|
Yaratılış gayesini kısa ve öz bir şekilde ele alan bir yazı.
İnsanları ve cinleri ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım. (51/Zariyat Süresi, 56. ayet)
O davranış/amel bakımından hanginizin daha iyi olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (67/Mülk Suresi, 2. ayet)
1. Giriş:
İslam’ın insanla ilgili temel düşüncesi, insanın yeryüzünde denenmekte olduğudur. Denenme, Kur’an’a göre, insanoğlunun yeryüzündeki serüveninin adıdır. Denenmenin zorunlu sonucu, kazanma veya kaybetme, dolayısıyla ödüllendirilme veya cezalandırılmadır. Ahiret hayatı, işte bu denenme dolayısıyla vardır. İman konuları zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır. Allah à Peygamber à Ahiret. Bu üç inanç esası biri diğerini gerektirdiğinden tek bir hakikattır.Mademki Allah var ve kendini peygamberlere vahiy göndererek tanıtıyor, o halde bunun bir de amaç ve hedefi olmalıdır. O hedef ahirettir.
Bu kısa fakat büyük hakikatleri ifade eden yukarıdaki ayetler, kainatın en büyük gerçeklerinden bir gerçeği ifade ediyorlar. İnsanın yaratılış gayesi/amacı bir vazife/görev halinde ortaya çıkıyor: kulluk görevi. İnsanın hayatındaki tek hedefi Allah’a boyun eğmek, kulluk bilinciyle yaşamaktır. İnsan asıl kıymetini bu yüce hedeften alıyor. Amacına uygun hareket etmiyen bir insan, amacının tersine işleyen bir makina gibi, amacını yerine getirmeyen bir araba, bilgisayar vd. eşyaların gördüğü değeri görür.
Bu ayetlerin vicdanlarda gerçek manada yer etmesi durumunda bütünüyle yeryüzündeki hayatın çehresini değiştirmesi mümkündür.
Bunca hassas dengeler üzerine kurulu kainat:
1. tesadüfen olmadığı gibi
2. başı boşta bırakılmamıştır.
Allah hiçbir şeyi gayesiz yaratmaz, veya abes olsun diye, zaman geçirmek için ya da eğlence için yaratmaz. Eğlenmek için yaratmak Allah’ın yüceliği ile bağdaşmaz, O’nun şanına yakışmaz. Kainattaki düzen arkaplanında var olan hikmeti ortaya koyar:
Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları eğlence olsun diye yaratmadık. Bir eğlence edinmek isteseydik onu kendi katımızdan edinirdik. Ama böyle yapmadık. (21/Enbiya suresi, 7,8. ayetler)
Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu kafirlerin zannıdır. Uğrayacakları azaptan dolayı vay kafirlerin haline! (38/Sad suresi, 27. ayet)
İnsan başı boş bırakılacağını mı sanır? (75/Kıyamet suresi, 36. ayet)
2. Akli deliller:
- İnsanın özel bir amaç için yaratıldığını gösteren bir delil onun bizzat aklıdır. Eğer sadece insanın amacı yemek, içmek, neslini devam ettirmek olsaydı o zaman akla gerek kalmazdı. Hayvanlar da akılları olmadan bunu yapıyorlar. Eğer akıl gibi yüce bir nimet veriliyorsa o zaman o nimetin büyüklüğüyle orantılı bir amaç olmalı. (yüce bir nimet à süfli amaç olamaz)
Misal: Size bir uzay gemisi vermişler, bununla komşu şehre gidesiniz diye mi?
Veya dünyanın en ileri bilgisayarını, 5*5i hesaplamak için mi?
Dolayısıyla bu nokta üzerindeki düşünme faaliyetimizi devam ettirdiğimiz zaman aklımız bize bu kainatın ve onun içindeki insan denen varlığın boşu boşuna yaratılmadığını anlar, Yaratanın amaçsız bir iş yapmıyacağını zorunlu olarak kabul eder.
- Yaratıcının insanı yaratmasının belli bir amacı olması gerektiğini herşeyin insanın kullanımına verilmesinden de anlıyoruz. Allah’ın insanı, iyiyi kötüden ayırdedebilecek bir irade ile donatmış olması da açıkça gösterir ki, Allah insanı bu yaratılış amacına uyup uymadığı konusunda hesaba çekecektir.
3. Akıl tek başına yetersiz:
Allah kainatı belli bir amaçla yaratmıştır, fakat hangi amaç için yaratmıştır sorusuna akıl tek başına cevap bulamaz. (Peygamberimiz bile peygamber olmadan önce bunu tek başına çıkartamadı. Ayette ‘Sen (peygamber olmadan önce) Kitab nedir, iman nedir bilmiyordun’(42/Şura suresi, 52. ayet) buyuruluyor. Halbuki Hz. Peygamber ve o toplumun insanları Allah’ın varlığına iman ediyorlardı. İman kavramı bütün inanç esaslarını kapsayan bir şeydir(yaratılış gayesi dahil))
Aklımız eşyanın görüntü ve nitelikleri ile ilgili bilgi verebilir. Duyu organlarının ve aklın kapasitesi sınırlı olduğu için bu kanallarla elde edilen bilgiler de kaçınılmaz olarak sınırlı olacaktır.
Tıpkı bir makinanın taşıyabileceği yükün, bir telin geçirebileceği elektrik yükünün sınırlı olduğu gibi.
Sınırlı olması demek aynı zamanda bazı gerçeklerin kavranmasını da imkansız kılabilir. Fakat akıl bazı konuları kavrayamayacağını kavrar, akıl kendi sınırını kendisi keşfedebilir.
Akıl işlerken, işleyiş sonunda vadisini bulması, kılavuzunu iyi saptaması, vahyi-ilahiye ulaşması gerekir. Rasyonalistler gibi aklı putlaştırıp onu herşeyin ölçüsü görmek ve tek başına yeterli kabul etmek kadar büyük bir gaf olmaz.
Uzunluk ölçülerinde kesin cevaplar veren metre, basınç ölçümünde kullanılmaya kalkılırsa saçmalanmış olunur.
Akılsız olmaz. Akıl ise rehbersiz olmaz.
Misal 1: Kainatta astronomi aletlerinin dahi ulaşabildiği en uzak ufukların çok ötesinde yıldızlar vardır. Bu yıldızlar milyonlarca seneden sonra kısa bir müddet için bu aletlerin ufkuna çok kısa bir zaman için girebilirler. Böylece, astronomik aletler onları arayıp bulacaklarına, onlar aletin karşısında kısa bir müddet için gözükürler, varlıklarını ifşa ederler/açığa vururlar. Kısaca görünmeyen/bilinmeyen şey kendisini açığa vurursa görürüz veya biliriz.
Misal 2: Siz de bir iş yaptığınızda karşı tarafa niyetinizi açıklamazsanız, o işi niçin yaptığınızı çıkartamazlar, çünkü kalbinizi okuyamazlar.
Tıpkı bunun gibi Allah’ın insanı ve kainatı hangi niyetle yarattığını o açıklamazsa/açığa vurmazsa bilemeyiz. O iradesini vahiy yoluyla(Peygamberlere Kitab göndererek) açığa vuruyor. Yukarıdaki ayetlerde ise hangi niyetle yarattığını açıklamıştır.
4. Neden imtihan ediliyoruz ?:
Bu sorunun cevabını Allah Kur’an’da vermiyor. Verme gereğini duymadığından. Bu soru da yine Allah’ın niyetiyle ilgili bir soru. O açıklamadıkça bizim bilmemiz mümkün değil. Allah her şeyi de açıklamak zorunda değil. Bizim her şeyi bilmek zorunda olmadığımız gibi. Rabbimiz bize aklımızı ikna edecek, kalbimizi mutmain kılacak yeteri derecede açıklamalar yapmıştır. O kendisine hesap sorulmayan tek varlıktır. Eğer hesap sorulabilecek bir varlık olsaydı Allah olamazdı. Bu ilah olmanın olmazsa olmaz şartıdır.
Bildiğimiz kesin gerçekler şunlardır:
1. Dileme hakkı Allah’ındır. Dilediğini yaratır, dilediğini yok eder. Yaptığı herşey kendi gücü ve kudretiyle yaptığı şeylerdir. Kimseden yardım almadan yapmıştır, dolayısıyla kimseye borçlu değil, hesap vermek zorunda değil.
2. Allah insanları kendi ihtiyacından dolayı veya eğlenmek için imtihan etmiyor. Zira bu Onun yüceliğine ve şanına yakışmaz. İhtiyaç ve eğlence bir kusurun/eksikliğin ifadeleridir. Allah ise kusurlu değil kadirdir, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır. Biz insanlar herşeyi kendi ölçülerimiz açısından ele alıyor ve ona göre fikir ortaya atıyoruz. Mesela, biz bir şeyi yaparken lüzum hisseder öyle yaparız. Böyle bir düşünce saplantısından dolayı Allah’ı da kendimize kıyas ederek öyle yapacağını zannederiz.
3. Kimdir kainatın yaratılmasından tedirgin olan? Bir insan gösterebilir misiniz ki dünyada olduğundan dolayı pişman olsun. Evet bir takım sıkıcı olaylar/sorunlar karşısında, aceleden verilmiş kararlarla, dünyaya geldiğine pişman olduğunu söyleyenler olabilir, hatta hayatına kıyanlar vardır. Fakat bunlar birşey ifade etmez. Herkes ‘var’ olduğuna, pişmanlık şöyle dursun, şükranla dolup taşıyor. Çocuk olup kucaklarda bulunmaktan, delikanlılıkta iliklerine kadar varlığının enerjisini duymaktan, olgunlukta aile ve çocuklarla hemhal olmaktan şikayet etmek mümkün mü?
4. Ulaştığımız sonuç şu: İmtihanın sebebi bizden gizli tutulmuş, bize bildirilmemiş. Şimdi aklımıza soralım böyle bir durum karşısında nasıl bir tavır takınmak doğru olur. Bildirilmediği için isyan mı edeceğiz, yoksa Allah’ın takdirine güvenip durumu kabul mu edeceğiz. İnsanlar bile birbirlerine güvenirken, güvenilmeye layık olan, insanların kötülüğü için bir şey yapmayacağından emin olduğumuz Rabbimize bu konuda niye güvenmeyelim...
5. Sonuç:
İnsan Allah’a yaratıldığı, var edildiği için kalb dolusu şükranlarını arz etmeli, onun sözüne uymalı. Allah bizi yokluktan çıkarıp var etmiş, hem de insan olarak. İnsanın aşağısında o kadar yaratık var ki, pekala onlara bakıp nelere mazhar olduğumuzu düşünebiliriz. Ancak yaratılışının amacına uygun yaşayan bir insan gerçek mutluluğa erişebilir. Bu amacı sürekli hatırlayalım, aşağıdaki ayette olduğu gibi:
Onlar, ayaktayken, otururken ve yanları üzereyken Allah’ı zikreder, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler:’Rabbimiz! Bunları boşuna yaratmadın. Seni tenzih ederiz. Bizi cehennem azabından koru’ derler. (3/Al-i İmran suresi, 191. ayet)
Ömer Karaaslan, kuranislami.com |