektedir. Tevrat'ın bu konudaki ifadeleri aynen şöyledir:
«Ve Rabbin sözüne göre, Rabbin kulu Musa orada, Moab diyarında öldü. Ve Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki derede onu gömdü. Fakat bugüne kadar kimse onun kabrini bilmez. Ve Musa öldüğü zaman yüz yirmi yaşında idi; gözü zayıflamadı ve kuvveti eksilmedi. Ve Israiloğullan Moab ovasında otuz gün Musa'ya ağladılar. Ve Musa için yas ağlama günleri tamam oldu.»159
Bu ifadelerin sonradan Tevrat'a ilave edildiği açıktır. Halbuki Tevrat'tanmış gibi nakledilmektedir. Tevrat'a bu tür ilavelerin sonradan sokuşturulduğuna dair bir malumat bulunmadığına göre başka ilave ya da çıkarmaların bulunmadığından nasıl emin olabiliriz?
Bugün elimizde bulunan Tevrat'ın ifade üslûbundan da tahrif edilmiş olduğunu anlıyoruz. Meselâ Tevrat'ın bir çok yerinde "Rab, Musa'ya şöyle şöyle yapmasını söyledi" denilmektedir. Belli ki vakaları nakleden üçüncü bir şahıs vardır. Bu nakilleri kimin yaptığı da Tevrat'ta zikredilmemektedir.
Yine Tevrat'ta Allah'ın Âdem'i yaratmaktan dolayı pişmanlık duyduğu anlatılmaktadır.160 Oysa pişmanlık, gelecekte ne vukubulacağını bilmeyen ya da hevasına hakim olamayıp sonradan tasvip etmeyeceği şeyleri yapan hakkında sözkonusu olabilir.
Bugün elimizde bulunan Tevrat, Allah'ı bir insan şeklinde nitelemektedir. Meselâ mevcut Tevrat'a göre güya Allah Hz. Musa'ya bir ev yapmasını emretmiş ve Allah'ın kendisi de o evde onlarla beraber oturacakmış. Hz. Musa Allah'ın emrettiği şekilde o evi inşa ettirmiş Allah da gelip Israiloğullarıyla birlikte o evde oturmuş.161
Allah'ı bir insan şeklinde niteleme Tevrat'ın bir çok yerinde vardır. Meselâ Âdem kıssasında şöyle denilmektedir:
«Ve günün serinliğinde bahçede gezmekte olan Allah'ın sesini işittiler, ve adamla karısı Rab Allah'ın yüzünden bahçenin ağaçları arasına gizlendiler.
Ve Rab Allah adama seslenip ona dedi: Neredesin? Ve o dedi: Senin sesini bahçede işittim ve korktum, çünkü ben çıplaktım, ve gizlendim: Ve dedi: Çıplak olduğunu sana kim bildirdi? Ondan yeme diye sana emrettiğim ağaçtan yedin mi?»162
Burada anlatılanlara göre Allah, Âdem'in yaptıklarından haberdar değildir. Günün serinliğinde bahçede gezinirken (!) olaydan haberdar omuştur!
Yukarıda da değindiğimiz gibi mevcut Tevrat'a göre Hz. Yakup Allah'la güreşmiş ve ızun müddet süren bu güreş sonucunda Allah'ı yenmişti.163
Tevrat'ın peygamberlere bakışı da sağlıklı bir bakış değildir. Elimizdeki Tevrat'a göre Hz. Lût iki kızıyla zina etmiştir.164 Yahudilerin kutsal saydıkları diğer kitaplarda da peygamberler hakkında bu tür iftiralar vardır, "İkinci Samuel" isimli kitaplarında Hz. Davud'un, bir komutanın karısına âşık olduğu ve bu komutanı savaşa göndererek ölümüne sebep olduğu, öldürülmesinden sonra da karısıyla evlendiği anlatılmaktadır.165
Tevrat'tan yapmış olduğunuz bu nakiller, bugün elimizde bulunan Tevrat'ın ilave ve tahriflerle dolu olduğunu açıkça göstermektedir. «Vay haline o kimselerin ki, Kitabı elleriyle yazıp az bir parayı satmak için, 'bu Allah katındandır' derler. Ellerinin yazdığından ötürü vay haline onların! Kazandıklarındın ötürü vay hallerine onların! »166
Bütün bu anlattıklarınızdan anlaşılıyor ki, Kur'an'ın kendinden önceki litapları doğrulaması, bugün elimizde mevcut olan Tevat ve İncil'i doğrulaması anlamına gelemez. Kaldı ki bu halleriyle onları doğrulaması bile, onların bugün de geçirli oldukları ve onlarla amel edenlerin kurtuluşa ereıekleri demek değildir. Çünkü geçmiş kitaplar, dönenlerini doldurmuş ve Kur'an'la yürürlükten kaldırılmşlardır.
Bugünkü Tevrat ve İncil'e Uymanın Hükmü
Tevrat ve İncil tahrif edildiklerine göre Kur'an-ı Kerim'in, Yahudilerin kendi aralarında Tevratla hükmetmelerini, Hıristiyanların da İncil ile hükmetnelerini istemesini nasıl izah edebiliriz? Çünkü Kur'an'da şöyle buyuruluyor:
«İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken seni nasıl hakem yapıyorlar da sonra (senin verdiğin hüküm işlerine gelmeyince) dönüyorlar? »167
Hıristiyanlar hakkında da şöyle buyuruluyor:
«İncil sahipleri Allah'ın onda indirdiğiyle hükmetsinler. Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler yoldan çıkmışlardır.»168
Bu ifadeler, ne Tevrat ve İncil'in tahrif edilmediklerini ve ne de onlarla amel edenlerin ebedî kurtuluşa ereceklerini gösterir.
Ayetleri siyakı içerisinde değerlendirmemiz gerekir. Bu âyetlerden önceki âyetlerde Yahudilerden sammiyetsiz bazı kimselerin muhakeme olmak üzere Peyganberimize müracaat etme isteğinde olduklarından bahsedilir. Bunlara yine Yahudilerden bir takım telkinlerdi bulunanlar vardır: Muhammed size şöyle derse hükmünü kabul edin, değilse hükmünü kabul etmeyin, diye.
Yüce Allah onların samimi olmadıklarını vırguladıktan sonra Peygamberimizi, onları muhakeme etme konusunda serbest bırakmaktadır: İstersen aralarında hükmeder, istersen hükmetmezsin. Ama hükmedecek olursan adaletle hükmet, demektedir.
Yukarıya alıntıladığımız âyetlerden Yahudilerle ilgili olanında anlatılmak istenen şudur: Madem senin vereceğin hüküm konusunda tereddütleri var; istedikleri şekilde hükmedersen kabul edecekler, değilse kabul etmeyecekler. Yahudi olduklarına göre kendi kitaplarına uysunlar, onunla hükmetsinler. Ama aslında onlar ona da samimi inanmıyorlar ya!
Görüldüğü gibi âyet özel bir durumu anlatmaktadır. Muhakeme olmak üzere geldikleri meseleyle ilgili Tevrat'taki hüküm, tahrif edilmemiş hükümlerdendir. Ayet bu özel durumu anlatmakla birlikte her zaman geçerli olan hukukî bir kaideyi de sözkonusu etmektedir. Şöyle ki: İslâm'ın hakim olduğu bölgelerde yaşayan Yahudi ve Hıristiyanlar, kendi aralarında cereyan eden meselelerde, dilerlerse müslüman mahkemelere müracaat eder ve İslâmi hükümlerle muhakeme olurlar; dilerlerse kendi kitaplarıyla yani Tevrat ve İncil'le muhakeme olurlar. Bu, onlann tabiî bir hakkıdır. Yalnız bu konuda değil, diğer hususlarda da Kur'an, 'insan haklarını' gözetir. Değişik inanç sahiplerine baskı yapmaz. Kendi aralarında inançları uyannca muhakeme olmalarına müsaade eder.
Hıristiyanlann İncil ile hükmetmelerini bildiren âyet de, aynı şekilde Hıristiyanların kendi aralarında İncil ile muhakeme olmalarına müsaadenin bulunduğunu, bunun, onlann tabiî bir hakkı olduğunu bildirmektedir.
İslâm, inanç konusunda kimseyi zorlamaz. Zor kullanarak "şu dini terkedip şuna uyacaksın" demez. Tanıdığı bu inanç hürriyetinin bir gereği olarak da, her din mensubunu, kendi dininin emir ve yasaklanna uymakta serbest bırakır, hatta kendi dinine göre muhakeme olmak isterse bu konuda ona yardımcı olur. Değilse, inanç hürriyetinin bir anlamı kalmaz.
Eğer bu âyetler, mevcut Tevrat ya da İncil'e uymanın Allah'ın bir emri olduğunu ve onlara uymanın ebedî kurtuluşu sağlayacağını anlatmış olsaydı, Peygamberimiz onları İslâm'a davet etmezdi.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Tevrat ve İncil tahrife uğramamış olsalardı yine onlara uymak ebedî kurtuluşu sağlamazdı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
«Andolsun, senden önce de elçiler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah'ın izni olmadan hiç bir peygamber bir âyet (mucize) getiremezdi. Her ecelin kitabı vardır. Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır; Ummu'l-Kitab O'nun katındadır.’169
»Her ecelin kitabı vardır» yani her dönem için bir şeriat vardır. O dönemde o şeriatın hükümleri geçerlidir ve o dönemde o şeriate uyma zorunluluğu vardır. O dönem geçtikten sonra Allah o şeriatı yürürlükten kaldırır ve başkasını onun yerine yürürlüğe koyar.
Peygamberimiz Muhammed (s)'in gelişinden sonraki dönem, artık Kur'an'ın dönemidir. Diğer kitaplar ecellerini doldurmuş ve yürürlükten kaldırılmışlardır.
Ayrıca Hz. Muhammed (s)'i peygamber olarak kabul edip onun getirdiklerine uymak, Tevrat'ın da İncil'in de emirlerinin bir gereğidir. Çünkü her iki kitap da Hz. Muhammed'in geleceğini haber vermişlerdir.
Tevrat'ın Tesniye bölümünde şöyle denilmektedir:
«Onlar için kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım; ve sözlerimi onun ağzına koyacağım, ve onlara emredeceğim her şeyi onlara söyleyecek. Ve vaki olacak ki, benim ismimle söyleyeceği sözlerimi dinlemeyecek adamdan ben intikam alacağım. O peygamber benim ona emretmediğim hiç bir sözü kendiliğinden söylemeyecektir. Çünkü böyle bir davranışın ne kadar ağır olduğunu o peygamber kesin olarak bilir.»170
Yine aynı bölümde şöyle denilmektedir: «Beni ilâh olmayan şeylerle kıskandırmak ve aslı astarı olmayan şeylere tapmakla öfkelendirmek istediler. Ben de kavimlerinden olmayan cahil bir kavimden çıkarıp göndereceğimle onları öfkelendireceğim.»171
Bu cahil kavim Araplardır. Çünkü o zaman Araplar en bilgisiz, en iptidaî bir kavimdi. Şeriat ve medeniyet hakkında bir bilgileri yoktu. Yahudiler onlara ümmî -okuma yazma bilmez cahil kavim- ismini vermişlerdi.
Hz. İsa da, Tevrat'ta kendisinden zikredildiğinden bahsederek Tevrat'a inananların kendisine uymaları gerektiğini söylemiştir. Yuhanna İncil'inde şöyle denilmektedir
«Sanmayın ki Pederin önünde sizi suçlayacak benim; sizi suçlayacak olan, kendisine umudunuzu bağlamış olduğunuz Musa'dır. Eğer siz Musa'ya iman etmiş olsaydınız, bana da iman ederdiniz; çünkü o benim hakkımda yazmıştır. Fakat onun yazdıklarına iman etmezseniz, benim sözlerime nasıl iman edeceksiniz?»172
Aynı şekilde Peygamberimiz Hz. Muhammed de Hz. İsa tarafından müjdelenmiştir. Yuhanna İncil'inde Hz İsa'nın şöyle dediği nakledilmektedir: «Fakat şimdi ben: gönderene gidiyorum ve aranızda hiç biriniz bana Nereye gidiyorsun? diye sormuyor. Bunları size söylediğim için kalbinizi keder kapladı. Bununla beraber size gerçeği söylüyorum: Benim gitmem sizin için hayırlıdır. Çünkü gitmezsem size yardımcı gelmeyecektir, ama gidersem onu size göndereceğim. O gelince günah, doğruluk ve yargı konusunda dünyayı ikna edecektir.»173
Başka bir yerde de şöyle demektedir: «Beni seviyorsanız emirlerimi yerine getirirsiniz. Ben de Pedere yalvaracağım; o size, ebediyete kadar sizinle kalacak bir yardımcı verecektir.»174
Görüldüğü gibi gerek Tevrat, gerekse İncil Peygamberimiz Muhammed (s)'in geleceğini haber vermiştir. O halde Hz. Muhammed'i peygamber olarak bilmek ve tebliğ ettiklerine uymak, Tevrat ve İncil'in de âmir hükümleridir.
Burada şöyle bir itiraz akla gelebilir: Siz hem Tevrat ve İncil'in tahrif edildiklerini söylüyorsunuz, hem de mevcut Tevrat ve İncillerden nakiller yaparak bir takım sonuçlara varmak istiyorsunuz. Bu bir çelişki değil midir?
Biz bu kitapların tahrif edildiklerini söylerken baştan sona tahrif edildiklerini, tamamen uydurma mahsulü olduklarını söylemiyoruz. Hele bu kitaplarda anlatılanları Kuran da doğruluyorsa mesele tamamen değişir. Nitekim Kur'an-ı Kerim de Hz. Muhammed'in geçmiş kitaplarda müjdelendiğini, Ehl-i Kitab'ın, gerçekte Hz. Muhammed'in bir peygamber olduğunu bildiklerini haber vermektedir:
"Kendilerine kitap verdiklerimiz onu öz oğullarını tandıklan gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grub bile bile gerçeği gizlerler.»175
O halde Hz. Muhammed (s)'in peygamberliğine inanmak, Tevrat ve İncil'in de bir emridir. Ancak Ehl-i Kitab'ın, 'Muhammed'in bir peygamber olduğunu kabul ediyoruz' deyip Tevrat ve İncillere uymaya devam etmeleri onlar için ebedî kurtuluşu sağlamaz.
Bazıları Bakara sûresindeki:
»İman edenlerle Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiiler (bunlardan) her kim, Allah'a ve âhiret gününe inanır; salih amel işlerse elbette onlara, Rableri katında mükâfat vardır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.»176 âyetini delil göstererek Yahudiler Tevrat’la, Hıristiyanlar da İncil'le amel ederlerse ebedî kurtuluşu yani cenneti hak edeceklerini söylerler.
Derler ki: Âyette üç unsur zikredilmiştir: Allah'a iman, âhirete iman ve bir de salih amel. Kim zikredilen bu üç hususu kendinde cem ederse ebedî kurtuluşu hak etmiştir.
Herşeyden önce şunu belirtelim ki, Kur'an'dan bir ayet alıp Kur'an'ın o konuyla ilgili diğer âyetlerini hesaba katmadan sonuca varmak doğru değildir. Sağlıklı bir sonuca varabilmek için konuyla ilgili diğer âyetler de hesaba katılmalıdır. Olur ki bir âyette meselenin bazı unsurları zikredilmiş, diğer bir âyet veya âyetlerde ise meselenin diğer unsurları zikredilmiştir.
Meselâ, "Ey iman edenler; Allah'a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman ediniz. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarım, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkar ederse tam manasıyla sapıtmıştır.»177 âyeti, yukarıdaki âyette sözkonusu edilen iman unsurlarına yenilerini ilave etmektedir.
O halde yukarıdaki âyet, konuyla ilgili unsurlardan sadece bazılarını ihtiva etmektedir. Eğer bu konuda bir sonuca varmak istiyorsak, konuyla ilgili bütün âyetleri, Kur'an'ın bütünlüğü ve sistematiği içerisinde ele almalıyız.
Yüce Allah Ehl-i Kitab'tan bahisle şöyle buyurmaktadır:
«Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yolu bulmuş olurlar. Şayet yüz çevirirlerse, mutlaka anlaşmazlık içine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O, işitendir, bilendir.»178
Bu âyetten de anlaşıldığı gibi Ehl-i Kitab olsun, başkaları olsun, ebedî kurtuluşa ermeleri için, Kur'an'da anlatılanların tamamına iman etmeleri gerekir.
Muhammed (s), insanlığın tamamına gönderilmiş bir peygamberdir, inanılacak şeyler konusunda getirdiklerine iman etmek zorunlu olduğu gibi diğer hususlarda getirdiği talimatlara da uymak gerekir. Yüce Allah Ehl-i Kitab'a hitaben şöyle buyurmaktadır:
»De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinizi, göklerin ve yerin sahibi Allah'ın elçisiyim. Ondan baskı tanrı yoktur. O, diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah'a, O'nun ümmî Rasulüne iman edin. Zira O da Allah'a ve O'nun kelimelerine gönülden iman etmiştir. Ona uyun ki, doğru yolu bulasınız.»179
O halde Yahudi ve Hıristiyanların nazarî olarak Hz. Muhammed'in peygamberliğine inanmaları onları kurtarmaz; doğru yolda olabilmeleri için ona tabi olmaları gerekir. Başka bir âyette de şöyle buyurulmaktadr: »Ondan önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da iman ederler. Onlara (Kur'an) okunduğu zaman, 'ona iman ettik. Çünkü o, Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman idik' derler, işte onlara, sabretmelerinden ötürü mükâfatları iki defa verilecektir.»180 Mevcut Ehl-i Kitab'tan kurtuluşa erecek olanlar, îşte bunlardır; Kur'an'a iman eden ve onun tebliğatıyla amel edenlerdir.
Görüşlerine delil olarak ileri sürdükleri âyet, Yahudi ve Hıristiyanların kendi kitaplarıyla amel ettikleri takdirde kurtuluşa ereceklerini söylemiyor. Tevbe kapısının onlar için de açık olduğunu; Allah'a ve âhiret gününe samimi olarak iman etmeğe, salih amel işlemeğe davet ediypr. Böyle davrandıkları takdirde cennete gireceklerini söylüyor. Ancak Allah'a iman, O'nun indirdiği Kur'an'a, gönderdiği peygambere iman etmeyi ve getirdiği talimata göre amel etmeyi de gerektirir.
Muhammed (s)'in gelişiyle önceki dinlerin hükmü artık kalkmıştır ve kurtuluş yolu, onun tebliğ ettiği İslâm dinidir:
"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden kabul edilmeyecek ve o, âhirette kaybedenlerden olacaktır.»181
Âyet, Hz. Muhammed (s)'in gelişinden sonra kabul edilecek dinin, sadece onun getirdiği tebligattan oluşan din olduğunu anlatmaktadır. Çünkü âyet, Ehl-i Kitab'ın sapmalarını ve onları Muhammed(s)'e inanmaya ve onun peşinden gitmeye daveti konu alan Alu Imrân sûresinde geçmektedir. Sûrenin başından itibaren bu âyete gelinceye dek sûre tamamen Ehl-i Kitab'ı ilgilendirmektedir. Onların hak yoldan sapmaları anlatılmakta ve Muhammed (s)'in getirdiği dinin hak olduğu; ona tabi olmaları gerektiği anlatılmaktadır. Sûrede, bu âyetten önce zikredilen ve konumuz açısından dikkat çeken iki âyet vardır:
Bu âyetlerden birincisi:
"De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. ' »182
Âyet, Ehl-i Kitab'a hitap etmekte ve Allah'ın sevgisini kazanabilmelerinin, ancak Muhammed (s)'e tabi olmalarıyla mümkün olacağını anlatmaktadır. Hz. Muhammed'e tabi olmak, ona inanmanın yanı sıra tebligatının tamamına uymayı da gerektirir.
İkinci âyet ise:
»Allah, peygamberlerden söz almıştı: 'Bakın, size kitap ve hikmet verdim, sonra yanınızda bulunan kitapları doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve ona mutlaka yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?'demişti. 'Kabul ettik' dediler. 'O halde şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım' dedi»183
Âyet, peygamberlerinin dili üzere Ehl-i Kitab'tan söz alndığını; Muhammed (s) geldiğinde ona tabi olacaklarına ve ona destek olacaklarına dair söz vermiş sayıldıklarını anlatmaktadır. İşte kendilerinden alınan bu söz gereğince onlar, Muhammed (s), peygamber olarak gönderildiğinde ona tabi olmak ve onu desteklemek mecburiyetindeler. Allah'a teslim olmanın gereği budur.
Bu nedenle yukarıdaki âyette sözkonusu edilen ve kabul edilmesi gereken dinin İslâm olduğu söylenirken bununla Muhammed (s)'in tebligatından oluşan "islâm dini"dir.
Günümüzde mevcut dinler arasında islâm dini olmakla isimlendirilebilecek tek din vardır ve o da Muhammed (s)'in tebliğatının toplamıdır. "Bugün size dininizi ikmal ettim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladın. Ve din olarak sizin için İslâm'ı seçtim.»184 âyeti bu hısusu açıkça ifade etmektedir. Demek ki Kur'an'ın tebliüğtı, daha önceki kitapların tebliğatını tamamlamakta ve daha önceki tebliğatları İslâm olarak isimlendiriliyorsa da bundan böyle tamamlanmış şekline İslâm denilecektir. Başka bir ifadeyle önceki kitaplara kendi dönemlerinde onlara teslim olmak İslâm ise, Kur'an'ın inişinden sonra Kur'an'a teslim olmak İslâm'dır.
Araf sûresinde de, kurtuluşa erecek Ehl-i Kitab'ın, Mıhammed (s)'e inanan, emrettiklerini emir, yasak ettiklerini de yasak bilen ve tüm hususlarda ona tabi olanların olduğu açıkça anlatılmaktadır:
»Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî peygambere -Muhammed'e- tabi olurlar. O (Peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten men eder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar... üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlanndaki zincirleri kaldırıp atar. Ona inanan, destekleyerek ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla beraber indirilen nura tabi olanlar, işte kurtuluşa erenler onlardır.»185
Hz. Muhammed (s) sadece müşrikleri değil, Ehl-i Kitab'ı da kendisine iman etmeye ve tebliğ ettikleriyle amel etmeye çağırmıştır. Hatta İslâm'a girmez; Muhammed (s)'in tebliğatına uymazlarsa kendileriyle yapılacak savaş sonucunda cizye vermek mecburiyetinde kalırlar.
»Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Rasulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.»186
SONUÇ
Belli bir dönem için gönderilmiş olan kitaplar, dönemlerinin son bulmasıyla yürürlükten kalkarlar, yani nesholunurlar. Bu anlamda Kur'an kendinden öceki kitapları neshetmiştir.
Kur'an'ın, Tevrat ve İncil'i neshetmesi sözkonusu olmasaydı bile bu kitaplar tahrife uğradıklarından onlarla amel etmek, mahza Allah'ın emirleriyle amel tmek anlamına gelmez.
Nesh, Kur'an'ın gönderilmesiyle gündeme gelmiş bir mesele değildir. Önceki şeriatler arasında da nesh sözkonusu olmuştur. Nitekim bazı emirlerin neshi, bugün elimizde bulunan Tevrat ve İncillerde de anlatılmaktadır.
Neshin bedâ ile bir ilgisi yoktur. Allah katında önceen bilinen bir planlamadır.
Kur'an'ın kendinden önceki kitapları doğrulaması, onları neshetmediği anlamına gelmez. Bu kitapların asıllarının ilâhîliğini ve dönemlerinde geçerli olduklarını doğrulamak anlamına gelir.
Günümüzde ebedî saadete ermenin yolu, Hz. Muhammed'e peygamber olarak inanmak ve tebliğatıyla amel etmekten geçer. Aynca bu tebligata uymak, Tevrat ve İncil'e inanmanın da bir gereğidir. Çünkü her peygamber, kendinden sonra gelecek peygamberi müjdelemiş ve etbaına kendinden sonra gelecek peygambere tabi olmalarını emretmiştir.
Dipnotlar:
113. 42 Şûra, 13.
114. Bir şeriatın yürürlükten kaldırılarak yerine başka bir şeriatın yürürlüğe konulmasını 'nesh' kelimesi yerine 'tebdil: değiştirme' kelimesiyle ifade etmek belki daha isabetlidir. Ne var ki 'nesh' kelimesi daha yaygın ve meşhurdur. Biz de bu sebeple 'nesh' kelimesini kullandık.
115. 13 Ra'd, 38-39. Ferrâ, âyetin; «Her ecelin kitabı vardır» kısmında takdim-te'hir bulunduğunu söyler. Buna göre âyetin meali şöyledir -Her kitabın eceli vardır.» (Bkz. Maâni'l-Kur'an, ü. 65-66). Âyette takdim-te'hir bulunmuş olsun veya olmasın, âyetin anlamını etkilememektedir.
Müfessirlerin bir çoğu âyetin kaderle ilgili olduğunu söylerler. s Yani peygamberin mucize getirmesi önceden tesbit edilmiş bir kadere bağlıdır. Kaderde mucizenin ne zaman geleceği belirlenmişse o zaman mucize vukubulur. Haddizatında bu yoruma göre de âyet, rİsaletlerin belirlenmiş sürelerde geçerli olduklarına işaret etmektedir.
116. Sözü uzatmamak için bu bölümde aynı âyetleri tekrar sözkonusu etmek istemiyoruz. Dileyen birinci bölüme müracaat etsin.
117. 4 Nisa, 79.
118. 7 Araf, 158.
119. 34Sebe',28.
120. 25 Furkan, 1.
121. 68 Kalem, 52.
122. 8lTekvîr,27.
123. 69 Hakka, 40-47.
124. İbnu Fâris, Mu'cemu Makaylsi'l-Luğa, ilgili madde.
125. 39Zümer, 47.
126. 12 Yûsuf, 35.
127. 6 Enam, 59.
128. Bkz. Tevrat, Tekvin, üçüncü bab.
129. Bkz. Tevrat, Çıkış 16/25-30.
130. Tevrat'ta Cumartesi günü çalışmanın yasakhğı o kadar şiddetlidir ki bu yasağa uymayanlar, maymun şeklinde dönüştürülmüşlerdir. (Bkz. 2 Bakara, 65).
131. Bkz. Tevrat, Levililer, ikinci bab. Budur Kur'an'daki şu âyetten de anlaşılmaktadır: »Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram ettik. Sırtlarının yahut bağırsaklarının taşıdığı ya da kemiğe karışan yağlar hariç sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık. Böylece onları zulümleri yüzünden cezalandırdık.» (6 Enam, 146).
132. Tevrat, Tekvin 32/22-32. Mevcut Tevrat'taki bu garip hikâye, Hz. Yakub'un Allah'la güreşip O'nu yendiğini anlatmaktadır.
133. Tevrat Tekvin, 22/1-2.
134. Tevrat Çıkış, 32/21-33.
135. Tevrat Tes niye, 24/1-2.
136. Matta 19/3-9; Luka, 16/18.
137. Tekvin 2V4, Levililer 12/3.
138. Bkz Markos2/23-28;Matta 12/1-8;Luka6/1-5. Kuran-ıKerim'de de, Hz. İsa'nın gönderiliş sebebi, Hz İsa'nın dili üzere söyle ifade ediliyor: «Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmam için gönderildim.» (3 Âlu Imrân, 50).
139. Tesniye 18/18-20.
140. Matta 5/17-20.
141. 5 Maide, 13.
142. 5 Maide, 14.
143. 5 Maide, 15.
144. 2 Bakara, 79.
145. Bkz. 3 Âto Imrân, 3,48,65.
146. Markos 1/14.
145. Bkz. 3 Âlu îmrân, 3, 48, 65.
146. Markosl/14.
147. 46 Ahkaf,9.
148. 18 Kehf, 110.
149. 17 lsra, 93.
150. 6 Enam, 50.
151. Yuhanna 10/31-38.
152. 5 Maide, 116.
153. Yuhanna8/31.
154. Yuhanna8/14.
155. Bkz. Matta, birinci bölüm; Luka, üçüncü bölüm.
156. 4 Nİsa, 157.
157. Matta, yirmi yedinci bölüm; Markos on beşinci bölüm; Luka yirmi üçüncü bölüm; Yuhanna on dokuzuncu bölüm.
158. Aynı bölümler.
159. Tesniye 34/5-8.
160. Tekvin 6/6-7.; 161. Çıkış 25 ve devamı.
162. Tekvin 2/8-11; 163. Tekvin 32/22-32.
164. Tekvin 19/30-38.; 165. Yahudilerin kutsal saydıkları îkinci Samuel isimli bölüm.
166. 2 Bakara, 79.
167. 5 Maide,43.
168. 5 Maide,47.
169. 13 Ra'd, 38-39. 160
170. Tesniye 18/18-20.
171. Tesniye 32/21.
172. Yuhanna 5/45-47.
173. Yuhanna 14/15-16.
174. Yuhanna 16/5-8.
175 2 Bakara, 146.
176 2 Bakara, 62.
177. 4 Nisa, 136.
178. 2 Bakara, 137.
179. 7 Araf, 158.
180. 28 Kasas, 52-54.
181. 3 Alu İmrân, 85.
182. 3 Alu İmrân, 31.
183 3 Alu İmrân, 81.
184 7 Araf, 157.
185. 5 Maide, 3.
186. 9 Tevbe, 29
Kaynak: Kuran’ın Anlaşılmasında İki Mesele, Prof. M. Sait Şimşek, Yöneliş Yayınları. |